m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 工具 帮助

MOON

AYIM

akinci m. mucahid

职业
地点
兴趣
Intelligent, hard-working, strategist, professional
Bayrak  
第 1 张,共 1 张

Mucahid Akinci'nin Ev Sayfasi

GDCargill (Mısırsıkan)

Yargıtay: Başbakan Erdoğan'dan Cargill tazminatı istenebilir
 

Radikal, 26.11.2009

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Cargill'in Bursa'daki fabrikasının faaliyetinin durdurulmasına ilişkin mahkeme kararlarını uygulamadıkları gerekçesiyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile dönemin bazı yöneticileri hakkında açılan tazminat davasını reddeden yerel mahkeme kararını bozdu.

Bursa’nın Gemlik ilçesinde tarım arazisi üzerine kurulan Cargill A.Ş.’ye ait nişasta fabrikası hakkındaki yargı kararlarının uygulanmadığını öne süren Bursa Barosu’nun da aralarında bulunduğu 19 kişi ve kuruluş, Erdoğan, eski Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen, Bursa Valisi Oğuz Kağan Köksal, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin ve Gemlik Belediye Başkanı Mehmet Turgut hakkında tazminat davası açmıştı. Dava dilekçesinde, her davacı için 5 bin 500 YTL olmak üzere toplam 99 bin YTL’lik manevi tazminat talep edilmişti. Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, ‘davalıların, nişasta fabrikasının kapatılmamasında şahsen sorumlulukları bulunmadığı, bu nedenle tüm davalıların manevi tazminatla sorumlu tutulamayacakları’ gerekçesiyle davayı reddetmişti. Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyayı görüşen Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ise, yerel mahkemenin bu kararını bozmuştu.

 
Kapanması gerekirdi
Daide kararında, tamamen izinsiz ve ruhsatsız hale gelmiş fabrikanın faaliyetlerine son verilmesi gerektiğine ve sadece fabrikaya iptal kararlarına uyması yönünde şekli bir uyarı yapılmakla yetinildiğine dikkat çekmişti. Fabrikanın bizzat Başbakan tarafından imzalanmış yazı ile işletilmesine devam edildiği vurgulanan kararda şöyle denildi:
“İptal kararlarının kesinleşmesinden sonraki aşamada yazılı bildirime rağmen iptal kararlarının uygulanması yönünde bir işlem yapılmadığı gibi söz konusu yazıdaki görüş doğrultusunda fabrikanın faaliyetine imkan verecek yeni idari ve yasal düzenleme arayışı içine girdiği anlaşılmaktadır. Kararda, böylece davalılar Erdoğan, Ergezen ve Turgut, yetki ve görev itibariyle idari mahkemesi kararlarını uygulama imkanına sahip iken, bunun gereğini yerine getirmemişlerdir. Bu nedenle yargı kararlarının uygulanmamasından doğan zararlardan şahsen sorumludurlar.”
Daire ayrıca davacıların medeni hakları kapsamındaki değerlerine zarar verildiğinin kabul edilmesi gerektiğini vurgulayarak, kendilerine uygun miktarda manevi tazminat verilmesi gereğine işaret etti. Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, tazminat davasının reddi yolundaki ilk kararında direnince, dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na geldi. Kurul da mahkemenin direnme kararını, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin gerekçeleri doğrultusunda oy çokluğu ile bozdu. Karar sonrasında yerel mahkeme davayı göndemine almak zorunda kalacak.

Kurban ile Aldatmak (Bana Satarlar mı?)

Kızılay’dan 275 TL’ye CD’li kurban kesimi

 
Hürriyet, 26.11.2009
TÜRKİYE Kızılay Derneği, Kurban Bayramı dolayısıyla bu yıl dördüncüsünü düzenlediği kampanyayla dini vecibelere uygun şekilde kurban ibadetini yerine getirmek isteyen vatandaşlar için 275 lira bedel karşılığında vekaletle kurban kesimi yapacak. Kızılay’a bağışta bulunan vatandaşların kurban kesimleri, Türkiye Noterler Birliği, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Et Balık Kurumu (EBK) iş birliğiyle yurtiçinde Erzurum, Ağrı, Van ve Bingöl’deki EBK kombinalarında, yurtdışında da Kosova’da Sancak, Gilan, Mamuşa, Bosna Hersek’te Prizren ve Sudan’da Darfur bölgesinde yapılacak.
Kurban kesimleri, Kızılay görevlisinin vereceği vekaletle, noter huzurunda ve diyanet görevlisinin denetiminde görüntü kaydı alınarak yapılacak, sonrasında elde edilen etlerin tamamı yurtiçi ve dışında konserve kuşbaşı et ve kıyma olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak.  Kurban kesimleri, Kızılay ekiplerinin önderliğinde ve kamerayla görüntü kaydıyla yapılacak. Kurban kesimlerinden elde edilen etlerin tamamı, önce kesim yapıldığı kombinada şoklanacak, ardından da Et Balık Kurumunun Ankara Sincan’daki kombinasına gönderilecek ve burada konserve kuşbaşı et ve kıyma olarak muhafaza edilerek, ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak.
11月24日

Sapkınlık Devri 2012

2012
Ergin Yıldızoğlu
erginyildizoglu.blogspot.com
23.11.2009
Maya takvimine göre 2012 yılında uygarlığı yok olma noktasına getirecek bir felaketi anlatan 2012 filmi, dünya çapında 105 film piyasasında vizyona girdiği hafta gişe rekorlarını kırarak birinci sıraya çıktı.

Film 157 dakika boyunca yanardağ, deprem, tsunami, uzaydan gelen tehlike, su, batan gemi gibi tüm bildik felaket senaryolarını başarıyla sergileyerek izleyiciye insanın doğa karşısındaki önemsizliğinin, çaresizliğinin ayırdına varmakla ilişkili estetik duygularını harekete geçirebiliyor.
 
Ancak 2012’yi; tarihinin sonuna gelmiş bir (kapitalist) uygarlığın, sermayenin yoğunlaşma, merkezileşme sürecinde iyice daralmış oligarşik egemen sınıfının, nasıl aşacağını bilemediği, ekonomik, ekolojik, enerji, gıda, hatta jeopolitik krizler karşısında, insanlığa bu krizlerinin biteviye tekrarlanan kötü sonsuzundan başka bir gelecek öneremediği noktada, ulaştığı nihilist momentteki ideolojisinin, arzularının bir semptomu olarak da okumak olanaklı.
 
Böyle bir okuma bize dünyayı, kendisiyle en yakın hizmetçileri dışındaki herkesten (emekçi sınıflardan) temizleyecek yeni başlangıçlar arzulayan bir egemen sınıfla karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor.
 
Janrın canlanması ve evrimi
Soğuk savaş döneminde giderek gerileyen felaket filmleri janrı, 1990’ların son çeyreğinde, küreselleşmenin krizinin belirginleşmeye başladığı dönemde, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle, yeniden canlanmaya başladı.

Janrın, en büyük bütçeli filmlerine bakarsak, 1997’den bu yana, deprem, tsunami, yanardağ, salgın hastalık, küresel ısınmadan, terorizme, uzaydan gelen tehditlere kadar insanlığın geleceğini tehdit eden tehlikeleri konu alan yaklaşık 180 film saptayabiliriz. Neredeyse hepsi Hollywood ürünü olan bu filmler, hegemonik ülkenin egemen kültürünün kendisini ve dünyayı düşünme biçimleri, bu düşüncenin filmlerde yansıdığı haliyle geçirdiği evrim hakkında bize önemli ipuçları sunuyor.

Felaket filmleri canlanmaya başladığında, başlangıçta (örneğin, Armageddon, Outbreak) kahraman (her zaman Amerikalı) insanlığa yönelik tehlikeyi çok fazla bir hasara yol açmadan son dakikada önleyebiliyordu. Bazen kahraman kendini insanlık için feda etmek durumunda da kalabiliyordu. İkinci dalga filmlerde, kahraman, Amerikan devletinin önderliğinde dünyayı kurtarıyor ama büyük bir hasar yaşanmasını önleyemiyor (Deep impact, Independance Day). Üçüncü aşamada, kahramanın dünyayı kurtarması söz konusu değil. Bu yüzden yalnızca sevdiklerini kurtarmaya çabalıyor (The Day after, Happening, The Day the Earth Stood Still), ya da felaketi kabul ediyor (Knowing). 2012 filmi bunlardan, birçok noktada ayrılıyor. Artık kurtuluş dünyanın değil seçkinlerin kurtuluşuna indirgenmiştir. Kurtuluş kahramanların özverisine değil, G8+Çin’den oluşan (G9) grubun oligarşisinin devletlerin işbirliğine bağlıdır. Filmdeki, başarısız yazarın ve Çinli bir işçinin ailesi oligarşinin gemisine gizlice sığınarak kurtulurlar. Diğer kahramanımız, bilim adamı, felaketi halktan saklamakta oligarşiyle işbirliği yaptığı için gemide bir yer bulabilir. Diğer bir deyişle, 2012’de kahramanların insanlığı kurtarması gibi bir durum söz konusu değildir. Aksine, “kahramanların”, (bu bencil, korkak yaratıklara kahraman denebilirse) kurtuluşu egemen sınıfın ortak iradesine bağlıdır. Filmin belki de tek gerçek kahramanı, yaklaşan felaketi ısrarla halka anlatmaya çalışan (filmdeki tek gerçek oyunculuk örneğini sunan Woody Harrelson’un canlandırdığı) hippi radyo programcısıdır. O kurtulmaya çabalamayı değil, ölmeden önce, olayı en yakından izleyerek “güzelliğinin” tadına varmayı seçer.

2012 filminde bilim insanları, felaketin tarihini yaklaşık 2 yıl önceden saptıyorlar. Burada ilginç olan “Mayalar çok önceden biliyordu” efsanesi değil; bu tarihin, yaşanacak felaketin, G9 grubunun liderlerinin üst düzey teknokratları dışında kalan 6-7 milyar insandan büyük bir titizlikle saklanması, halkı uyarmaya çalışan bilim insanlarının soğukkanlılıkla öldürülmesidir. Bu bilginin halktan saklanmasının nedeniyse, panik, kaos korkusudur. Ama, halkı bir plan aracılığıyla kurtarmayı engelleyebilecek bir kaos değil. Bu, egemen sınıfların, servetlerini kaybetmelerine yol açacak bir borsa paniğinin, hazırlık yapmalarını engelleyecek bir siyasi tepkinin korkusudur. Egemen oligarşi kendini kurtarmak için dokuz devletin dışındaki devletlerin egemen sınıflarını, dünya halklarını, herhangi bir tedbir almayı deneme şansından yoksun bırakarak yok olmaya mahkûm etmiştir.

Bu sırada dokuz devletin liderleri, en üst düzey bürokratları, Çin’de (ABD’de veya Avrupa’da değil) Tibet’te bir yerde (akla faşist fantezi Şangri-La geliyor) tüm dünyayı sular kapladığında hayatta kalmalarına olanak sağlayacak gemilerin inşasıyla meşguldür. Bu girişim, dünyanın en zengin insanlarına adam başı bir milyar Avro’ya (Dolar, Yen değil) yer satılarak finanse edilmekte, müzeler boşaltılarak insanlığın mirası gemilere taşınmakta, gasp edilmektedir.

Oligarşinin, en yakın çevresinin gözü o kadar dönmüştür ki.. son anda, telaşla gemilerin kapaklarını kapatarak, yer sattığı insanları (sınıfın ikinci düzeydeki üyelerini) almadan gitmeye, kontratı bozmaya dahi hazırdır. Bu noktada kahraman “ahlaklı” bilim adamıyla, soğukkanlı üst düzey bürokrat arasında yaşanan tartışmaysa utanç vericidir. Kahraman, “Yeniden başlıyoruz, büyük bir haksızlıkla başlarsak, bunu çocuklarımıza anlatamayız”, diyerek itiraz eder. Utanç verici olan, kahramanın, 6.5 milyar insanı arkada bırakmış olmaktan değil, sayıları yüzlerle ifade edilecek bir multimilyarderler grubundan söz ediyor olmasıdır. Dahası, son anda kapakları açılarak bu insanlar içeri alınmaya başlandığında, yapımcının uyguladığı görsel tekniklerle, müzikle, adeta gözlerimizin dolmasını amaçlamadığını; filmin, bizden, hepimiz yok olurken yaşayacak olan bir avuç parazitin kurtulmasına bakarak bir katarsis yaşamamızı beklediğini görüyoruz.

Afrika’nın yeniden kolonizasyonu
Bu bağlamda filmin aslında iki sonu olduğu söylenebilir. Bu katarsis ile amaçlanan “birinci son” izleyiciye, 6.5 milyar insanın geride bırakıldığını unutturmayı amaçlıyor. Filmin, ikinci, belki de gerçek sonuysa bu katarsis’i izleyen sinsi senaryoyla ilgili.

Filmin sonunda, Amerika, Avrupa ve hatta Asya toprakları, bunların üzerinde yaşayan halkları yok olmuş; kapitalizmin yarattığı dünyanın, yoksulluk, sınıf mücadelesi, nüfus artışı, iklim değişikliği gibi sorunları kendiliğinden çözülmüştür. Afrika yükselmiş, tek yaşanabilecek kara parçası haline gelmiştir.

Bugün gerçek dünyada, Afrika kıtasının doğal zenginliklerini, mineral kaynaklarını, kıymetli taşlarını, verimli topraklarını ele geçirmek için rekabet eden G9 ülkelerinin egemen sınıfları, filmin sonunda, bir işbirliği, eşgüdüm içinde, yanlarında gerekli teknolojik kadro, araç gereçle donatılmış gemileriyle bu “bakir kıtaya” doğru yol almaktadırlar. Şimdi, Afrika’yı, yeni bir yerleşimci sömürgecilik (kolonizasyon) beklemektedir.

Kapitalist uygarlığın nihilist momentinin bir ürünü olarak “2012”, oligarşinin, insanlığın toptan yok oluşuyla ve sömürgecilikle birlikte gelece bir “yeni başlangıç” fantezisi kurguladığını söylüyor. Bu, filmin belki de gerçeğe en yakın, bu yüzden de en korkutucu yanı.
11月23日

Duvarlar Göçerken

East Europe Proving Too Good as Debt Erodes 50% Gain

By Tasneem Brogger and Agnes Lovasz

The Bloomberg, Nov 23, 2009

Eastern Europe, where currencies and equities combined to produce total dollar-denominated returns of about 50 percent this year, is showing signs of unraveling as the continent’s favorite investment because of runaway debts.

Hungary’s forint is the second-worst performer in the past month of 26 emerging-market currencies, cutting its gain against the dollar since March 10 to 33 percent. Slovakia, Poland, Bulgaria and the Czech Republic are among seven countries showing the steepest increase in credit risk of 21 sovereign credit-default swaps tracked by Bloomberg. The NTX New Europe Blue Chip Index has fallen 2.7 percent after closing at 1,208.60 on Nov. 16, the highest since Oct. 7, 2008.

“Some investors might really underestimate the setback potential” for bonds and currencies, said Tim Haaf, who helps oversee $60 billion in emerging-market assets for Newport Beach, California-based Pacific Investment Management Co., a unit of Munich-based insurer Allianz SE. “The world is coming out of the doldrums, but eastern Europe still has to burn off these higher debt levels, the external debt levels, and it will take longer to grow out of that.”

Swelling public deficits have forced European Union members, including Poland and Latvia, to shelve euro adoption targets. Romania and Hungary have had to implement budget cuts that exacerbated their recessions to meet requirements for loans of 20 billion euros ($30 billion) each to finance their current- account and budget deficits.

Berlin Wall

Countries east of the Berlin Wall abandoned communism 20 years ago and embraced free markets with the ambition of achieving Western living standards, leading to expansion at or above double digits. Those countries are now relying on bailouts totaling $100 billion, 69 percent of the global total, from sources led by the International Monetary Fund and World Bank, according to data compiled by Bloomberg.

The European Commission forecasts government debt in Hungary will exceed 75 percent of gross domestic product for the next three years, and in Poland debt will rise to as much as 61 percent of GDP in 2011. The commission sees Latvia’s budget deficit at 12.3 percent of GDP in 2010 and Poland’s swelling to 7.5 percent of GDP next year.

“Growth is unlikely to recover to pre-crisis levels,” said Arend Kapteyn, chief economist for Europe, the Middle East and Africa at Deutsche Bank AG in London. Emerging European nations benefited from 2002 through 2008 from foreign-capital inflows equal to about 8 percent of the average annual gross domestic product to finance a credit boom, he said. “We don’t think those flows are going to come back at the old level.”

Economic Prospects

The region’s equity indexes climbed this year even as central and eastern Europe will shrink 6.3 percent in 2009, with the contraction stretching into 2010 in four former communist states, including Hungary, the European Bank for Reconstruction and Development said Nov. 2. It estimates six of the region’s economies will grow 1 percent or less next year, while overall growth will average 2.5 percent.

Romania’s Bucharest Exchange Trading Index has risen 77 percent this year in U.S. dollar terms, including reinvested dividends. The index’s top gainers are oil refinery Rompetrol Rafinare SA, up 281 percent this year, and drugmaker Biofarm Bucuresti SA, up 169 percent. The country’s government collapsed last month after Premier Emil Boc lost a confidence vote amid disagreements over budget cuts, and lawmakers have yet to appoint a new coalition.

Hungary’s benchmark Budapest Stock Exchange Index gained 92 percent in dollar terms since January. The nation’s economy will contract 6.5 percent this year and a further 0.5 percent in 2010, the European Commission said on Nov. 3.

Ukraine

Ukraine’s PFTS Index climbed 107 percent since January, with engineering company Motor Sich JSC rising more than 300 percent, even as political wrangling stalled budget cuts needed to draw the next $3.4 billion tranche of a $16.4 billion IMF loan. The country won’t have enough money to pay for Russian gas ahead of winter unless it gets the bailout payment by Dec. 7. Ukrainian bonds fell the most in the world during the past month.

The NTX New Europe Blue Chip Index, the region’s benchmark, has almost doubled since it declined to a five-year low in March. The rally stalled in the past month with the index trading between 1,100 and 1,200. It rose above 1,200 four times in the period and then declined.

‘Started to Lag’

“They’ve outperformed for the past six months but have started to lag a little,” said Ralph Acampora, who left Knight Capital Group Inc. in 2007 where he ranked among Wall Street’s most experienced technical analysts and now helps manage money in New York at Geneva-based Altaira Wealth Management SA. “The hot money is getting a little less aggressive.”

Radoslaw Bodys, central and eastern Europe economist in London at BofA Merrill Lynch Global Research, said he doesn’t see “significant risks over time.” Eastern Europe will “definitely lag Asia and probably also lag Latin America, at least early on,” because Eastern Europe is more developed, “so by definition, potential growth is lower. Initially it’s going to be slower than western Europe’s recovery, but quite soon I think it’s going to do better,” he said.

Rachel Ziemba, senior emerging-markets research analyst at New York-based Roubini Global Economics, is less optimistic and says some assumptions about the drivers of growth may be overblown.

Eastern Europe is “lagging and will continue to lag behind the rest of the emerging markets,” she said. “There are a lot of expectations of an export-led recovery, but western Europe is only going to be able to absorb so much of their goods.”

Export Economies

Exports account for about three quarters of the economies of the Czech Republic, Hungary and Slovakia. That compares with about 50 percent in Germany, according to data compiled by the Organization for Economic Cooperation and Development.

Ziemba’s skepticism about the region’s resurgence by selling more overseas is shared by economist and Nobel laureate Paul Krugman. “How can we have an export-led recovery unless we find another planet to export to,” he said in a Sept. 21 speech in Helsinki.

Eastern Europe got a boost in exports after Germany and France handed out checks to people trading in used cars for new models -- the equivalent of the cash-for-clunkers program in the U.S. The stimulus temporarily increased demand and production for the Czech Republic’s Skoda cars and Audis made in Hungary. The rate of decline in industrial output eased to an annual 15 percent in Hungary during September from 25 percent in April. It dropped to 11.9 percent in the Czech Republic in September, compared with a 22 percent slump in April.

Auto Stimulus

The auto program “explains about 50 percent to 80 percent of the improvement,” according to Deutsche Bank’s Kapteyn.

“Profitability of exports will largely depend on exchange rates, which in our view could be too strong,” said Bartosz Pawlowski, senior currency and fixed-income strategist at BNP Paribas SA in London. The Czech koruna, Polish zloty and Hungarian forint have all gained ground against the dollar this year.

The cost of insuring against risk is rising with credit- default swaps tied to Ukrainian government debt rising 395 basis points to 1,548 on Nov. 20 from 1,153 two months ago. Poland CDSs advanced to 126 basis points on Nov. 20 from a six-month low of 110 on Oct. 15, data compiled by Bloomberg show. A basis point on swap contracts protecting 10 million euros of debt from default for five years is equivalent to 1,000 euros a year.

Flow of Investments

The region’s bonds may not be a safer bet for emerging- market investors as deficits threaten to hamper the flow of investment to companies, Pawlowski said. The European Commission estimated Nov. 3 that Hungary’s deficit is 4.1 percent of GDP this year, Poland’s shortfall is 6.4 percent and the Czech Republic’s is 6.6 percent, all above the EU’s threshold.

Governments across the region “will have to issue very sizable amounts of debt and that debt will probably be snapped up by banks, which in turn means there won’t be much left to lend to the economy,” Pawlowski said. “There are still substantial issues with the fiscal outlook, which isn’t the case in Asia or Latin America.”

The yield on Romania’s 8 percent note due October 2011 has risen 8 basis points, or 0.08 of a percentage point, since the beginning of November. The yield on Bulgaria’s 4.75 percent note due February 2011 gained 25 basis points in the same period, Bloomberg data show. Yields move inversely to bond prices.

Credit Risks

Adding to credit risks is a reliance on foreign-currency loans. Consumers and companies in Latvia, Lithuania, Estonia, Hungary, the Czech Republic and Poland borrowed in euros, which carried lower interest rates than debt in their own currencies, after the countries joined the EU in 2004. Romania and Bulgaria followed suit in 2007.

A 19 percent drop in the zloty against the euro during the second half of 2008, an 11 percent slide in Hungary’s forint in the same period and a 9.5 percent decline in Romania’s leu left borrowers struggling to service debt. Latvia, Lithuania, Estonia and Bulgaria all peg their currencies to the euro. Maintaining those pegs proved costly as the governments cut budgets to satisfy EU rules.

Foreign-currency borrowing by businesses and households, including mortgages, is about 48 percent of GDP in Hungary and 28 percent in Poland, according to a report by Bodys.

“This region will again be more vulnerable if there’s a setback in the markets for whatever reason,” Pimco’s Haaf said.

Political Instability

Political instability is another malaise. Since the onset of the credit crisis, the government has fallen in Latvia and Hungary’s Prime Minister Ferenc Gyurcsany was ousted, as was the Czech Republic’s Mirek Topolanek, who didn’t have to turn to outside sources for a bailout. Romania’s Boc lost a no- confidence vote on Oct. 13, and Romanians went to the polls yesterday to elect a president, the next step before lawmakers can agree on a new government. Presidential elections are due in 2010 in Ukraine and Poland.

“The problem at the moment is there are a lot of elections in the next year and there are very difficult macro stories,” said Tim Ash, chief emerging Europe economist at Edinburgh-based Royal Bank of Scotland Group Plc. “The region is underperforming. In terms of the export story, we’re not seeing very much of a recovery. I don’t really see a compelling bounce- back story.”

To contact the reporter on this story: Tasneem Brogger in London at tbrogger@bloomberg.netAgnes Lovasz in London at alovasz@bloomberg.net

11月22日

Yalnız

TANRI erkeği yarattı, yalnızlığını yeterli görmedi,
O’na bir de eş yarattı ki yalnızlığını daha fazla hissetsin.

Paul Valery

11月20日

Bank Pozitif ve Kalkınma Bankası

Türkiye’de ruhsal gücünü fark etti, küresel krizi ve felaketleri öngördü

Hürriyet, 20.11.2009
 
2.7 milyar dolarlık servetiyle İsrail’in en zengin kadını olan Şari Arison, Türkiye’de yaptığı bir tatil sırasında yatta güneşlenirken “dev bir dalga ve ölen binlerce insanın” görüntülerini gördü. İki ay sonra Güneydoğu Asya’daki 2004 tsunami felaketi yaşandı. Arison şimdi, olacakları önceden görme gücü olduğunu iddia ediyor.

İSRAİL’de yayınlandığında büyük şaşkınlık yaratan, bu hafta satışa çıktığı Kanada ve ABD’de ise satış rekorları kıran “Doğuş: Ruh ve Madde Bir Araya Geliyor” adlı kitabın yazarı Şari Arison, “açgözlülük ve manipülasyona” dayalı eski dünyanın artık kapandığını ve “ruh ile maddenin birlikteliğine” dayalı yeni bir dünyanın doğmakta olduğunu müjdeliyor. “Müjdeliyor” diyoruz çünkü kitabında “Hayatımın çoğunda görüntülü ve sözlü iletişim şeklinde mesajlar aldım. Yukarıdan gelen bu sözler bazen antik dillerdeydi” diyen Arison’un son öngörüsü bu.

“İş dünyası beni anlayacak”

Forbes dergisine göre serveti bu yıl 2.7 milyar dolara ulaşan İsrailli iş kadını bu nedenle artık misyonunu “dünyayı evrensel barış ve iç uyuma götürmek” olarak açıklıyor. Fransız haber ajansı AFP’ye röportaj veren 52 yaşındaki Arison, “2008 küresel mali krizi, 2005 Katrina Kasırgası ve 2004’teki Asya tsunamisini önceden gördüm. Sanırım şu ana kadar iş dünyası bunu anlamadıysa sonunda farkına varacaklar” diye konuştu. “Eski dünya çöküyor ve yenisi ise ruh ve maddenin bir araya geldiği bir şekilde doğuyor” diyen Arison öngörülerini, ülkesinin en büyük bankası olan ve kontrol hisselerini elinde tuttuğu Bank Hapoalim gibi işlerinin günlük yönetimine karıştırmadığını söylüyor.

İsrail’de espri konusu

Arison’ın kitabı bu yıl İbranice olarak ilk basıldığında, olacakları öngörme ve iç uyumla dünya barışını tesis etme gibi fikirleri İsrail’de kaşların kalkmasına yol açmıştı. İsrailli TV yorumcusu Motti Kirshenbaum, Şari Arison için yaptığı bir espride “Herkesin birtakım sesler duyma hakkı vardır. Ama sesler duyan paramın yattığı bankanın sahibi olursa bu problem olur” demişti. Arison ise, kitabının birkaç hafta içinde çok-satanlar listesine girdiğine dikkat çekerek, “Sokakta insanlar bana gelip hayatlarının değiştiğini söylüyorlar” diye konuştu. ABD doğumlu milyarder ayrıca önde gelen bir hayırsever ve kurduğu “İnsanlığın Özü” vakfıyla “değişik inanç sistemlerinden ruhsal öğretileri alarak insanlığı özüne döndürmeye” çalışıyor.

Zürafa yiyince ruh dünyası sarsıldı

ARISON Kenya’da bir çiftlikte zürafaları ziyaret ettikten sonra kendisine bir restoranda zürafa eti servis edildiğinden beri et yemiyor. Kitabında “Bu dünyada yol gösterici bir misyonum olduğuna inanıyorum. Ruhsal yolculuğum korkmuş ve öfkeli bir çocuk olarak başladı” diyor. Arison, Türkiye’de bir tatil sırasında yatının güvertesinde otururken dev bir dalga ve binlerce insanın öldüğünü görmüş. “Bu görüntüden sonra öngörülerimin gerçek olduğununa inandım. Çünkü iki ay sonra Güneydoğu Asya’yı tsunami felaketi vurdu. Aynı şey Katrina kasırgası ve diğer birçok felaket öncesi de oldu. Geçenlerde Yeni Dünya’yı görebildim. Sessiz, sakin ve özgür bir şekilde. Bu beni çok rahatlatan bir bilgi oldu çünkü neyi görürsem gerçekleşeceğini biliyorum” diyen Arison, herkesin aynı tekneye binmeyeceğini de şu ilginç sözlerle belirtiyor: “Onlara ne kadar açıklama yaparsanız yapın Ahmedi Nejad’ların, Bin Ladin’lerin dünyası asla değişmez”. Arison Ortadoğu’da barış için öngörüsü bulunmadığını ve güvenli olmaması nedeniyle bölgeye yatırım yapmadığını söylemeden edemedi.
11月19日

Salla IMF Salla

Otomobil niçin pahalı

Şükrü Kızılot
Hürriyet, 19.11.2009
HİÇ düşündünüz mü?
Türkiye’de otomobil niçin pahalı?

Beğendiğiniz otomobilin ya da cipin, yabancı ülkelerdeki fiyatını, Türkiye’deki satış fiyatı ile kıyasladığınızda, arada “uçurum” olduğunu fark ediyorsunuz.

Bu fiyat uçurumu nereden kaynaklanıyor?

Yabancı ülkede 100 bin Euro olan hayalinizdeki otomobil, Türkiye’de 200 bin Euro’ya satılıyor.

Niçin?

BİR KENDİNE BİR DEVLETE

Türkiye’de otomobilin niçin pahalı olduğunu tek bir sözcükle yanıtlayalım; vergiler!

Türkiye’de otomobil ve cip üzerinden alınan vergilere baktığınızda, dudaklarınız uçukluyor.

Basit bir örnek verelim.

Motor silindir hacmi 2.000 cm3’ün üzerinde bir otomobil ya da cipin ;

· FABRİKA ÇIKIŞ FİYATI: 100 bin Euro.

· VERGİLER: 117,1 bin euro

· Özel Tüketim Vergisi (100 x % 84 = 84)

· Katma Değer Vergisi (100 x % 18 = 18)    

· ÖTV’nin KDV’si (84 x % 18 = 15.1)

· TOPLAM: 217.1 bin Euro 

Görüldüğü gibi, fabrika çıkış fiyatı 100 bin Euro olan bir otomobil ya da cipin, yüzde 84 ÖTV’si, yüzde 18 KDV’si ve ÖTV’nin KDV’si (yani verginin de vergisi) toplamı, 117.1 bin Euro, toplam fiyat da 217.1 bin Euro ediyor.

Bir anlamda, otomobil veya cip alan kişi, bir kendine bir de devlete alıyor gibi!.

Hatta devlete ödediği, daha fazla.

DİĞER OTOMOBİLLER

Merak edenler için açıklayalım.

Motor silindir hacmi;

1.600 cm3’e kadar olan otomobil ve ciplerin vergileri yüzde 61.7,

1601-2000 arasında olan otomobil ve ciplerin vergileri yüzde 88.8’i buluyor.

YABANCI ÜLKELER

Şimdi diyeceksiniz ki;

“Yabancı ülkelerde, otomobil ve ciplerden yüzde kaç vergi alınıyor?”

Yabancı ülkelerde, ÖTV yok. Çoğunda, sadece KDV alınıyor. Bazı ülkelerde de KDV’nin yanında 1-2 puan ya da 3-5 puan değişik adlar altında vergi alınıyor. Yabancı ülkelerde, otomobil satışında alınan vergilere birkaç örnek vermek gerekirse; İngiltere’de yüzde 17,5, Almanya’da yüzde 19, Bulgaristan’da yüzde 20, Fransa ve İtalya’da yüzde 23, İspanya’da yüzde 26, Avusturya’da yüzde 30 vergi alınıyor. 

Görüldüğü gibi, otomobil vergilerinde Avrupa’nın hatta dünyanın açık ara rekortmeni Türkiye!..

Şimdi otomobilin Türkiye’de niçin pahalı olduğunu anladınız mı?

skizilot@yaklasim.com

11月18日

Hanehalkı Avuntusu

Hanehalkı borçluluğu göreceli olarak düşük mü?

Mehmet Uğur CİVELEK
Dünya, 18.11.2009 

Ülkemizde uygulanan politikaları destekleyenler veya konumu gereği desteklemek zorunda kalanlar, genel yaklaşımı meşrulaştırmak adına bir dizi varsayımın arkasına saklanmak zorunda kalıyorlar. Hanehalkı borçluluğunun göreli olarak düşük seviyede olduğu iddiası da bu varsayımlardan önemli bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor. Zira hanehalkı borçluluğunu Türkiye'nin kendi iç dengelerine göre aşırılık sınırlarını zorladığını kabul eder iseniz, mevcut politikaların sorunları ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını da kabul etmek zorunda kalırsınız. Bu duruma düşmemek için konuyu bir varsayımla geçiştirir, sorgulayanları görmezden gelir ve bildiğinizi okuyarak sorunları ağırlaştırmaya devam edersiniz... Hatta Merkez Bankası Başkanı'nın dile getirdiği gibi hanehalkı borçluluğundaki göreli düşük seviyenin, küresel krizin yansımalarına karşı direnç gösterilmesine destek olduğunu iddia edebilirsiniz!..

Ülkemizde bankalara veya diğer mali kurumlara borçlu birey sayısı 2002 yılında yüzde 4,3 iken, bugün yüzde 30 düzeyinin üzerine çıkmıştır. Bu durum bireysel bazda gelir harcama ilişkisini bozarak tasarrufları negatife çevirmiş fakat sürdürülebilir olmasa da iç talebi uyarmıştır. İç talep artışı vergi gelirlerini yükselterek bütçe açığını oransal olarak geriletmiş, bireysel kredilerden yaratılan gelirler ise mali sistemin yeniden sermayelenmesini mümkün kılmıştır. Ülkemizdeki mali disiplinin arttığı görüntüsü, kamu harcamalarını kısmak veya özelleştirme adı altında varlık satışı yapmaktan çok hane halkının gelirinden çok harcama yapması ve borçlanması sayesinde elde edilmiş bir sonuçtur. Eğer hanehalkları borçluluğunda aşırılık sınırına gelindi ise kamu açıklarının büyümesi, bankaların sermayelerini eritmesi, ekonomik daralmanın dalga dalga büyümesi kaçınılmazdır. Zira sermaye hareketinin de yön değiştirmesi söz konusudur. Hal böyle olunca yüzde 30'u aşan hanehalkı borçluluğunun göreceli olarak düşük olduğunu iddia etmek gerekmektedir.

Eğer Türkiye Ekonomisi'nin rekabet gücü artıyor, yoksulluk sınırının altında yaşayan birey sayısı azalıyor ve gelir dağılımı düzeliyor, istihdam seri bir şekilde yükseliyor ve kayıtdışılık azalıyor, bütçe açığı ile birlikte cari açık da küçülüyor olsa idi yüzde 30'luk orana rağmen hanehalkı borçluluğunun göreceli olarak  düşük olduğunu kabul edebilirdik. Saydığımız eğilimlerin tam aksi yaşanır iken hanehalkı borçluluğunun anormal bir hızla söz konusu orana gelmiş olması aşırılıktır, yanlış politikaların sebep olduğu genel bir şuursuzluğun doğal bir sonucudur; asıl önemlisi aynı şekilde devam etmesi olası değildir.

Küresel düzeyde zorunlu ihtiyaç maddesi fiyatlarının 2000'li yıllar boyunca yükseliyor olması bile tek başına bu varsayımın sorgulanmasını gerektiren tercih değişikliklerini gerektiren bir durumdur, zira yoksulluk sınırının altında yoğunlaşmayı zorlayan ve sorunlu kredi hacmini artıran ve küresel talebi daraltan çok tehlikeli bir eğilimdir. Bireysel kredileri geri dönüş sorunlarındaki artış da bir uyarıdır, borç yapılandırarak konuyu geçiştirmek iyiniyet sayılamaz, ve bazı makamları işgal edenlerin görevlerinin gereğini yaptıkları anlamına gelmez.

Türkiye kronik olarak cari açık veren, başka bir deyişle net tasarruf açığı olan bir ülkedir. Bu durum çok uzun bir süredir değişmeyen politikaların bir sonucudur ve sorunların daha da ağırlaşmaması için acilen değişmesi gerekmektedir. Ancak ülkemizi temsil eden etkili ve yetkili kesimler malum yerlerden onay gelmediği sürece eski yaklaşımlara devam etmekte, gerçeği yansıtmayan varsayımları kalkan yaparak masal anlatmaktadır...

Türkiye, kendi bünyesindeki tüm eğilimler ile birlikte değerlendirildiğinde hanehalkı borçluluğunda aşırılık sınırını aşmış bir ülkedir; sermaye kesimi ve onlara hizmet edenler bu gerçeği en son ve iş işten geçtikten sonra kabul edebilecek kesimlerdir. Gerçek dışı bir varsayıma bağımlılık, belirsizlik ve kırılganlığın çok yüksek olduğu ve artmaya devam ettiği anlamındadır.

11月17日

TUFA Ulan TUFA

TUFA endeksi

Yılmaz Özdil
Hürriyet, 17.11.2009
İşsizlik büyümüş...
Gene.

Bütçe açığı desen, 34 kat büyümüş.

1 senede.

*

Haliyle merak ediyorsunuz, nasıl oluyor da büyüyor, kriz teğet geçtiğine göre?

Şöyle...

*

TEFE.

TÜFE.

*

Sizinki, TUFA.

Tufaya gelenler endeksi.

*

“Nasıl hesaplanıyor?” dersen...

- Memur musun?

- Memurum.

- Paran var mı?

- Yok.

- Alışveriş yapabiliyor musun?

- Yapamıyorum.

- Enflasyona etkin yok yani...

- Yok.

- E senle alakası olmayan enflasyonun farkını sana niye verelim birader?

*

Budur TUFA.

*

Bilimsel literatürde, “toptan ufalama endeksi” olarak da bilinir.

*

Matematiksel olarak açıklarsak mesela... Rekor kıran borsayı, sıçrama yapan milli gelire bölüp, patlama yapan ihracat ile çarpıyorsun, bulduğun rakama, memleketin bütün fabrikalarını bankalarını telefonlarını satarak elde ettiğin geliri ekleyip, TUFA’dan düşüyorsun... Ne etti canım kardeşim? Metrobüs zammı.

*

Veya, emekliler... Malum, her gün düzenli olarak tenis oynarlar... Enflasyon hesaplama sepetine, yazın soba borusunu, kışın mayoyu koyuyorsun, tenis topu fiyatlarındaki 12 aylık dalgalanmayı ekleyip, endeksliyorsun... Neye denk geliyor emekli maaşı? TUFA’ya.

*

Ekonomide reformdur TUFA endeksi, reform... Uyusun da “büyü”sün reformu.

yozdil@hurriyet.com.tr

Eve Dönüş Yasası

Kod gribine Varlık Barışı tedavisi

Şükrü Kızılot
Hürriyet, 17.11.2009
KOD gribi, Türkiye genelinde hızla yayılıyor.

Öyle bir yayılma ki domuz gribini bile gölgede bırakıyor.

Son birkaç haftadır, değişik illerde katıldığım panellerde, izleyicilere soruyorum;
- Kod gribi İstanbul’da çok yaygın. Buraya da geldi mi?

Bir anda salonda uğultular başlıyor. Daha sonra da arka arkaya sorular yağıyor...

İLGİNÇ SORULAR

“Hocam, dört yıl önce mal aldığım firma, defterlerini ibraz etmemiş. Ne yani, mal aldığım her firmanın defterlerini de mi alıp saklayacaktım?”

Bir başka soru;

“2005 yılında mal aldığım firma, adresinde bulunamıyormuş. Benden, o malın KDV’sini, ikinci kez hem de faiziyle istiyorlar. Olacak iş mi bu?”

Salonun arkalarından, mikrofonu kapan bir iş adamı adeta haykırıyor:
“Mal aldığım firma, koda girmiş. Şimdi bana, ‘o faturayı kayıtlarından çıkar ve KDV’sini düzeltme beyannamesi ile öde’ deniliyor. Ben malı aldım, parasını da banka aracılığıyla ödedim. Hangi firma kodda hangisi kodda değil, biz nereden bilelim?”

Böyle giderse, bir süre sonra, koda girmeyen veya “koda giren firmadan mal aldın, KDV’sini bir daha öde, yoksa incelemeye alınır ve koda girersin” denilmeyen firma kalmayacak gibi...

BARIŞ TEDAVİSİ

Koda giren firmalardan (sahte ya da kapsamı itibariyle yanıltıcı belge kullananlardan, defter ve belgelerini inceleme elemanına ibraz etmeyenlerden, adresinde bulunamayanlardan, belgeleri kaybolan ya da çalınanlardan, birden fazla döneme ait KDV beyannamelerini vermeyenlerden) mal alan veya hizmet yaptıranlara;
- O firmalardan aldıkları faturada yazılı KDV’yi düzeltme beyannamesi ile faiziyle birlikte ödemeleri isteniyor.
- Buna yanaşmayanların ise vergi incelemesine ve koda (kara listeye) alınacakları belirtiliyor.

Çok kişi inceleme ve kod olayından korktuğu için düzeltme beyannamesi veriyor. Koda girmesi halinde, müşterilerinin kendisinden mal almayacağı endişesiyle, istenileni yapıp beyanda bulunuyorlar.

Bu durumdakiler için bir başka çözüm de “Varlık Barışı” ile ilgili beyanda bulunup, yüzde 5’ini vergi olarak ödemek. Ancak bu yola başvuranların, beyan ettikleri tutarı sermayeye ekleme mecburiyetleri olduğu için özellikle yüksek tutarda sermaye artırımı sonucu oluşacak “nakit para” yönünden ciddi sorunları olabilir.

BETERİN BETERİ

Kodla ilgili bir fıkra var.

Seyahatten erken dönen işadamı, eşini yatakta bir adamla yakalamış.

O sinirle, tabancasını çekip adamı ve karısını öldürmüş. Ardından da kendini...

Ertesi gün caminin avlusunda üç tabut yan yana dizilmiş.

Adamın biri tabutlara bakarak “Beterin beteri var”, “Beterin beteri var. Daha kötüsü olabilirdi” diye söyleniyormuş.

Bunu duyan yanındaki sormuş;
- Be adam, niye öyle diyorsun. Bundan daha beteri ne olurdu ki?
- Karısı ile aşığını öldüren adam, bir gün daha önce eve dönseydi, o tabutlardan birinde ben olacaktım.

demiş.

Fıkrada olduğu gibi, koda giren birinden sahte ya da kapsamı itibariyle yanıltıcı belge alıp kullanan mükellef, 3 yıldan 5 yıla veya 18 aydan 3 yıla kadar hapse de girebilirdi.

Düzeltme beyannamesi vermekle, beterin beterinden yani hapisten kurtuluyor!.. 

skizilot@yaklasim.com

11月15日

Sahte Matbaa

Çek hacmi 400 milyar TL’ye gidiyor, mağdurların isyanı da artıyor

Rauf Ateş
Hürriyet, 15.11.2009
Türkiye’de senet ve özellikle de çek, yaratılan büyük hacim nedeniyle aynı zamanda para basımı sonucunu da doğurur.
 
Piyasada bir Merkez Bankası’nın dolaşıma sürdüğü para vardır, bir de çeklerin yarattığı para vardır.
Esnaftan şirketlere binlerce girişimci, bankalardan çok da zor olmayan koşullarda aldıkları çek defterlerini, adeta ‘banknot basma’ makinesi gibi kullanırlar.
Bunun sonucu olarak da piyasada anormal büyüklükler oluşuyor. Geçenlerde Adalet Bakanı Sadullah Ergin’den dinlemiştim. Şu gerçeğin altını çizmişti:
‘Piyasada yaklaşık 200 milyar TL’nin üzerinde likit, nakit para yerine kullanılan çek miktarı olduğu belirtildi. Bu miktarda çekin yerine ikame edeceğimiz bir alternatif koymadan, çeke mevcut olan mevcut güveni sarsacak bir tedbiri almamız, piyasadaki faiz oranını, ekonomik dengeleri etkileyebilecek bir hadisedir.’
 

Dolaşımdaki paranın 10 katı

Bakan Ergin haklı… Bankalar Arası Takas Odası’nın verileri de aynı tabloyu ortaya koyuyor. 2008 yılında 25.6 milyon adet çek işlemden geçmiş. Parasal değeri ise 265 milyar TL’yi bulmuş.
2009 yılının ilk 10 ayında adet olarak 15.7 milyon, hacimde ise 327 milyar TL düzeyi yakalanmış… Yıl sonunda 400 milyarı bulması sürpriz olmaz.
Bu büyüklüğü daha iyi algılamak için, Türkiye’de dolaşımdaki paranın 32 milyar TL düzeyinde olduğunu da dikkate almak gerekiyor. Üstelik çeki düzenleyenlerin yabana atılmayacak bir bölümü, olmayan, belki de hiç olmayacak parayı yaratıp, piyasaya sürüyor. Bu yolla Türkiye’deki ödeme zinciri bir şekilde yürüyor. Bu zincir, ekonomideki sıkıntılar ortaya çıkmadığı sürece, büyük ölçüde işliyor, kabul edilebilecek düzeydeki ‘sorunla’ nakit ihtiyacını karşılıyor.
/_np/6305/9256305.jpgAncak, son açıklanan rakamlar ve ‘Çek mağdurları’ arasında hapis cezası alanlar ile hüküm giyenler sayısındaki artış, tabloyu içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Hapis cezasını kaldırmak zor

Bir yanda ‘Hapis cezası olmaz’ ve ‘Suç bizim değil, af istiyoruz’ gibi isyanlar var, diğer yanda da karşılıksız çek sayısındaki müthiş artış var…
Son dönemde en çok çek mağdurlarından mesaj alıyorum. 65 bin esnafın hapis cezası riski ile karşı karşıya olduğu söyleniyor.
Meclis’te bir yasa taslağı var… Bu taslaktan beklenti büyük… Gördüğüm kadarıyla yasa yapıcının işi zor, çek mağdurlarının da… Hapis cezasının kaldırılması mümkün değil. O zaman çek defterleri, banknot makinesine dönecek, piyasadaki güven sarsılacak. Bütün tarafların bir araya gelip, iyi bir yöntem bulmaları gerekiyor. Bakan’ın da belirttiği gibi 327 milyar TL’lik bir likit yerine geçen enstrümanı ve sonuçlarını bir çırpıda yok etmek mümkün değil.

rates@capital.com.tr 

In Goldman We Trust

Rick Ambrose
Nov 2009
 
OUR CHAIRMAN
WHO ART AT GOLDMAN
HALLOWED BE THY NAME

THE RALLYS COME, GODS WORK BE DONE
WE HAVE NO FEAR OF CORRECTION
GIVE US THIS DAY OUR DAILY GAIN
AND BANKRUPT OUR NEAREST COMPETITORS
LEAVING NO ONE LEFT TO STAND AGAINST US
AND BRING US NOT UNDER INDICTMENT

FOR THINE IS THE TREASURY
AND THE HOUSE AND THE SENATE
FOREVER AND EVER
GOLDMAN
 
 
11月14日

Öküz Oğlu Öküzler

F.D.A. Says It May Ban Alcoholic Drinks With Caffeine
 
The New York Times, Nov 13, 2009

WASHINGTON — Top federal food regulators threatened on Friday to ban caffeinated alcoholic drinks unless their makers quickly proved that the beverages were safe.

In a statement, the Food and Drug Administration said it had told nearly 30 manufacturers of the drinks that unless they could provide clear evidence of safety, it would “take appropriate action to ensure that the products are removed from the marketplace.” Officials did not say how long such a determination might take.

The drinks, which combine malt liquor or other spirits with caffeine and fruit juices at alcohol concentrations up to about 10 percent, have become increasingly popular among college students. In a news conference, Dr. Joshua M. Sharfstein, the agency’s principal deputy commissioner, said their consumption was associated with increased risk of serious injury, drunken driving, sexual assault and other dangerous behavior.

The agency’s action was prompted by a letter from 19 state attorneys general, who expressed concern about the products’ safety.

Caffeine may lead people to underestimate how drunk they are, giving drinkers a false sense of confidence that they can perform tasks they are too impaired to undertake.

After pressure from the attorneys general, Anheuser-Busch last year eliminated caffeine and other additives from its flavored malt beverages, Tilt and Bud Extra. And MillerCoors agreed to stop selling its product Sparks.

The brands under scrutiny, which include Joose from United Brands, are being marketed to young people with social marketing tools. United Brands, for instance, has a Twitter site to market Joose.

A call to United Brands was not immediately returned.

Federal law requires makers of products that combine common ingredients to prove that the combinations are safe.

“F.D.A. is not aware of any basis that manufacturers have to conclude that the use of caffeine added to alcoholic beverages is generally recognized as safe,” Dr. Sharfstein said.

The Center for Science in the Public Interest, an advocacy group whose lawsuit against MillerCoors over its marketing of Sparks preceded the company’s decision to stop selling the product, praised the agency’s action.

“For many years,” the group said in a statement, “federal regulators have stood mutely by as these potentially dangerous products, which resemble nonalcoholic energy drinks in many ways, gained in popularity among young people.

“In fact, emerging research suggests that the young consumers of these products are more likely to be the perpetrator or victim of sexual aggression, to ride with an intoxicated driver or to become otherwise injured.”

Attorney General Richard Blumenthal of Connecticut, who co-wrote the letter to the F.D.A., said he was pleased. “Our battle against alcoholic energy drinks has stopped some products,” Mr. Blumenthal said, “but others are insidiously exploiting the void.”

11月13日

Sözdecell

Turkcell’de Karamehmet’e karşı cephe

 
Metin Münir
Milliyet, 13.11.2009
Turkcell’in yabancı ortakları, İskandinav TeliaSonera ve Rus Alfa/Group Altimo, Mehmet Emin Karamehmet’i saf dışı bırakıp Türkcell’in hâkimiyetini ele geçirmek üzere dün güçbirliği yaptı.
Telia Sonera ve Altimo; Turkcell ve Rus Telekom şirketi Megafon’daki hisselerini birleştirip ortak bir şirket kuracaklar. Sadece halka açık hisselerini dikkate aldığımızda, bu birleşme, iki müstakbel ortağa her iki şirkette de kesin hâkimiyet veriyor. Megafon’da birleşmeye engel yok çünkü orada tartışmalı bir durum yok.
Turkcell’de durum tersi. Orada kontrol, çoğunluk hisseye sahip olmalarına rağmen, TeliaSonera ve Altimo’da değil. Çünkü Turkcell’in kontrolü Turkcell’de değil, halka açık olmayan bir başka şirkettedir. 

Savaş 5 yıldır sürüyor
Adı Turkcell Holding olan bu şirketin yüzde 51 hissesi Çukurova’da, yani Çukurova patronu Karamehmet’tedir. Karamehmet bu hisseleri kullanarak Türkiye’nin en kârlı şirketlerinden biri olan Turkcell’i kurulduğundan beri yönetiyor, yatırım, kâr dağıtımı gibi önemli konularda kararı veriyor.
Oysa üç büyük hissedar arasında artık en küçük olanı Çukurova’dır. Çünkü Karamehmet devlete olan banka borçları dolayısıyla Turkcell hisselerinin büyük bir bölümünü taksit taksit elden çıkarmak zorunda kaldı.
Her ne kadar dün yapılan açıklama iki yabancı Telekom şirketinin hisselerini bir şirkette toplama operasyonu gibi gözükse de özünde Karamehmet’e karşı bir operasyondur.  Çünkü TeliaSonera ve Altimo birleşmesinin gerçekleşebilmesi için bu şirketlerin beş yıldan beri Çukurova’ya karşı yürüttükleri davaları kazanmaları gerek. Çünkü ancak o zaman Karamehmet’in Türkcell Holding’deki çoğunluğu kaybolacak, yönetim TeliaSonera / Altimo ortaklığına geçecek. “Bunun bir yıl içinde olmasını umuyoruz” dedi bir TeliaSonera yöneticisi dün. “Bu mümkündür ve başarılacaktır.” 

‘Önlemeye hakkımız var’
Çukurova aynı Turkcell Holding hisselerini önce TeliaSonera’ya, sonra Altimo’ya satmakla suçlanıyor. Bir analistin sözleriyle, “Bu birleşme başarıya ulaşırsa Turkcell bir koalisyon idaresinden tek şirket idaresine geçeceği için uzun vadede olumlu görülecek. Kısa vadede herhangi bir değişiklik olmayacağı için piyasa buna pek olumlu cevap vermeyecektir.”
Turkcell’i yakından tanıyan bir kaynak ise “Bu pilav daha çok su kaldırır” dedi. “Karamehmet’in kavgadan vazgeçeceğine ihtimal vermiyorum. Turkcell Holding’deki hâkimiyetini de elden bırakacağını tahmin etmiyorum.”
Nitekim Karamehmet’in yakınlarından biri, “Onların birleşmeye hakkı var, bizim de bunu önlemeye” dedi. Bazı kaynaklar da son Türk cep telefonu şirketinin de Türklerin elinden çıkmasına hükümetin sıcak bakmayacağı kanaatinde.
11月12日

Sözdehücre

TeliaSonera: Turkcell’de payımız yüzde 51 olsun yine Türk kalsın

 
Hanife Baş
Hürriyet, 12.11.2009
Turkcell’deki yüzde 37’lik hissesini, en az yüzde 51’e çıkarmak isteyen İskandinav TeliaSonera’nın Başkanı Lars Nyberg, “Tüm hisselerine sahip olsak bile Turkcell’in Türk şirketi olarak kalmasını isteriz” dedi.

TÜRKİYE’nin önde gelen cep telefonu operatörü Turkcell’deki hisse kavgasını sürdüren İskandinav operatör Tahkim Mahkemesi’nin kararının uygulanmasını bekliyor. Uluslararası Ticaret Odası (ICC) Tahkim Mahkemesi’nin aldığı karar doğrultusunda, diğer ana ortak Çukurova’nın, Turkcell İletişim’in yüzde 51 ile kontrolünü elinde bulunduran Turkcell Holding’deki hisselerini TeliaSonera’ya vermesi yönündeki kararın uygulanmasını için çalıştıklarını söyleyen TeliaSonera Başkanı ve CEO’su Lars Nyberg, Turcell’in en az yüzde 51 hissesine sahip olmak istediklerini belirtti.

Karamehmet hisselere sahip değil

Avrasya ülkelerine yönelik düzenlenen uluslarlararası toplantıda Türk basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Nyberg, faaliyet gösterdikleri bütün pazarlardaki şirketlerdeki hisselerini yüzde 51 ve üzerine çıkarma hedefleri olduğunu hatırlattı. Bu durumun Turkcell ve Rus Megafon şirketleri için de geçerli olduğunu belirten Nyberg, şunları söyledi: “Turkcell’de yüzde 51’lik hisseye sahip olmak isteriz. Ama azınlık olmak da bir felaket değil. Yüzde 37.3 hissemiz var. Son olarak mahkeme Mehmet Emin Karamehmet aleyhinde hisseleri geri vermek zorundasınız yoksa 1.8 milyar dolar ödemeniz gerekiyor kararı verdi. Ama şu anda Karamehmet hisseleri veremez, çünkü fiziksel olarak onlara sahip değil.”

Karamehmet’le 9 kez görüştüm

Türkiye’de Turkcell’in performansından memnun olduklarını da aktaran Nyberg, şu değerlendirmeyi yaptı: “Göreve geldiğim iki yıl süresince Karamehmet’le 9 kez görüşme yaptım. Onlarla devamlı görüşüyoruz ve durumu anlatıyorum. İsteğimiz çok karmaşık değil. Ama bu birkaç yıl daha alabilir. Ama başarılı performansı olan Turkcell ve Megafon’da hissedar olmaktan memnunuz. Turkcell’in Karamehmet için anlamı nakit getiren ‘bebek’. Ama bir gerçek var  ki hisselerini iki farklı kişiye sattı. O bu gerçeği atlayamaz en azından mahkeme buna izin vermez. Turkcell’de nakit durumu iyi ama kontrolümüz az. Megafon’da nakit durumu daha düşük ama kontrolümüz fazla.”

Turkcell Türk şirketi kalır

Yüzde 51 hisseye sahip olsalar dahi Turkcell’in Türk şirketi olarak kalacağını kaydeden Lars Nyberg, şöyle konuştu: “Biz ortaklığımızın olduğu şirketlerin yerel kalmasını istiyoruz. Bizim stratejimiz küresel ama yerel hareket ediyoruz. Her pazarda iyi çalışanlarımız var. Onlara kararlarında da güveniyoruz. Markayı nasıl pazarlayıp, pozisyonladıkları onların kararı. Biz tüm hisselerine sahip olsak bile Turkcell’in Türk şirketi olarak kalmasını isteriz.”

Kazancın çoğu Turkcell ve Megafon’dan geliyor

LARS Nyberg, Turkcell’in performansını nasıl değerlendirdikleri yönündeki soruya şu yanıtı verdi: “Kişisel olarak yöneticiler üzerinde yorum yapamam. Turkcell, önemli bir başarı hikayesi oldu. Onlar da krizden ve Türkiye’nin ekonomik durumundan etkileniyor. Ama iyi yönetiyorlar. Turkcell ve Megafon yönetimine saygım var, iyi işler yapıyorlar. Turkcell’in mali sonuçlarımıza çok önemli katkısı var. 2 milyar dolara yakın kâr payı dağıtılmasını sağladı. Hisse başına kazancın çoğu Turkcell ve Megafon’dan geliyor. Türkiye, Rusya ve Avrasya’nın mali sonuçlarımıza katkısı bu yıla kadar çok büyüktü. Bu yıl asıl artış İskandinav.”

4G hizmetini ilk başlatan operatör TeliaSonera oldu

İSKANDİNAV cep telefonu operatörü TeliaSonera, iletişimde dördüncü nesil (4G) teknolojisine ilk yatırım yapan firmalardan biri oldu. CEO’su Lars Nyberg, 4G ve Wimax teknolojileri konusunda, şu görüşleri dile getirdi: “4G ağını Stockholm ve Oslo’da başlattık. 2G’den doğrudan 4G’ye geçilmemeli. Aşama aşama önce 3G’ye geçilmesi gerekiyor. Şu anda 4G telefon yok zaten. Bunun için de bir süre beklemek gerekiyor. Wimax ise yeni bir standart. İyi bir teknoloji, kullanılabilir ama sektörü öldürmeyecek.”

Deneyimleri paylaşıyoruz ama resmi toplantı yok

TURKCELL’in yönetim kurulunda iki temsilcisinin olduğunu aktaran Lars Nyberg, ilişkileri şöyle aktardı: “Turkcell’le bilgi alışverişimiz oluyor. 3G başlarken deneyimlerimizden yararlandılar. Onlar bizden talep ederse deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Ama resmi toplantı yok. Başlangıçta Fintur Avrasya’ya, Turkcell’den çalışan insanlar geldi. Şu anda bunların sayısı daha az. Büyük şirketiz başka yerlerden de eleman işe alabiliyoruz. Bir yıl önce de Turkcell’le Fintur arasında daha yakın ilişki vardı. Artık Turkcell’den daha az kişi alıyoruz. Çoğu başka şirketlerden geliyor. Fintur’un yüzde 58 hissesine sahibiz. Dolaylı olarak yüzde 74’ünü kontrol ediyoruz.”

11月11日

Kindle for PC

Amazon Releases Kindle For PC

The app is Amazon's latest attempt to attract and keep customers through expanded portability of its e-books.

By Antone GonsalvesInformationWeek
Nov. 10, 2009
URL: http://www.informationweek.com/story/showArticle.jhtml?articleID=221601086

Amazon on Tuesday released software for buying and reading digital books on a PC and synchronizing the downloads with other devices, including Amazon's Kindle electronic reader

The Kindle for PC application is Amazon's latest attempt to attract new customers and hold on to existing ones through expanded portability of its e-books. Amazon is under increasing pressure from rivals, particularly Barnes & Noble, which is taking pre-orders for its Nook reader announced last month. That device is scheduled for release at the end of the month.

With the latest software, e-books purchased from Amazon can now be read on a PC, Apple iPhone, iPod Touch, as well as the Kindle and Kindle DX. Amazon has promised to have a version of the Kindle software for Apple Macs soon.

Like the iPhone and iPod Touch apps, Kindle for PC doesn't require the person to own a Kindle. However, if a person is reading Amazon-purchased e-books on multiple devices, the software will synchronize bookmarks and last page read and allow the viewing of notes and highlights made on any of the devices.

In addition, Kindle for PC displays e-book graphics in color and can take advantage of the touchscreen capabilities in Windows 7, making it possible to zoom in and out of text with a pinch of the fingers. In the future, people will also be able to turn pages with the swipe of a finger.

Amazon's online bookstore offers 360,000 e-books, including most New York Times Best Sellers. That's roughly a third of the books Barnes & Noble plans to make available for the Nook.

A weakness in the Kindle is Amazon's use of proprietary copyright protection technology, instead of the open ePub standard used in the Nook and Sony's Reader, some analysts say. Use of the standard provides access to more content, such as the half-million non-copyrighted books available through libraries on Google Books.

Amazon currently leads the nascent e-reader market, accounting for about 70% of sales, according to Forrester Research. Barnes & Noble, however, could be a formidable challenger. Pre-orders for the Nook have been so strong that the bookseller has told customers that new orders won't ship until Dec. 11.

Sales of e-readers will reach 3 million units this year, according to Forrester. Sales next year could exceed 6 million units.

Lük Raludlo Lük

Mevduatta yavaşlama krediler artmıyor bono kotası doldu

Tevfik GÜNGÖR
Dünya, 10.11.2009

BDDK tarafından geçen hafta sonu yayınlanan bankalarımızın eylül sonu rakamları 3 konuda tehlike işareti veriyor:

1) Halkımız tasarruf yapamıyor. Mevduat artış hızı yavaşladı.

2) Bankalar kredi vermiyor veya veremiyor.

3) Bankaların bundan sonra Hazine bonosu satın almaları imkanı kalmamış gibi.

Bankaların eylül ayı sonundaki rakamlarının en çarpıcı olanı, geçen eylülden bu yana 12 ayda banka kârlılıklarında görülen yüzde 41.1 oranındaki artış.

Mevduat ve kredi artmamış iken bu artış konuya yabancı olanların kafasını karıştırıyor.

Aslında artış, yüksek faizli Hazine bonosu ve devlet tahvillerinden kaynaklanıyor. Faizler geriledikçe bankalar kağıt üzerinde kâr yazdı.

Artık faiz indirimlerinde sona gelindiğine göre bankalar için önümüzdeki dönemde benzer imkan olamayacak.

Tam tersine bankaları korkutan reel ekonomideki canlanmanın gecikmesi sonucu risklerin artması olasılığı. Kredilerin takibe dönüşüm oranı her ne kadar yüzde 3.1'den yüzde 5.3'e tırmanmış görünüyor ise de, bu gerçek risk göstergesi değildir.

Çünkü bankalar takibe dönüştürmeden önemli miktarda krediyi yaşatmaya çabalıyorlar. Reel ekonomi canlanmaz ise bu çabaları sürdürmek zorlaşacak, o zaman da takibe dönüşüm oranı birden artacaktır.

Mevduat artışı geçen eylülden bu eylüle yüzde 16.8, yılbaşından eylül sonuna yüzde 7.6 oranındadır. Mevduat hesaplarına tahakkuk ettirilen faizlerin de bakiyeye eklendiği dikkate alındığında mevduat hesaplarında büyüme olmadığı görülüyor.

Bankalar kredi vermediklerinden değil, kredi veremediklerinden geçen eylülden bu eylüle kredi artışı sadece yüzde 4.0 oranında. Kredilerde de faiz ödenmemesi halinde ek krediler ile hesabın yaşatıldığını dikkate almak gerekir.

Bankalardan kredi talep edenler sorunlu kuruluşlar oluyor. Çünkü sağlıklı kuruluşların krediye ihtiyacı yok. Üretim artmıyor, yatırım yapılmıyor. Bankalar bu nedenle kredi veremiyor.

Eylül ayı sonunda menkul değerler toplamı 241 milyar TL, geçen eylülden bu yana yüzde 34.3 artış var. Krediler toplamı 375 milyar TL. Kredilerin yüzde 65'i büyüklüğünde imkan menkul kıymetlere bağlanmış.

Önümüzdeki dönemde bütçe açığı nedeniyle Hazine 50 milyar dolayında yeni borç arayışına girecek. Bankaların daha fazla Hazine bonosu satın alabilecek durumları yok. Para bulurlar ama dengeleri altüst olur.

Kaldı ki mevcut portföy büyüklüğü de banka sistemi için tehlike kaynağı. Herhangi bir nedenle faizlerin yükselmesi halinde banka sistemi büyük bir sarsıntı geçirebilir.

BDDK banka sistemini iyi gözetiyor, iyi denetliyor ama, bilançoların ortaya koyduğu yapı hiç de iyi değil. Sermaye yeterlilik rasyosunun yüzde 20.1 olması bir güvencedir. Fakat bu bile bankaların faiz artışı ve batak kredilerin artması halinde karşılaşacakları sorunları kolay atlatmalarını sağlayamayabilir.

gungoruras@superonline.com

11月6日

USD 2.460.000.000.000.-- Consumer Debt

U.S. Consumer Credit Fell More Than Forecast in September

By Vincent Del Giudice

The Bloomberg, Nov 6, 2009

U.S. consumer credit fell in September for an eighth straight month, the longest series of declines on record, as thousands of Americans lost their jobs and banks tightened access to loans.

Borrowing fell more than economists predicted, declining by $14.8 billion, or 7.2 percent at an annual rate, to $2.46 trillion, according to a Federal Reserve report released today in Washington. Credit dropped by $9.86 billion in August, less than previously estimated. The consecutive declines were the most since records began in 1943.

A labor market that kept losing jobs in October threatens to limit consumer spending, which accounts for about 70 percent of the world’s largest economy. More than 100 banks have failed this year, and lenders are requiring tougher conditions for the credit they extend to consumers and businesses.

“Consumers are ratcheting back their purchases of goods and services made with credit cards as mounting job losses have made them very cautious about what the future holds,” said Chris Rupkey, chief financial economist at Bank of Tokyo- Mitsubishi UFJ Ltd. in New York, before the report.

Economists had forecast consumer credit would drop by $10 billion in September, according to the median of 33 estimates in a Bloomberg News survey. Projections ranged from declines of $4 billion to $21 billion. The Fed initially reported that consumer credit declined in August by $12 billion.

Revolving debt, such as credit cards, declined by $9.93 billion in September, according to the Fed’s statistics. Non- revolving debt, including loans for autos and mobile home, dropped by $4.87 billion. The Fed’s report doesn’t cover borrowing secured by real estate.

Rasgele

Deprem ihtimali olan 3 kent!

Kandilli Rasathanesi Müdürü açıkladı.

Hürriyet, 06.11.2009

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Mustafa Erdik, İstanbul’da bir yılda 7 büyüklüğünde depremin meydana gelme ihtimalinin 50’de 1 olduğunu belirterek, "İhtimal küçük gibi gözükse de dünyadaki mega kentler acısından en büyük ihtimal. Bu ihtimali dünyada paylaşan üç kent var. İstanbul, Tokyo ve San Francisco" dedi.

Rasathane ve Deprem Araştırma Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Erdik, AA muhabirine yaptığı açıklamada, depremlerin önceden bilinmesini sağlayan bir teknolojinin olmadığının vurgulayarak, halen yürütülen çalışmalardaki bilgilerin toplanmasıyla sonraki kuşaklarca depremin önceden bilinmesine yönelik daha umut verici çalışmalar yürütebileceğini söyledi.

Depremlerin milyonlarca yıldır olduğunu ama yoğun olarak son 50-60 yıldır incelendiğini belirten Erdik, şu bilgileri verdi: "Bugün geldiğimiz noktada biz Türkiye’nin neresinde, hangi ihtimalde, ne büyüklükte bir deprem olacağını bilebiliyoruz. Mühim olan bildiğimiz konularda çalışmak. Ülkemizde deprem zararlarını azaltmak için yeni araştırmaya gerek yok.

Mevcut bilgileri önemsersek bize yeterli. Biz binalarımız yönetmeliklere uygun yapalım. Alt yapımızı güçlendirelim. Gelişmemiz tamamladığımız zaman zaten depremin zararlarını en aza indiririz." İstanbul’un deprem ihtimalinin fazla olması ve deprem tehlikesi taşıyan kıymetlerin varlığı nedeniyle diğer kentlere göre riskinin fazla olduğuna dikkati çeken Erdik, şöyle devam etti: "Bugün Türkiye’de İstanbul kadar deprem tehlikesine yüksek ihtimalle maruz kalacak başka bir kentimiz yok. Deprem tehlikesi, deprem hareketleriyle ilgili bir konu. Elimizde bir zarın olduğunu var sayarsak, İstanbul için zarı attığınız zaman 6 gelme ihtimali 6’da 1’dir ama başka kentlerimizde belki bu zar 20 köşelidir ve attığınız da 20 gelme ihtimali 20’de 1’dir. Bu demek değil ki büyük sayı önce İstanbul’a gelecek ve diğer kentlerimize gelmeyecek. Sadece diğer kentlerde ihtimal İstanbul’a göre daha düşüktür." 

-"SON DEPREMLER YAKİNEN İNCELENİYOR"- 
Prof. Dr. Erdik, depremlere ait tahminlerini ihtimaller üzerinde yaptıklarını ifade ederek, şunları kaydetti: "Dünyadaki son depremleri yakinen inceliyoruz. Ne olup bittiğine bakıyoruz. Sismolojik açıdan ve neden olduğu hasar bakımından değerlendiriyoruz.

Dünyadaki plakalarla bir biriyle temas halinde. Birindeki bir hareketin diğerlerini de etkilemesi mümkün. Ancak bu konuda niceleme ve zamanlama yapma teknolojisi halen mevcut değil.

Eldeki bilgilere göre, İstanbul’da yılda 7 büyüklüğünde bir depremim meydana gelme ihtimali 50’de 1. İhtimal küçük gibi gözükse de dünyadaki mega kentler acısından en büyük ihtimal. Bu ihtimali dünyada paylaşan üç kent var. İstanbul, Tokyo ve San Francisco." 

-20 YIL ÖNCESİNE GÖRE DAHA HAZIRIZ 
Depremde can kayıplarını azaltmanın iki yolunun bulunduğunu, bunlardan birinin her binayı deprem şartnamesine uygun yapmak diğerinin ise deprem güvenliğine yeteri kadar sahip olmayan yapının güçlendirilmesi olduğunu belirten Erdik, sözlerini şöyle sürdürdü: "Yapılan çalışmaları göz önünde bulundurursak İstanbul 20 yıl öncesine göre depreme daha hazır ama neticede bu gri bir ton. Dünyada Tokyo dahil depreme tam olarak hazır hiçbir kent yoktur herhalde. Tokyo’da 1923 Kanto Depremi meydana gelse can kaybı ve mali kayıplar İstanbul’un çok üzerinde olur. California’da 1906’daki deprem tekrar olsa belki can kayıpları çok olmaz ama mali kayıplar İstanbul’un çok üzerinde olur. Kısacası deprem konusunda her ülkenin yapacağı hala çok şey var." 

-"ADIMLAR DOĞRU AMA YAVAŞ" 
Ekonomik gelişmişlik yakalanırsa depreme dayanıksız yapıların istisna olacağını savunan Erdik, Türkiye’nin gelişme sürecini tamamlamasıyla depremin zararlarını en aza indireceğini dile getirdi.

Erdik, depremin zararlarını azaltmak yönündeki çalışmalarda merkezi yönetim, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarına büyük sorumluluk düştüğünü ifade ederek, şöyle devam etti: "Adımlarımızı doğru atıyoruz ama daha hızlı atmamız gerekir. Geride kalan süreçte en önemli artımız merkezi ve yerel yönetimlerde bilincin artması buna karşılık örgütlerin güçlenmesi ve acil yardım ve kurtarma çalışmalarının daha iyi yapılması. Daha sonra yapılarda deprem etkisinin çok daha ciddi bir düzeyde ele alınması. Son olarak da gerek binaların gerekse de alt yapının yapılmasında yeni şartnameler hazırlanmış olması." 

-KONUTLARDA DA GÜÇLENDİRME YAPILMALI 
Türkiye’nin 17 Ağustos Depremi’nin ardından çok önemli bir öğrenme sürecine girdiğini ve büyük tecrübeler edindiğini vurgulayan Prof. Dr. Erdik, "Binaların güçlendirilmesine önem verdik. Dünya Bankası kredisiyle İstanbul’da kamu binaları (okullar ve hastaneler) güçlendirilmekte. Karayolları 17. Bölge Müdürlüğü İstanbul’daki tüm köprüleri elden geçirdi ama vatandaşların kullandığı binalara gelince bu konuda çok fazla bir şey yapamadık. Bunu da kentsel dönüşümle başarabiliriz diye düşünüyorum" diye konuştu.

11月5日

TUFAN Savaşları

Dr. Kıyamet: Krizin sebepleri çözülmedi, savaşa sürükleniyoruz

 
Yeliz Öz
Hürriyet, 05.11.2009
Yatırım gurusu Dr. Marc Faber, krizin sebeplerinin hiçbir şekilde çözülmediğini belirterek “Binada çatlaklar vardı. Biz o çatlakların üzerini boyadık. Nihayetinde hükümetler zorluklarla karşılaşacaklar; borçlarını ödemek için para bulamadıklarından para basmak zorunda kalacaklar. Batı dünyasındaki yaşam standartları düşecek. Nihayetinde savaşa sürükleneceğiz ve bütün sistem çökecek” dedi. 1987’deki piyasa çöküşünü tahmin etmesiyle “Dr. Kıyamet” diye anılmaya başlayan Dr. Marc Faber, Garanti Masters Özel Bankacılık’ın davetlisi olarak Swissotel’de konferans verdi.

Biyolojik silahlarla savaş

Dünyanın savaşa sürüklendiğini belirten Dr. Marc Faber, bundan sonraki savaşın Birinci Dünya Savaşı’ndaki gibi siperlerde saklanılan klasik bir savaş ya da İkinci Dünya Savaşı’ndaki gibi tankların topraklarda ilerlediği bir savaş da olmayacağını vurguladı. Modern savaş anlayışının biyolojik silahlarla gerçekleşeceğini söyleyen Dr. Faber, “New York’ta su şebekesine zehir karışması, bütün şehrin internet sisteminin çökmesi gibi kirli bir savaş olacak. Londra’da ya da New York’ta binalar havaya uçacak. Dünyanın çok önemli şehirlerinde bu savaş yaşanacak” dedi. Yatırımcılara “Eğer savaşa hazırlıklı olmak istiyorsanız fiziksel emtiaya sahip olmanız lazım” diye seslenen Dr. Faber, “Tabii ki karınızın mutfağında uranyum saklamanız zor olur ama fiziksel emtialara sahip olmanız önemli olacak” diye konuştu.
ABD’nin egemen süper güç olmayı sürdürdüğünü ancak ekonomik süper güç olmayı sürdürmediğini savunan Dr. Faber, pekçok ülkenin ABD’den daha büyük bir müşteri olarak gördüğü için Çin’in etkisi altına girdiğini söyledi. Dr. Faber, Çin’in ülkelerin siyasetiyle ya da insan haklarıyla ilgilenmediğini de anlatarak “Endonezya, Tayland gibi ülkelerin ekonomisinin yüzde 80’e yakınını Çin yönetiyor ama bu ülkelerde siyasete karışmıyor. Böyle bir savaş olacaksa Çinli işadamları dünyanın dört bir yanına yayılacak. Bu ABD’lilerin hoşuna gitmeyecek” dedi.

Görülmedik para politikası

Dr. Marc Faber, Amerikan Merkez Bankası (FED) Başkanı Ben Bernanke ve Eski Fed Başkanı Greenspan’ın Merkez bankacılık tarihinde görülmedik bir para politikası gözeterek her yerde balon yaratmayı başardığını belirtti. Gelişmekte olan ülkelerde hisse senetleri, emtialar ve emlak fiyatlarında artış yaşandığını vurgulayan Dr. Faber, “Hatta daha da kötüsü alacaklarda artış oldu. 2002’de varlık fiyatlarında artış başladı. Sadece ABD dolarının fiyatı düştü. 2008’de her şey çöktü. ABD doları değer kazanmaya başladı. ABD’de hisse piyasası güçlü olduğu zaman dünyanın birçok piyasasını bu etkiliyor” diye konuştu.