|
|
1月31日 Ne mutlu Hamaslıyım diyene...
Yılmaz Özdil
Hürriyet, 31.01.2008 Vallahi kıskandım... Hep böyle altı
okka bi başbakanım olsun isterdim.* Evlatlarımız kahpe pusularda şakır şakır şehit edilirken, açsın telefonu Barzani’ye, "eksküzmi" desin mesela... "Bundan böyle sınırdan kedi bile geçerse, çadırına F16 yağdırırım, nerden geldiğini şaşırırsın" desin... İsterdim. * Kafamıza çuval geçirdiklerinde, isterdim ki, toplasın kabineyi acilen, "İncirlik’e kilit vurdum" desin... Çağırsın ABD Büyükelçisi’ni, "Bak arkadaş, ya çıkıp özür dileyeceksiniz, ya da topla tasını tarağını Nebraska’ya kadar yolun var, anca gidersin" desin... İsterdim. * Annan Planı’nı burnumuza dayadıklarında, kaldırsın telefonu, "Bizde güzel bir laf vardır dostum Kosta, senin anan güzel mi?" desin, şakayla karışık... Gitsin Kıbrıs’a, "Biz burdayız kardeşim, santim kımıldamayız, çok rahatsızsan ananı da al git" desin... İsterdim. * Bize turistik vize bile verirken bin dereden su getiren ülkelerde bölücüler cirit atıyor, AB çatısı altında konferans filan düzenliyor... İsterdim ki, çıksın Meclis kürsüsüne, "Toprağıma, milletime yönelik bu husumet bitene kadar, AB ile ilişkilerimizi askıya alıyorum" desin... "Benim için bitmiştir, daha gelmem Brüksel’e" desin... İsterdim. * Uzatmayayım... Kıskandım. Ömrüm boyunca özlemini çektim. Hamas’a nasip oldu. * Ne mutlu Hamaslıyım diyene. yozdil@hurriyet.com.tr1月30日
IMF olmazsa dolar patlar
Ertuğ Yaşar
Referans, 30.01.2009
Acaba bizim bilmediğimiz bazı şeyler mi oluyor?
Piyasalarda "IMF (Uluslararası Para Fonu) ile anlaşma tamam. Türkiye'ye IMF'nin en büyük kredilerinden biri olacak 30 milyar dolar gelecek" beklentisi yaratıldı. Sonra beklemeye başladık. Hani derler ya, "Bekle Allah bekle, gelmez"; işte bu da tam o hesap! Bekle ki anlaşma olsun. Hayır, IMF ile anlaşma hâlâ sağlanamadı...
Başbakanımız Davos yolunda demeç veriyor; IMF konusundaki "hassasiyetini" belirtiyor. Başbakanımız diyesiymiş ki, "IMF ile olan görüşmelerde her geçen gün yeni yeni bazı maddeler önümüze gelirse, o maddeler bizde hassasiyet oluşturur".
Yani demek ki, görüşmeler başladığında ortada olmayan bazı konular (aslında "istekler"), görüşmeler ilerledikçe IMF tarafından Türkiye'nin önüne "şart olarak" çıkarılıyor.
Burada acaba IMF'ye mi kızmalı? Yoksa çuvaldızı biraz da kendimize mi batırmalıyız? Eğer IMF ile stand by düzenlemesi bittiğinde (2008'in ilk yarısında) hemen bir uzlaşmaya varılabilseydi; hadi onu geçtik, krizin ağırlaşmaya başladığı sonbahar aylarının başında hemen bir anlaşma sağlansaydı, acaba IMF bu kadar ince eleyip sık dokur muydu?
Sayın Başbakanımız ve ekibi, küresel ekonomik krizi çok kötü yönettiler. Önce önemsemediler; ciddiyetini anlamadılar. Ya da bazılarının dolduruşuna geldiler (Hâlâ Davos toplantılarını düzenleyenler, "Türkiye bu krizden güçlenerek çıkar" falan gibi saçma sapan sözler söyleyerek bizimkilere gaz vermeyi de sürdürmüyor değiller hani!)
Kim ne derse desin, bu aşamadan sonra Türkiye, IMF ile bir anlaşmaya varmadan ilerleyemez. Eğer piyasada bu türlü bir beklenti yaratılmasaydı olurdu. Baştan itibaren, "Biz yolumuza IMF olmadan gideceğiz" denseydi belki zorlanırdık ama yapabilirdik. Şimdi ise olmaz. Çünkü piyasalar IMF anlaşmasını satın aldı. Eğer olmayacağı ya da geç olacağı anlaşılırsa gerginlik çok artar. Döviz kuru alır başını gider; yüksek faiz ile bile bu artışın önünü kesemeyiz.
Zaten 2009 yılı için Türkiye gibi serpilmekte olan ülkeler için kötü haberler gelmeyi sürdürüyor. Hem Merkez Bankası Başkanımız söyledi hem de Milliyet'te Osman Ulagay kaleme aldı (Financial Times'ta da haber olarak yayımlandı). 2009 yılında Türkiye gibi serpilmekte olan ülkelerin uluslararası piyasalardan çekeceği net özel sermaye akımı 165 milyar dolara düşecekmiş. Halbuki bu rakam 2008'de 466 milyar dolar; 2007'de ise (yani küresel kriz başlamadan) 929 milyar dolarmış.
Unutmadık değil mi? "Uluslararası likidite bolluğu" diyorduk. Zaten Adalet ve Kalkınma Partisi'nin ekonomik başarısının ardında da büyük çapta bu likidite bolluğu olgusu vardı. İşte o bolluk şimdi tam anlamı ile "kıtlığa" dönüştü. Ortalık kurudu. Para filan kalmadı. Halbuki Türkiye'nin var olan ekonomik politikası ile büyümek için mutlaka uluslararası kaynağa gereksinimi var. O kaynak gelmezse büyüme olmayacaktır; hatta ekonomi daralacaktır.
Her ne kadar Merkez Bankası Başkanımız "Faiz düşmeyi sürdürür" dese de bu beklenti bana şimdilerde çok gerçekçi gelmiyor. Eğer Türkiye'ye yurtdışından kaynak gelmeyecekse -ki eldeki veriler gelmeyeceğini gösteriyor-, bu durumda faizin düşmesini beklemek gerçekçi olmaz. Ya da Merkez Bankası faizi düşer de piyasa faizi düşmez.
Öte yandan döviz kuru mutlaka yükselir. Çünkü Türk ekonomisinin döviz ile ödemesi gereken faturaların ödeme vadesi geldikçe piyasada döviz bulmak zorlaşır. Böyle olunca da dövizin fiyatı artar.
İşin özeti, umarız Sayın Başbakanımız ve ekonomist olan Dışişleri Bakanımız Ali Babacan, Davos'ta işin ciddiyeti konusunda gerekli mesajları alırlar ve çok geç kalmadan gerekli adımları atarlar. Aslına bakarsanız şimdiden geç kaldık ya! Prof. Işıkara deprem için tarih verdi
Ferhat AKGÜN / TEKİRDAĞ (DHA)
Milliyet, 29.01.2009
Marmara'da son bir haftada meydana gelen küçük depremlerin büyüğünün habercisi olduğunu belirten Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, büyük Marmara depreminin 2010 ila 2014 yılları arasında beklediğini söyledi. Geçmişten örnek veren Işıkara 1999 depreminin Gölcük ve İzmit körfezi'nde yaşanan küçük küçük depremlerin ardından meydana geldiğini söyledi.
Türk Kızılayı tarafından başlatılan 'Toplum Liderlerini Teşkilatlandırma Projesi' kapsamında Tekirdağ Ticaret Odası'nda düzenlenen seminere katılan Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü eski Müdürü ve Türk Kızılayı Genel Başkan Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, gazetecilerin Marmara'da yaşanan depremlerle ilgili sorularını yanıtladı.
Son dönemde özellikle Marmara Denizi'nde meydana gelen depremlerin büyük depremin habercisi olduğunu söyleyen Işıkara, "Marmara Denizi'ndeki son dönemdeki depremlerin olmaya devam edeceğini düşünüyoruz. Marmara Denizi'nde ve çevresinde sürekli büyük deprem olma ihtimali var. Bunu 13 Kasım 1999'dan beri telaffuz eden benim. Kendi olasılık hesabıma göre ki buna olasılık modeli diyorum 2010 ile 2014 en riskli süreç olarak gözüküyor. Bu Marmara'daki potansiyel deprem tehlikesi açısından ama olasılık yani olmama olasılığı da var. Ama yaptığım hesaplara göre 2010 ila 2014 en yüksek olasılığın o zaman çerçevesi olduğunu gösteriyor" dedi.
GEMLİK UYARISI
Küçük depremlerin büyüklerinin habercisi olduğunu söyleyen Işıkara, "Türkiye'de nereye gidersen git, bir deprem üreten odakla başbaşa yaşıyorsun. 1999 depreminin olduğu Gölcük ve İzmit körfezi küçük küçük depremlerin kümeleştiği bir yer. 1999 depremi o küçük küçük depremlerin kümeleştiği yerde oldu. Benzer kümeleşme Gemlik'te de var. Gemlik'te deprem olursa 17 Ağustos'u İstanbul nasıl hissettiyse Gemlik'te olacak depremi de o şekilde hissedecektir. Aynı şekilde Tekirdağ ve Marmara'nın etrafındaki yerleşim yerleri de etkilenecektir. Diğer deprem beklentisi de adaların diğer tarafında beklenen bir yerdir. Tabi ondan İstanbul çok etkilenecek. Özellikle kıyı şeridi yani Avrupa yakasındaki kıyı şeridi çok fazla etkilenecek. Dolayısıyla böyle iki tane deprem yeri var İstanbul için ama çevre iller Marmara'nın etrafındaki çevre illerde bu depremi hissedecektir. Eğer kötü bir yapılaşmaysa işte Avcılar'daki benzer olaylar Trakya etrafındaki yerleşim yerlerinde de olabilir" dedi.
1月29日
Marmara'da deprem beklentisi
Akşam, 29.01.2009
İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Jeofizik Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Haluk Eyidoğan, Marmara Denizi'nde son günlerde meydana gelen depremlerin olası büyük depremin öncüsü olmadığını, ancak bu yüzyılın ilk yarısında Marmara Denizi'nin kuzeyindeki illeri etkileyecek bir depremin gerçekleşme olasılığının yüzde 60 civarında olduğunu bildirdi.
Marmara Denizi'nin son yıllarda Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü ile TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi tarafından ayrıntılı olarak izlendiğini belirten Eyidoğan, ''Bu yüzyılın ilk yarısında başta İstanbul olmak üzere Marmara Denizi'nin kuzeyindeki illeri etkileyecek bir depremin gerçekleşme olasılığı yüzde 60 civarında. Bu yüksek olasılığı göz önünde bulundurarak Marmara Denizi çevresindeki illerin hazırlıklı olması gerektiğini söylüyoruz'' dedi.
Marmara Denizi'nin böyle bir tehlikeyle kesinlikle karşı karşıya olduğunu vurgulayan Eyidoğan, depreme karşı hazır olunmasının, güçlendirme çalışmaları yapılmasının önemine işaret etti.
''3 bin yıllık jeoloji tarihine bakıldığında Marmara Denizi'nde deprem olacağı kesin'' diyen Eyidoğan, son günlerde meydana gelen depremlere bakarak spekülatif açıklamalar yapılmasını bilimsel etiğe uygun bulmadıklarını söyledi.
Marmara Denizi'nde büyük bir deprem olacağını, ancak bunun tarihini söylemenin mümkün olmadığını ifade eden Eyidoğan, ''Senaryolarımızı en büyük depreme göre yapıyoruz. Küçük depremler bize aktif fayları göstermesi açısından önemli'' dedi.
Eyidoğan, mevsimsel değişimlerin depreme neden olduğunu kanıtlayan bir veri bulunmadığını ifade etti.
Bu depremlerin olası büyük depremin öncüsü olmadığını kaydeden Eyidoğan, ''Elimizde bu depremlerin öncü olduğunu söyleyebilecek araç, cetvel, şablon, tartı yok. Bu depremler uzun yıllardır devam eden depremlerin bir parçası'' diye konuştu.
Eyidoğan, TÜBİTAK MAM'ın yerleştirdiği deprem istasyonları verilerine göre, son 2 yılda Marmara Denizi'nde 0,5 ile 5,7 büyüklüğünde 2 bin 500 deprem meydana geldiğini belirterek, depremlerin büyük kısmının da son 4,2 büyüklüğünde gerçekleşen depremin olduğu fay hattı üzerinde olduğunu bildirdi.
Prof. Dr. Eyidoğan, ''Bu hat zaten son 2 yıl içinde yüzlerce deprem yaratan fay hattı. Binlerce yıldır da aktif'' dedi.
PROF. DR. SUCUOĞLU'NUN SÖZLERİ ODTÜ Yapı Mekaniği ve Deprem Mühendisliği Laboratuvarı Yöneticisi Prof. Dr. Haluk Sucuoğlu da Marmara Denizi'nde gerçekleşen depremleri öncü değil, küçük deprem ve onu izleyen artçı şoklar olarak tarif etmenin daha doğru olacağını söyledi.
Marmara Denizi'nden de geçen Kuzey Anadolu Fay Hattı'nda öncü deprem özelliği bulunmadığını, genellikle büyük deprem geldiğini ve onun artçı şokları olduğunu anlatan Sucuoğlu, ''Bu depremin önemli bir özelliği var. Bu depremler bize büyük deprem beklediğimiz bölgenin aktif, diri, canlı olduğunu gösteriyor. Onun ötesinde bir anlam çıkarmak için yeterli veri yok, buna ihtiyaç da yok'' diye konuştu.
Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın deprem potansiyeli olduğunu ve günün birinde de büyük bir deprem olacağının bilindiğini anlatan Sucuoğlu, şöyle konuştu:
''Büyük depremin zamanı konusunda sadece ihtimaller verilebiliyor. Önümüzdeki 30 yıl içinde yüzde 60 ihtimal deniyor ki, bu yüksek bir ihtimal. Kuzey Anadolu Fay Hattı üzerinde zaten orta şiddetli depremler pek olmuyor, Marmara Denizi'nde de öyle olacağını düşünüyoruz. Olunca büyük deprem olacak. Sürenin geçmesi de onu gösteriyor. 200-250 yıldır hiç büyük deprem olmadığı için o bölge, sismik boşluk denilen tanıma da giriyor. 1766 yılından bu yana o fay kırılmış değil. Büyük bir deprem bekliyoruz. 30 yıl içinde olma ihtimali büyük. Yarın da olabilir, 30 yıl içinde olmayabilir de... Elbette günün birinde olacak.''
Sucuoğlu, yakın dönem içinde İstanbul'un bugünkü haliyle bu depremi göreceğini belirterek, İstanbul'un yüksek risk taşıyan yapısal özellikleri ve alt yapısı değiştirilmezse depremde büyük zarar göreceğini söyledi.
''DEPREME HAZIR DEĞİLİZ''
Prof. Dr. Sucuoğlu, 1999 yılında gerçekleşen depremin üzerinden geçen 10 yılın büyük kısmında tespit çalışmaları yapıldığını, bunların bugün de hala devam ettiğini anlatarak, bu kapsamda okulları güçlendirme çalışmalarının sürdüğünü anımsattı.
Hastanelerin depremde sağlam kalmasının önemine işaret eden Sucuoğlu, ancak hastane güçlendirmesi maliyetli olduğu için yeni bina yapmanın tercih edildiğini kaydetti.
''İstanbul'un geneli düşünüldüğünde depreme hazır değiliz'' diyen Sucuoğlu, kentteki konutların güçlendirilmesi konusunda idari bir mekanizma kurulamadığını dile getirdi.
İnsanların teşvik edecek ve zorlayacak yasal düzenlemelerin yapılmasının önemine işaret eden Sucuoğlu, ''Belediyeler yeterli kaynak aktarmıyor. Belediyenin de öncelikleri farklı. Hep ulaşım yatırımları öncelik kazandı. Çünkü bunlar gündelik problem. Deprem olmadığı zaman unutuluyor ve kimse de sormuyor. Umarım yerel seçimler öncesi bazı sözler verilir ve tutulmak zorunda kalınır'' diye konuştu.
Bilinçli bir toplumun tehlikenin varlığını algılanması gerektiğini, ancak Türk toplumunun risk algısının yeterli olmadığını ifade eden Sucuoğlu, şunları kaydetti:
''Bu fiziksel olaylarla risk algımız canlanıyor ara sıra. Karar alıcıların ortaya bir şey koyması gerekiyor. Yapacak pek çok şey var. Bir çok ülke bunu yapıyor. Tokyo'da depreme hazırlık konusunda ciddi kaynak aktarımı var. Biz çok yavaş kaldık ve teşvik de edemedik. İlla devlet eliyle yapılması gerekmiyor ama devletin, belediyenin düzenleyici olması gerekiyor. Depremin mesaj niteliği taşıması için biraz daha şiddetlisine ihtiyacımız var.''
''FAY ENİNDE SONUNDA KIRILACAK''
İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeofizik Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Oğuz Gündoğdu da Marmara Denizi'nde hafif şiddette devam eden depremlerin beklenen değil, sıra dışı bir olay olduğunu söyledi.
''Diğer oluşan depremlere benzemiyor ama bir öncü deprem anlamına gelmez'' diyen Gündoğdu, ''öncü deprem'' olabilmesi için 3 gün, 3 hafta gibi bir zaman sonra deprem olacağının söylenebilmesi gerektiğini anlattı.
Gündoğdu, sözlerini şöyle sürdürdü:
''Böyle bir şey yok ama fayın kırılacağını biliyoruz. Ne zaman kırılacak? Onu bilmiyoruz, ama eninde sonunda kırılacak. Marmara'ya zarar verecek bir depremle karşı karşıyayız. Bu tür olaylar o fayın çok gerildiğini gösteren olgular. Bu işi fazla tartışmamak lazım. Halkı telaşa sevk etmemek lazım, ama büyük deprem için vade o kadar da uzak değil. 20 yıl içinde oluşması beklenen bir deprem çok yakın vadedir. 1999 depreminin ardından Marmara Denizi'ndeki büyük depremin 30 yıl içinde gerçekleşme olasılığı yüksek denilmişti. 10 geçtiğini düşünürseniz, uzun vade diyemiyoruz. İlk söylediğimizin arkasındayım. Depremin her an olabilecek şekilde 20 yıl içinde gerçekleşme olasılığı yüksek. Bu sözümün her kelimesi anlamlıdır.''
Gündoğdu, depremin en önemli mesajı devleti ve kenti yönetenlere verdiğini ifade ederek, 10 yıl içinde okullar ve hastanelerin de aralarında bulunduğu binaların sadece yüzde 20'sinin güçlendirildiğini söyledi. Gündoğdu, ''Çok geri kaldık. Deprem güçlendirme çalışmalarına hız verilmeli, tedbirler alınmalı'' dedi.
Yerel seçim mi küresel kriz mi?
Serpil Yılmaz
Milliyet, 29.01.2009
Avrupa’nın önde gelen ticari araçlarına üretim yapan Eku Fren ve Döküm Sanayi’nin ikinci kuşak temsilcisi Lütfü Küçük, sektördeki küçülmeyi ve işten çıkarmaları anlatıyor. “Derdim çok büyük“ diye başlıyor söze. Küçük, yılda yaklaşık 30 milyar dolar ciro yakalayan 625 üyeli Türkiye Genç İşadamları Derneği (TÜGİAD) Başkanı ve otomotiv gibi “küresel krizi“ derinden yaşayan bir sektörde faaliyet gösteriyor. BPW, Iveco ve DAF gibi Avrupa’nın önde gelen ticari araç firmalarına ürün satıyor. Almanya, Hollanda, İtalya ve İngiltere’deki “finans ve pazarlama“ uzmanlarıyla ekonominin nabzını tutuyor. En son Hollanda gezisinde borcuna karşılık kamyon teklif eden DAF’tan alacağını zor kurtardı. Küçük, kriz nedeniyle İtalyan otomotiv devi FIAT’ın hisselerinin yüzde 35’ini satın aldığı ABD’nin üçüncü büyük otomotiv firması Chrysler’den aldığı 7 kamyonla, “hesabı“ kapatmanın acısını unutmuş değil. Yılda 30 milyon euro ciro yapan bir işletmenin sahibi. Geçtiğimiz günlerde Gebze TAYSAD Organize Sanayi Bölgesi’ndeki fabrikasında 320 çalışanından 60’ını işten çıkarmak zorunda kaldı.
Globalizmi öğrendik Krizle birlikte “globalizm” kelimesinin anlamını öğrenen tüm işadamları gibi Küçük’ün de bazı saptamaları var: - IMF kamunun borçlanma ihtiyacını azaltır. Bankalar zararlarını kapamak için yüksek faizle devleti fonlamak yerine, özel sektöre kaynak aktarabilirler. - İşçiye ustabaşı olana kadar eğitim veriyorsunuz. Sanayici son çare olarak işçi çıkartır. - Bazı işletmeler yemekhanelerdeki ışıkları bile yakmıyorlar. Tasarruf önlemlerinin sonuna dayandık. - Geç alınmış önlem önlem değildir. Eğer IMF ile Ocak ayına kadar anlaşma imzalanmazsa mahvolduk diye düşünüyorduk. - Mayıs ayında DAF yöneticisi bana “Kriz geliyor, projeksiyonu kestik“ dediğinde, “Bir bira iç açılırsın“ yanıtını veriyordum. Bursa’da kasım ayında tablo 180 derece değişti. - Başbakan Erdoğan, “Bazı işadamlarının zulalarında 2 yıl yetecek paraları var“ dediği zaman işimizin zor olduğunu anladım. - Üretim, istihdam ve ihracat odaklı önlem paketinin acilen açılması gerekiyordu. - TÜGİAD’ın yaptığı 2009 beklenti anketine göre, firmaların yüzde 37’si en büyük risk olarak iç pazarın daralması ve ödeme vadelerinin uzamamasını; yüzde 26’sı bankaların kredilerini geri çağırması ve yenilememesini işaret ediyor. İşletme sermayesi açığı ve karşılanmaması yüzde 20 ile üçüncü, ihracat pazarlarındaki daralma ise yüzde 17 ile dördüncü sırada. Küçük’ün bu sözleri ekonominin bir yüzü, ya öbür yüzü; yani insan!
Herkes sokağa çıkar Küçük, 320 işçisinden 60’ını işten çıkarmak zorunda kalmış. Fabrikası Gebze TAYSAD Organize Sanayi Bölgesi’nde. “İşsiz kalanlar ailelerine işsiz kaldıklarını söyleyemediler. Sabah işe gelir gibi geliyorlar, kaldırımda oturup akşam olunca mesai bitmiş gibi eve dönüyorlar“ diyor Küçük. Küçük’e fabrikanın güvenliğinden “İşten çıkanlar öğlen yemeklerine geliyorlar“ bilgisi iletilmiş. “Aman“ demiş Küçük, “Bırakın gelsinler!” Hal böyle; onur ve ekmek kavgası veriliyor asfalt kaldırımlarda. AKP de IMF ile “çamurlu yolun“, belediye harcamaların pazarlığını yapıyor. IMF bu yollara gelir mi, çekip gider. O zaman ne olur? Küçük, “Herkes sokağa çıkar“ diyor. Dün akşam bir gurup yazarla bir araya gelen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a söyledim: “AKP’nin en büyük rakibi ekonomik kriz!”
syilmaz@milliyet.com.tr
Türkiye gibi ülkelere özel dış kaynak şoku
Osman Ulagay
Milliyet, 29.01.2009
DAVOS Türkiye gibi ‘Yükselen Pazar’ (YP) ülkelerine yönelen özel sermaye akımlarını izleyen Uluslararası Finans Enstitüsü’nün (IIF) Zürih’teki toplantısına katılan Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen ile önceki akşam Davos’ta karşılaştık. “Haberler çok kötü” dedi, “IIF’nin tahminine göre, YP ülkelerine net özel sermaye akımı 2009 yılında 165 milyara düşecek.” Bu gerçekten de çok kötü bir haber. Türkiye gibi ülkelere net özel sermaye akımı 2007 yılında 929 milyar doları bulmuş, bu rakam 2008’de yarı yarıya azalarak 466 milyar dolara inmişti. 2009 yılı için yapılan 165 milyar dolarlık tahminin YP ülkeleri için anlamı şu: 2009 yılında özel sermaye akımlarına umut bağlamayın. IIF’nin tahmini gerçekleşirse 2007 yılında toplam GSYH’larının %7’si kadar özel yabancı sermaye sağlayan YP ülkeleri 2009’da GSYH’ların %1’i kadar özel dış kaynak bulabilecek. 2009’da YP ülkelerine net kaynak girişinin tamamı doğrudan yabancı sermaye yatırımı biçiminde olacak, banka kredilerinde ve portföy yatırımlarında ise YP ülkelerinden sermaye çıkışı olacak.
Türkiye kıskaçta Türkiye’nin de içinde bulunduğu ‘Yükselen Avrupa’ ülkeleri için durum daha da vahim. Bu ülkelere akan net özel sermaye 2007’de 393 milyar dolar, 2008’de 254 milyar dolarken 2009’da 30 milyar dolara düşecek. Yani Türkiye, Rusya, Polonya, Çek Cumhuriyeti, Ukrayna, Macaristan, Bulgaristan ve Romanya’ya akacak özel sermayenin toplamı bu. Başta Rusya olmak üzere, söz konusu ülkelerin neden kıvranmaya başladığını bu tabloya bakarak anlamak mümkün. Bu olacak bir şey değil ama Türkiye bu sekiz ülkeye gitmesi beklenen özel kaynağın tümünü kendine çekse bile 2009 yılındaki dış finansman ihtiyacını ancak karşılayabilir. Bu tablo bize IMF’den gelmesi beklenen paranın ne kadar önemli hale geldiğini daha iyi gösteriyor. Tabii Türkiye’nin IIF tahminlerine girmeyen sihirli dış kaynakları kendine çekerek IMF’ye rest çekebileceğini hayal edenler olabilir ama bu tür fantezileri bir kenara koyarsak, Türkiye’nin IMF ile yüksek rakamlı bir anlaşma yapmaktan başka şansı yok gibi görünüyor.
Davos’ta çözümsüzlük Davos’a bu yıl daha önce hiç görmediğim bir karamsarlığın ve çözümsüzlüğün kasveti çökmüş durumda. Finans sisteminin ve küresel ekonominin içine sürüklendiği çıkmazdan nasıl çıkabileceği konusunda ortak bir görüşe varmanın çok zor olacağı anlaşılıyor. Forum’un açılış gününde yapılan konuşmalarda da bu ortaya çıktı. 2007 yılında pespembe tablolar çizdikten sonra geçen yıl bile “Bu krizi kolay atlatırız” havasında olan küresel şirketlerin CEO’ları da bu yıl “canlarını kurtarma” derdine düşmüş durumda. PricewaterhouseCoopers’ın 1124 küresel şirketin CEO’larından bilgi alarak gerçekleştirdiği anketin en belirgin sonucu bu. CEO’ların çok büyük çoğunluğunun şirketleri için belirlediği öncelikli hedef “survival”, yani hayatta kalabilmek. 2007 ve 2008’de Davos’ta özellikle YP ülkelerinin geleceği konusunda fevkalade iyimser olan CEO’ların şimdi bu ülkelere artan bir kuşkuyla baktığı görülüyor. 2009’da YP ülkelerinin işi zor görünüyor.
oulagay@milliyet.com.tr 1月28日
IMF ilişkisinde beceriksizliğin faturasını halk ödeyecek
Güngör Uras
Milliyet, 28.01.2009
Anadolu’da, “Düğüne yetişmeyen kınayı sen al da ayağına çal” derler. İşte o biçim. IMF ile neden anlaşma imzalamaya çabalıyoruz? Çünkü, böyle bir anlaşmayla, kriz rüzgârının tesirinden kurtulma arayışındayız. Kriz rüzgârı ortalığı altüst ettikten sonra yapılan IMF anlaşmasını ne yapacağız? IMF ile anlaşınca ekonomi güllük gülistanlık olmayacak, bütün sorunlarımız sona ermeyecek ama... IMF ile anlaşma masasına oturduktan sonra bir türlü anlaşamayan bir ülke görünümü sergilememiz, krizin tahribatının iki misline, üç misline çıkmasına yol açacak... Açıyor. Hükümet önce IMF’yi çağırıp çağırmama tereddüdüyle vakit harcadı. IMF’yi çağırdı. Ama bu defa da müzakereler uzadıkça uzadı. Başka ülkeler IMF’yle masaya oturduktan sonra kısa sürede anlaşmayı imzalayarak parayı aldıkları halde Türkiye neden bir türlü anlaşamaz? Neden anlaşmalar uzar?
Beceriksizlikten... - Ya Türkiye’nin durumu çok hem de pek çok kötü. IMF desteğiyle bile ayağa kalkması imkânsız. - Ya Türkiye’yi yönetenler, ekonomiyi düzeltecek politikaları uygulamayı kabul etmiyor. - Ya da IMF ile ilişkileri yürüten hükümet temsilcileri beceriksiz. Tekrarda yarar var... “IMF ile anlaşmaya gerek yok... Biz kendi göbeğimizi kendimiz keseriz” demek başka. Ama IMF’yi davet ettikten sonra bir türlü anlaşamamak başka. - Bu tür bir tablo yurtdışında Türkiye’nin kredibilitesini erozyona uğratıyor. Türk ekonomisi hakkında kötü değerlemelere yol açıyor. Türkiye’nin risk primini yükseltiyor. Döviz bulmak zorunda olanlar döviz bulmakta zorlanıyor veya dövize pahalı bir fiyat ödüyor. - Bu tür bir tablo, “moral”in çok önem taşıdığı içeride, halkın umutsuzluğunu artırıyor. Üretici, yatırımcı kuşkuya düştüğünden işçisini çıkarıyor, üretimi ve yatırımı erteliyor. Parası olan da parasını harcamıyor. Hükümet bir yanda IMF ile anlaşmayı uzatıyor/beceremiyor, öte yanda, tüm kriz tedbirlerini IMF anlaşmasına bağlamış/endekslemiş durumda.
Bundan sonra mecburuz Ocak ayı sona eriyor, 2009 yılının temel büyüklükleri açıklanmadı. TBMM’de yıl bitmeden kabul edilen 2009 yılı bütçesi bile açıklanmadı. Bakanlar her gün bir tedbirden söz ediyor, bugüne kadar hiçbir tedbir açıklanmadı. Kriz sonrası kamuoyuna açıklanan tek önemli karar, Merkez Bankası’nın faiz indirimi. Tekrarda yarar var: Keşke hükümet IMF ile masaya oturmasaydı... Ama oturdu. Şimdi masadan anlaşamadan kalkmak imkânı yok... IMF ilişkilerindeki gecikmenin ve beceriksizliğin büyük faturası var. Bu faturayı bu ekonomi, bu halk ödemeye başladı, ödemeye devam edecek.
guras@milliyet.com.tr 1月27日 Adı faizsiz, kendi yüksek faizli Gelire Endeksli Körfez Tahvili
Güngör Uras
Dünya, 27.01.2009
Hükümet, 2009 yılında büyük ölçüde borçlanma zorunluluğunu görerek/bilerek, alışılmışın dışında para toplama faaliyetini başlattı.
Geçen hafta "gelire endeksli tahvil"lerin satışa çıkarılacağı açıklandı. Bu tahvillerin adı "faizsiz" tahvil. Nasıl ki faizsiz bankacılık yapan finans kuruluşları (şimdilerde bunlara katılım bankası deniliyor) topladıklara paralara faiz ödemiyormuş gibi yaparak (sanki gelir payı imişcesine) bankaların ödedikleri faiz kadar "gelir" veriyorlar ise, şimdi Hazine de "gelir payı öder gibi yaparak" faiz ödeyecek.
Anlatılan hikayeye inanan olur ise, tahvile para yatıranlara, Türkiye Petrolleri, Devlet Malzeme Ofisi, Devlet Hava Meydanları İşletmesi ile Kıyı Emniyet Müdürlüğü'nün gelirleri dağıtılacak. Ama gerçek şu ki, bu 4 KİT'in gelirine bağlı olmadan ödenecek yıllık getiri (daha doğrusu faiz) belli. Türk Lirası tahvillere yılda yüzde 14.3 ile 17.8 oranında, dolar tahvillerine yılda Yüzde 5.9 ile yüzde 6.6 oranında faiz (veya gelir) ödenecek.
Açıklamada tahviller ile Körfez (Arap) ülkelerinden para toplanacağı söyleniyor ise de tahvilleri bizim bankalar satın alacak, sonra da isterler ise, isteyene satacak.
Türk Lirası cinsi tahvillerin faizi her üç ayda bir, dolar cinsi tahvillerinki her altı ayda bir ödenecek.
Bankacılar 3 yıl vadeli bu tahvillerin her zaman alınıp satılma şansı olduğunu, cazip yatırım aracı olduğunu, parası olanlar için iyi bir yatırım sayılabileceğini söylüyor.
Tabii ki Hazine'ye 1 milyar 890 milyon TL gelir sağlayacak bu tahviller ile hükümetin 2009 yılı ihtiyacı karşılanamaz. Bu bir başlangıçtır. Eski usulde Hazine bonosu ve tahvil satışları devam edecek.
Ankara'dan gelen haberlere göre hükümet IMF'den gelen dövizin bir bölümünü de bütçe giderlerinde kullanmakta israr ediyor. İçeride TL ile borçlanmanın güçleşmesi halinde dışarıdan döviz ile borçlanma da düşünülüyor… Açık anlatımı ile 2009 yılında hükümetin işi zor.
Bunları yazıyorum… Bunlar bilinsin ki, kimse hükümetten para bekleyişine girmesin…Vergiler inecek ümidine kapılmasın.
Gelire Endeksli Faizsiz Hazine Tahvilleri'nin en yüksek ve en düşük yıllık getirileri (Yıllık faiz yüzdeleri)
Gelire endeksli faizsiz hazine tahvillerinin en yüksek ve en düşük yıllık getirileri (Yıllık faiz yüzdeleri)
100 TL'nin yıllık getirisi
En yüksek En düşük
TL. TL.
2009 15.92 14.32
2010 16.56 14.92
2011 17.60 15.84
100 doların yıllık getirisi
En yüksek En düşük
Dolar Dolar
2009 6.28 5.97
2010 6.33 6.02
2011 6.62 6.29
gungoruras@superonline.com
İsrailli Hapoalim Millenium’u alıyor
Güngör Uras
Milliyet, 27.01.2009
İsrail’in en büyük bankası Bank Hapoalim 4 yıldır Türkiye’de bir “yatırım bankası” işletiyordu. Yatırım bankaları kredi verebiliyor ama mevduat toplayamıyor. Bank Hapoalim, satışa çıkarılan, Portekizlilere ait “Millenium Bank”ı satın almak üzere. Bank Millennium’un ise mevduat toplama hakkı var. Böylece İsrail’in en büyük bankası, Bank Pozitif‘in şube sayısını artırarak Türkiye’de mevduat toplayacak. Konuya yabancı olanlar için çok karışık bir iş. Ama basitleştirerek anlatayım. İsrail’in en büyük bankası Bank Hapoalim 1929 yılında “World Zionist Organization” (Dünya Siyonist Örgütü) tarafından kuruldu. ABD, Kanada, İsviçre, Lüksemburg, Güney Afrika ve de Cayman Adaları’nda şubeleri var. 1983 krizinde devletleştirildi. 1996 yılında, başında Ted Arison’un olduğu bir işadamları grubuna satıldı. Şimdilerde bankayı başında Shari Arison’un bulunduğu Arison Holding kontrol ediyor. Bank Hapoalim 2005 yılında Türkiye’de “yatırım bankası statüsüne sahip” (mevduat toplama yetkisi olmayan) “C Kredi ve Kalkınma Bankası”nı satın aldı. Bankanın ismini Bank Pozitif olarak değiştirdi. Bu bankanın halen 15 şubesi, 333 çalışanı var.
Sahibi devamlı değişiyor Bank Hapoalim’in satın aldığı banka, 1999 yılında “Toprak Yatırım Bankası” olarak kurulmuştu. 2001 yılında Fon’a devredildi. TMSF bankayı, ihaleyle, 2002 yılında Demirbank’ın eski sahibi Halit Cıngıllıoğlu’nun kızına ait C Faktoring firmasına sattı. Bankanın adı “C Kredi ve Kalkınma Bankası” oldu. 2005 yılında banka Bank Hapoalim’e satılınca ismi bir daha değişti. “Bank Pozitif” diye faaliyetini sürdürmeye başladı. Millennium Bank, 1985 yılında Portekiz’de “Banco Comercial Portegues (BCP)” adıyla kuruldu. Kısa sürede Portekiz’in en büyük bankası haline geldi. 2002 yılında ismi “Millennium Bank BCP” olarak değiştirildi. Halka açık sermaye yapısında büyük pay sahiplerinin en yüksek sermaye payları yüzde 7 dolayında. Portekiz’de 900 şubesi var. Portekiz dışında ABD, Çin, Angola, Yunanistan, Makao, Mozambik ve Türkiye’de faaliyet gösteriyor.
Kazanamayan yaşayamıyor Millennium BCP Türkiye pazarına 2003 yılında mevduat toplama hakkına sahip Sitebank’ı satın alarak girdi. Sitebank’ın geçmişi 1985 yılına uzanıyordu. Amerikan Chemical, Japon Mitsui bankalarının ve Enka’nın iştirakiyle kurulan banka 1996 yılında Yalçın Sürmeli’ye satılmıştı. Sürmeli, bankanın adını 1997 yılında Site Bank olarak değiştirdi. 16 şubeli bankaya krizde Fon el koydu. 2002 yılında TMSF’nin satışa çıkardığı bankayı Yunan Novabank satın aldı. Banka daha sonra Novabank’tan ortağı Millennium BCP’ye geçti. Satıştan sonra “Sitebank’ın ismi Bank Europa oldu. Banka büyük şehirlerde 18 şube açtı. 2006 yılında da Bank Europa ismi, “Millennium Bank A.Ş.” olarak değiştirildi. Yazının başında bu iki bankayla ilgili bilgilerin karışık olduğunu vurgularken ne demek istediğim umarım anlaşılmıştır.
Satışın krizle ilgisi yok Gelelim bugüne. Portekizli Millennium BCP neden satıyor? İsrailli Bank Hapoalim neden alıyor? Millennium Bank A.Ş. (maalesef) başarılı olamadı. Türk pazarına girmek için büyük paralar harcadı ama, bankacılığın en canlı döneminde, diğer bankalar alıp başını giderken yerinden kıpırdayamadı. Portekizliler, 6 yıl başarılı olamayan bankanın bundan sonra da başarılı olamayacağını görerek (fiyatların dibe vurduğunu bile bile) bankayı satmak istiyorlar. Açık anlatımıyla, satışın krizle ilgisi yok.
‘Fırsat bu fırsat’ diyerek... Bank Hapoalim, Türkiye pazarında büyümeye niyetli. Bunun için İsrailliler bu kriz döneminde, fırsat bu fırsattır diyerek Millennium Bank A.Ş.’yi (uygun fiyata) satın alarak mevduat toplama hakkına sahip olmak istiyorlar. Sonuç: (1) Günümüzde bankalar çok hızlı şekilde sahip değiştiriyor. Küreselleşme sonucu yerliler yabancılara satıyor. Yabancılar birbirine satıyor. (2) Günümüzde insanlar bankalara mevduat yatırır, bankalardan kredi alırken, sahibinin kim olduğuna bakmıyor. Bu sadece Türkiye’ye özgü bir gelişme değil.
guras@milliyet.com.tr 1月26日
Yaprak Dökümü
Mehmet Uğur Civelek
Dünya, 26.01.2009
Finansal piyasalarda, ocak ayının ikinci haftasından itibaren yaşanan eğilimlere baktığımızda yapay iyimserliğin maya tutmadığı dikkat çekiyor. Görünen o ki bugüne kadar uygulamaya giren kurtarma paketleri ile verilen garantiler normalleşme için yeterli olmamış; güven bunalımı azalmamış. Aralık ayı ortasında ve işlem hacimlerinin çok düşük olduğu koşullarda bilançoları daha az kötü göstermek amacıyla mali piyasalar manipüle edilmişti; doların diğer paralara karşı değer kaybetmesi riskten kaçma eğiliminin durulduğu şeklinde yorumlanmış ve sermaye piyasaları kısmen yukarı itilmişti. Daha sonra yeni kurtarma paketleri ile beklentilere katkı yaparak bu son eğilimlerin ömrü uzatılmaya ve hafızalardaki olumsuzluklar silinmeye çalışılmıştı. Fakat olmadı; bu son eğilimler geri tepti ve kabus geri döndü. Son on yılda yoğun bir şekilde kullanılan sürdürülemez eğilimler işe yaramadı.
Gelişmelere kısa vadeli ve oldukça dar bir açıdan bakanlar, bilinen yaklışımların neden işe yaramadığını ve bu krizi farklı kılan sebepleri anlayamazlar, anlatamazlar; belirsizlik ve kırılganlık artışını engelleyemez, güven bunalımının derinleşmesini önleyemezler. Siyasilerden sonra, finansçılar da geniş kesimler nezdinde itibarını tüketti ve güvenilmez damgasını yedi; hal böyle olunca kitle iletişim araçlarının da etkinliği kayboldu, günü kurtarma amaçlı yönlendirme girişimleri başarısızlığa mahkum olmaktan kurtulamadı. Ne olup bittiğini anlamak için uzun dönemli eğilimlere bakmak gerekiyor ve ancak o zaman neden çeyrek yüzyıldır yeni bir dünya düzeni arandığını ve bugünün sorunlarının neden çözümsüz olduğunu anlamak mümkün olabiliyor. Fakat gerçekleri konuşmak güvenilmez damgasını yiyenlerin işine gelmediği için bu açmazdan kurtulmak çok sancılı ve uzun sürecek gibi görünüyor.
İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana gelir dağılımı ve rekabet koşullarındaki evrime, üretim faktörlerinin hareketliliğinde yaşanan değişime, uluslararası ticaret hacmi ve sermaye hareketlerinde yaşanan farklılaşmaya ve uluslararası kurumların işlevselliğine baktığımızda gerçekleri daha iyi görebiliriz. Karşılaştırmalı üstünlük teorileri çerçevisinde serbest piyasa ve demokrasi diye başlayan sürecin, güçlülerin tamahsızlığı sayesinde nasıl bir ucubeye dönüştüğünü anlayabiliriz. Bu tabloyu yaratan yanlışlar, küresel düzeydeki yapısal sorun ve dengesizliklerin ilacı olamaz. Düşünün bir kez, gelir dağılımı daha da bozulacak, rekabet koşulları olumsuzlaşacak, sermaye hareketleri ve ticaret hacmi daralacak, uluslararası kurumlar mevcut sorunları çözmek yerine güçlüler lehine sessiz kalarak sıkıntıların büyümesini seyredecek ve bu koşullarda her şeyin kendiliğinden düzelmesi beklenecek!.. Bu tablonun yaratabileceği bir tek sonuç var; kamulaştırma eğilimleri de korumacı önlemlerin yaygınlaşması ve her toplumun öncelikle kendi başının çaresine bakmak zorunda kalması, görece güçlü olanların sahip olduğu gücü başkalarına karşı acımasızca kullanması...
Yukarıda ifade etmeye çalıştığım düşüncelerime siyasilerin, finançıların ve kendini herkesten üstün gören kolay kazanmaya alışmışların katılmasını beklemiyorum; hatta ısrarla tam aksini iddia etmeyi sürdüreceklerini biliyorum. Onların bu çabası sorun ve dengesizlikleri daha da ağırlaştırmak ve dünyamızı cehenneme çevirmekten başka bir işe yaramayacak. Devletlerin başta banka ve bazı önemli sektörlere sermaye aktararak ortak olmasını kamulaştırma olarak görmek istemeyecekler ancak çaresizlikleri nedeniyle makul bir açıklama da getiremeyecekler. Bazı güçlü ekonomilerin korumacı eğilimlerini maskelemek adına başlatacağı ticaret savaşlarını gerçekçi bir şekilde yorumlayamayacaklar. Fakat küresel ticaret hacmi ve sermaye hareketi daraldıkça yaşanacak sıkıntıları kimseye anlatamayacak ve insan içine çıkamaz hale gelecekler. Kendileri gibi düşünmeyenleri susturmaya çalışmak ise olumsuzluğun büyümesini engelleyemeyecek. Birkaç yıl içinde fazla bir şey düzelmeyecek, tam aksine verilen garanti ve kurtarma paketlerinin sosyal maliyeti koşulları iyice ağırlaştıracak...
İşin garibi bu uyarıları yapanlar felaket tellalı sayılacak, fakat kendi paçasını kurtarmak adına geniş kesimleri aldatarak şeytana uşaklık yapanlar iyi niyetli-itibarlı olacak! Belli ki dünya tersine dönmüş, kavramlar görünen anlamın aksini içermeye başlamış, geniş kesimlerin itibar ettiği her şeyin içi boşaltılmış, değerler tüketilmiş. Demokrasi ve serbest piyasa kavramlarının içi boşaltılmış, medeniyet kavramı barbarlığın anlamını temsil etmeye başlamış. Güçlülerin haklı, güçsüzlerin ise haksız sayıldığı cehennemi bir ortam yaratılmış. Kısacası insani değerler tümüyle tüketilmiş.
Şimdi sormak gerekiyor bu ortamı yaratanlar, aynı yaklaşımlarla kendi yarattıkları fakat kendilerini de kaptırdıkları bu kaostan çıkabilir mi? Evet dünya yuvarlak; sürekli batıya gittikçe doğuya varırsınız; fakat insanı değerler için durum farklı yanlışlar daha büyük yanlışlarla düzelmiyor. Mevsim sonbahar ve kış yaklaşıyor, yapraklar hızlanan bir şekilde dökülüyor; yanlışlardan çok sancılı bir şekilde arınacağımız bir döneme giriyoruz Marmara geriliyor
Milliyet, 26.01.2008
Uzmanlar, Marmara Denizi'nde önceki gün meydana gelen 4.2'lik depremin Marmara fay hattındaki hareketliliğin sinyali olduğunu söyledi.
Depremin merkezinin Marmara Denizi’nin batı kısmında Tekirdağ ve Marmara Adası arasındaki Batı Marmara çukuru diye adlandırılan bölgede meydana geldiğini belirten Kandilli Rasathane Müdürü Prof. Dr. Gülay Altay, depremin özellikle Tekirdağ, Şarköy, Marmara Ereğlisi, Marmara Adası’nda ve yakın çevresinde hissedildiğini söyledi Marmara Denizi'nde önceki akşam meydana gelen depremin ardından dün akşam saatlerine kadar 20'nin üzerinde artçı depremler meydana geldi.
Meydana gelen depremleri Doç Dr. Oğuz Gündoğdu sıradışı olurak yorumlarken, Prof. Dr. Ahmet Ercan, "Ana deprem için erken" dedi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü verilerine göre önceki akşam saat 17.58 sıralarında merkez üssü Marmara Denizi olan 7,8 kilometre derinlikte 4,2 büyüklüğünde deprem meydana geldi.
Deprem, Tekirdağ merkez ile Çorlu ve Şarköy ilçelerinde de hafif şekilde hissedildi. 4.2'lik depremin ardından dün de akşam saatlerine kadar 24 hafif şiddetli deprem meydana geldi. 2.5 ile 3.6 büyüklükleri arasındaki artçı şoklar Marmara Denizi'ne yakın yerleşim birimlerinde hissedildi. Marmara Denizi’ndeki her hareketin ciddiyetle ele alınması gerektiğine dikkat çeken Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Okan Tüysüz ise “Tekirdağ açıklarındaki sarsıntı olağan depremlerden biri ancak öncü gibi değil ama bir yerde beklenen büyük depremin bir sinyali niteliğinde olduğunu söyleyebiliriz. Burada eninde sonunda deprem olacak. Depreme karşı duyarsız olanlar için bu deprem bir uyarıdır” diye konuştu.
Krizde en büyük darbe hükümete
Güngör Uras
Milliyet, 26.01.2009
Krizden olumsuz etkilenenler hükümetin eline bakıyor. Kimileri vergi indirimi, kimileri doğrudan destek istiyor. Kısaca herkes hükümetten para istiyor. Ama almadan vermek sadece tanrıya mahsustur. Bir yerlerden alacak ki verebilsin. Şu anda hükümetin elinde para yok. 2008 16.3 milyar TL nakit açığıyla kapatıldı. 2009’da hükümetin vergi gelirleri düşüyor, özelleştirme geliri gibi vergi dışı gelirleri olamayacak. Tek çare borçlanmak. 2009’da bütçe açık verecek. Açığı kapatmak için hükümet içeriden borçlanacak. Dışarıdan da dolar olarak borçlanacak. Dolarları TL’ye çevirerek harcayacak.
Giderleri kısmak kolay değil Bütçe açığı ve borçlanma konuları gündeme geldiğinde, “Hükümet bütçe giderlerini kıssın” denilir. Sayın R.T. Erdoğan’ın anlatımı ile “Bekâra karı boşamak kolay gelir” ama kazın ayağı öyle değildir. Bizim bütçenin yüzde 25’i personel maaşlarına, yüzde 25’i faize gider. Kalır diğer yarısı. Sosyal güvenlik kurumları açıkları, mahalli idarelere yardım, hastanelere ilaç, röntgen, okullara defter kalem falan der iken, yatırım yapacak kadar bile para kalmaz. Kısılsa kısılsa ‘Devlet Büyükleri’ne alınacak Mercedes’lerin masrafı var. O da açığı kapamaz! 2007’de bütçe giderleri 204 milyar TL idi. 2008’de yüzde 10.7 oranında arttı. 225.9 milyar TL oldu. Hükümet 2009’da (para bulabilir ise) 262.1 milyar TL harcamak istiyor ama... Tekrarda yarar var para bulabilir ise...
Vergi toplamakta zorlanacak 2009’da hükümet 2008’de topladığı kadar vergi toplayamayacak. (1) Gelir ve kurumlar vergileri, 2008’deki kazançlara dayalı olarak hesaplanır. 2008’in son aylarındaki durgunluk ve de döviz kredileri kullananların, döviz fiyatındaki artışı zarar yazmaları sonucu gelir ve kurumlar vergileri tahsilatı düşecek. 2009’da ithalat azaldığı için ithal mallarından alınan vergi azalacak. İçeride talep düştüğü için, yatırım yapılamayacağı için ,otomobil satılamayacağı, benzin tüketimi azalacağı için KDV ve ÖTV gelirleri azalacak. Hükümet 2009 hesabını yaparken vergi gelirlerinin yüzde 20.2 artacağını, 202 milyar TL olacağını varsaymıştı. Halbuki görünen odur ki 2009’da 2008’de toplanan 168 milyar TL kadar da vergi toplanamaz.
Hesaplar altüst oldu Hükümet bütçe hazırlıklarına 2008 ortasında başladı. Bütçe TBMM’nde 2008’in sonunda kabul edildi. Bütçe hazırlıkları başladığında kriz ciddiye alınmıyordu. Bütçe oylandığında krizin boyutu bilinmiyordu. Bütçe gelirlerinde yüzde 19.1 artış beklendiği için, giderler de (bol kepçeden) yüzde 16 oranında artırılmıştı. Bütçe açığının küçüleceği tahmin edilmişti. Bu bütçeye göre hükümet harcamaları başlatsa, bir süre sonra parasız kalır. Sonuç: 2009 bütçesi açık verecek. Bu kaçınılamaz bir durumdur. Bu açığı kapatmak için de hükümet borçlanacak. Bilinmeli ki, hükümetten para bekleyenler ümidini kessin... Hükümetin dağıtacak parası yok. Hükümet vergileri kısmayacak. Hükümet özel fonlar oluşturarak dara düşenlere yardım edemeyecek. İşte onun için hükümetin sesi çıkmıyor. Millet “Hani paket? Hani paket?” diyerek bekleşirken, hükümetten çıt çıkmıyor. Çünkü paket demek ya vergi indirimidir. Ya para dağıtmaktır.
guras@milliyet.com.tr 1月25日
Hükümet ekonomide kumar mı oynuyor?
Osman Ulagay
Milliyet, 25.01.2009
Türkiye’de ekonominin ve halkın sıkıntıları giderek artarken, iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetinin bu olumsuz gidişatı yeterince ciddiye almayan bir tavır içinde olduğu izlenimi yaygın. Hükümet yetkilileriyle ve ekonomi yönetimiyle teması olanlardan edindiğim izlenim de bu yönde. Kimilerine göre bu görüntü aldatıcı. Onlara bakarsanız, AKP hükümeti ekonomideki gelişmeleri bilinçli ve serinkanlı bir biçimde izliyor; panik yaratmadan ve tantana yapmadan, krizin etkilerinin hafifletilmesi için gerekli olan önlemleri alıyor. Ayrıca hükümetin IMF ile sıkı bir pazarlık yaptığını da hatırlatıyor bu görüşü savunanlar. Anlaşma sağlandığında IMF bize, bugüne kadar dillendirilenlerin de üzerinde bir para verecek, böylece piyasalar rahatlayacak ve kriz ortamından çıkılacak. Petrol ve diğer temel madde fiyatlarındaki düşüşün enflasyonu aşağı çekerek faizlerin hızlı biçimde inmesine olanak sağlamasının da bu çıkışa katkıda bulunacağı ileri sürülüyor.
Bir taşla iki kuş mu? Kimilerine göre ise gerçek bunun tam tersi. AKP hükümeti, şu dönemde önceliği ekonomiye değil siyasete verdiği için, ekonomideki krizin derinleşmesini önleyecek adımları atmıyor, IMF ile anlaşmayı geciktiriyor ve durumun kötüye gitmesini seyrediyor. Küresel krizi hafife alan hükümet ekonomiyle kumar oynuyor. Yerel seçimi istediği gibi sonuçlandırdıktan sonra ekonomiye yönelmeyi düşünüyor ama o zaman da iş işten geçmiş olacak. Bu ikinci görüşü, komplo senaryolarına meraklı olanların ilgisini çekecek biçimde geliştirenler de var. Onlara göre, AKP hükümeti aslında ülkenin tek hâkimi haline gelmek için ekonomiyle kumar oynamayı göze alıyor. AKP için önemli olan şey, yerel seçimlerde istediği sonucu alıp iktidarını sağlamlaştırmak. Ekonomide geçici bir krizin yaşanması da onun için sorun değil, fırsat. “Krizi fırsata çevirme” lafı da bu noktada anlam kazanıyor. Kriz derinleşince batan batacak ve AKP hükümeti devletin olanaklarını da kullanarak kendine yakın gördüğü iş adamlarının önünü açacak. Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olacak.
Ekonomi dayanır mı? Bu senaryoların gerçeğe yakınlık derecesini bilmiyorum ama küresel krizin her ülke için çok boyutlu tehditler yarattığı bir ortamda, ekonomiyle kumar oynamaya kalkışmanın büyük bir macera olduğu ortada. Bu ortamda toplumu ve piyasaları yanlış yönlendirmenin ve gerekli önlemleri zamanında almamanın çok ciddi bir maliyeti olabiliyor. Bir kez ülkede güven bunalımı doğduktan, yatırımlar durduktan, ekonominin çarkları durma noktasına geldikten, işsizlik patladıktan sonra gerekli önlemleri alsanız da ekonominin harekete geçmesi kolay olmuyor. 2009’da dünya ticaretinin 27 yıldır ilk defa daralmaya başlaması, TL ile birlikte başka ülke paralarının da değer kaybetmesi, Türkiye gibi ‘Yükselen Pazar’ ülkelerine sermaye akışında büyük bir düşüş beklenmesi, hep krizden çıkışı zorlaştıran faktörler. AKP yönetimi acaba bütün bunların farkında mı?
TÜSİAD neden tepkili? Hafta içinde yapılan TÜSİAD Genel Kurulu’nda Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç ile Yönetim Kurulu Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ tarafından dile getirilen eleştiriler de yukarıda çizdiğimiz tablo içinde anlam kazanıyor. Acaba diyorum AKP hükümeti: - “Kriz bizi teğet geçecek” diyeceğine, küresel krizin ekonomimiz üzerindeki olası etkileri konusunda gerçekçi bir yol haritası çizip toplumu ve iş alemini doğru bilgilendirseydi, - Gecikmenin maliyetini görüp IMF ile erken bir tarihte anlaşma yoluna gitseydi, - IMF ile gerçekçi hedefler belirleyip bu hedeflere varmak için bütünsel bir program açıklasaydı, - Kendi siyasi hesaplarını ekonominin geleceği için gerekli olan adımların önüne geçirmeseydi, - Siyasi tavrıyla ve söylemiyle ülkede gerilimi artıracağına güveni artırabilseydi ne olurdu? - Ülkedeki ve iş dünyasındaki güven kaybı bu boyutlarda olur muydu? - Ekonomik aktivite böylesine hızlı biçimde düşer ve ekonomi durma noktasına gelir miydi? - Özel sektör firmaları önünü göremez hale gelir miydi? - Ve TÜSİAD böyle bir tepki verir miydi?
oulagay@milliyet.com.tr 1月23日 Yeni bir küresel iflas dalgası mı
Eyüp Can
Referans, 23.01.2009 Son günlerde iş dünyasında kiminle konuşsam aynı kaygıyı dile getiriyordu.
Nihayet dün TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç 39. genel kurul toplantısında iş dünyasının ortak kaygısını çok açık bir biçimde ifade etti.
"İş dünyasında en çok tartışılan konular arasında 2009'un ilk çeyreği bitmeden yeni bir küresel iflas dalgasının gelip gelmeyeceği yer alıyor" dedi.
Ve arkasından böyle bir ortamda hükümetin daha çok düşünmesi ve toplumun değişik kesimleriyle daha çok görüş alışverişinde bulunmasının şart olduğunu dile getirdi.
Umarım Koç’un AK Parti hükümetinin ekonomi politikalarına ilişkin bence yerinde tespit ve eleştirilerinden dolayı hükümet ve iş dünyası arasında yeni bir polemik çıkmaz. Çünkü eleştirilerinin amacı gerçekten de iş dünyasını epeydir tedirgin eden global ekonomik krize karşı yeterli tedbirlerin -en azından bundan sonra- alınmasını sağlamak.
Biliyorum Başbakan Tayyip Erdoğan iş dünyasının hükümetin kriz yönetimine ilişkin eleştirilerine katılmıyor. Arada apaçık bir değerlendirme farkı var.
Zaten Türkiye’de global ekonomik krizin hiç gereği yokken bir güven krizine dönüşmesinin sebebi de bu.
İş dünyası "Bu kriz bildiğimiz krizler gibi değil dalga dalga üstümüze geliyor, tedbir alalım" derken Erdoğan’ın ısrarla "teğet geçecek" söylemi tutturması hükümetle iş dünyası arasında çok ciddi bir makas açıklığına sebep oldu.
Son beş yıldır birçok konuda hükümetin ekonomi politikalarına destek veren iş dünyası bir anda kendisini birçok konuda hükümetle polemik halinde buldu.
Bu yüzden Mustafa Koç’un dünkü çıkışı yeni bir polemiğe kapı aralarsa hiç şaşmamak gerek. Bakın ne diyor Koç: “Bildiğiniz gibi, hükümet krizle ilk ilişkisini onun varlığını reddederek kurdu. Piyasaların güven sorununu ortadan kaldıracak güçlü önlem paketleri oluşturmak yerine dağınık tekil önlemler almayı ve IMF anlaşmasını da mümkün olduğu kadar geciktirmeyi tercih etti."
Bu tespitin son dönemde giderek duygusallaşan ve hemen her şeye kızarak tepki veren Erdoğan’ı fazlasıyla kızdıracağını bilmek için kâhin olmaya gerek yok.
İyi ama elinizi vicdanınıza koyun; haksız mı eleştirisinde Koç.
Yazın alt alta eylül ayından bu yana bizzat Başbakan Erdoğan’ın "teğet geçecek, hamdolsun, tedbir almak için illa cilalı paket mi yapmak lazım, IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız vb" sözlerini.
Eleştiri ve tespitlerin devamı var: "Finansal açıdan dayanıklı olduğumuzu ilan ederken reel sektörün içine düştüğü sıkıntıyı tüm belirtilerine rağmen göremedi. Şimdi tüketici güven endeksi en düşük, işsizlik ise en yüksek seviyede. Üretim çok gerilediği için cari açık nispeten küçülecek ama finansmanı eskisinden çok daha zor olacak. Üstelik özel sektörün döviz borçları yüksek bir seviyede. 2001 krizinde iç piyasada yaşanan daralmayı en azından bazı sektörlerde ihracat ile kısmen telafi etmek mümkün olabilmişti. Bugün ise tüm dünya pazarlarında eşzamanlı bir daralma olduğu için 2001 krizinin aksine ihracatta şok bir düşüşle yüz yüze kalınacağı da maalesef önümüzde duran bir başka gerçek.”
Var mı iş dünyasında Koç’un bu tespitlerine katılmayacak bir Allah’ın kulu?
Bir ekonomi gazetesi yöneticisi olarak ben görmedim. Haa, birçoğu kamuoyu önünde bu kadar açık konuşmuyor ama özel sohbetlerde anlatılanlar çok daha şiddetli.
Ayrıca Mustafa Koç iç dinamikler ve zamanlamaya da haklı olarak dikkat çekiyor: “Türkiye ekonomisi yapısal sorunları nedeniyle krizin etkileri ortaya çıkmadan yavaşlamaya başlamıştı. Dolayısıyla her şeyi sabit bırakıp krizin etkilerini bertaraf ettiğinizde ekonominin Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yüzde 7-8'lik büyüme oranlarını tekrar yakalayamayacağı aşikâr. Bu yüzden krizin yarattığı tahribatı gidermeye çalışırken ekonomiyi yeniden yapılandıracak reformlara odaklanmak en doğru davranış biçimidir. Burada da zamanlama reformların içeriği kadar önemlidir. Kapsamlı bir aksiyon planı çerçevesinde ekonomik, siyasal, sosyal ve diplomatik çözümleri oluşturmak için yerel seçimlerin geçmesini beklemek, telafisi olmayan kayıplar yaşamamıza neden olabilir.”
Şimdi tekrar başa dönüyor ve bu eleştirileri iş dünyasının bir süredir taşıdığı kaygıyla birlikte okumanızı öneriyorum.
"2009'un ilk çeyreği bitmeden yeni bir küresel iflas dalgası gelir mi?"
Kimse kâhin değil.
Bu sorunun cevabını hiç kimse bilmiyor. Fakat bu yönde çok ciddi sinyaller var. Daha da önemlisi, çok açık bir biçimde bildiğimiz bir şey var: Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de iş dünyası, ciddi ciddi bu ihtimalin kaygısını taşıyor.
Hükümete düşen; iş dünyası ile yeni polemiklere girmek değil, bu kaygıyı giderici tedbirler almak olmalı.
1月22日 Başbakan ekonomiyi gündemine almıyor
Erdal Sağlam
Hürriyet, 22.01.2009 BAŞBAKAN’ın yaklaşık 3 ay önce "dibini gördük" dediği kriz, yeni boyutlar kazanarak derinleşmeye devam ediyor. ABD’den, İngiltere başta olmak üzere Avrupa’dan gelen haberler şimdi de, bazı ülke ekonomilerinden bile daha büyük bankaların durumunun ağırlaştığını, devletleştirmelerin giderek yayıldığını gösteriyor.
Bu da yetmiyor, derinleşen durgunluk nedeniyle, mevduat toplayan dev bankaların bile bu yıl sonlarına doğru zor duruma düşebilecekleri konuşuluyor.
ABD’nin yeni Başkanı Barack Obama, görevi devralırken yaptığı konuşmada işlerin daha da kötüleşeceğinin işaretlerini verirken, ayağının tozuyla ekonomiyi canlandırma paketleri üzerine çalışmaya başladı.
Yani tüm dünyanın gündeminin ilk sırasında ekonomi var.
Buna karşılık Türkiye’nin gündemi ortada. Hálá bir davadan yola çıkılarak devlet kurumları arasındaki çatışmadan, bunu çatışmayı yumuşatmak için yapılan zirvelerden söz ediyoruz.
Ekonomiyle ilgili olarak Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in zor duruma düşen sektör yetkilileri ile yaptığı görüşmeler, bir de IMF heyeti ile yapılan müzakereleri biliyoruz. Bu arada Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan da, parça parça ucuz KOBİ kredileri açıklıyor.
Dünyada kriz derinleşiyor, tüm ülke liderlerinin gündeminin ilk sırasında ekonomi var ama bizim Başbakanımız tüm dünyada dolaşıp, Filistin Devlet Başkanı’yla bile ters düşme pahasına, Hamas’ın savunucuğunu yapmakla meşgul....
Artık hükümetin bilerek ekonomiyi konuşmaktan kaçındığını düşünmeye başladım. Elbette Ergenekon’la ilgili ortalığı karıştıran gelişmelerin bilerek ekonomik sıkıntıyı örtmek için ortaya atıldığını söylemek, abartılı bir yorum olacaktır. Ama gelişmeler de ortada.
İşsizlik hızla artıyor, batık krediler hızla çoğalıyor, kaynak sıkıntısı giderek büyüyor ama hükümet bu konuları konuşmak yerine başka şeylerle meşgul.
Hálá ekonomiyle ilgili bazı bakanlar, görüştükleri insanlara "Merak etmeyin marttan itibaren dünya düzelir bizde de düzelir" diyebiliyorlar... Yani işin ciddiyetinin hálá farkında değiller.
1 DOLAR 2 TL OLUR MU
Hükümetin ekonomik sıkıntıların ne kadar büyük olduğunun farkında olmadığının en önemli göstergesi, bence IMF’yle hálá anlaşma sağlanamamış olması.
Bir hatırlayın; Türkiye eski anlaşmanın sona erdiği 2008 Nisan ayından, hatta daha öncesinden başlayan bir yeni anlaşma süreci yaşıyor. Yani biz 1 yıldır IMF ile yeni bir anlaşma yapmaya çalışıyoruz ama hálá anlaşma sağlamış değiliz.
Bu arada Merkez Bankası sanki IMF ile anlaşmayı imzalamışız gibi yüksek oranlı, şok faiz indirimleri yaptı ve kurlarda baskı ortamının zeminini hazırladı. Yılbaşından bu yana, dolar karşısında TL’nin değer kaybı yüzde 10’lara vardı. Kurlar hálá yükselmeye devam ediyor, dolar kuru için daha önce "1 dolar 1 TL olur mu?" tartışmaları yapılırken, son günlerde tartışma "1 dolar 2 TL olur mu?"ya dönmüş durumda...
Ve böyle bir dönemde, 1 yıldır yaptığınız IMF ile yeni anlaşma yapılması görüşmelerine hálá devam ediyoruz. Böyle bir ciddiyetsizlik olabilir mi?
Sürekli toplantılar yapılıyor ama ortada bir sonuç yok. Sonuç için Başbakan Tayyip Erdoğan’ın "Hadi artık gelin bir şeyler yapalım" demesi lazım ama demiyor.
Bu arada bütçe rakamları çıktı, kötüleşmenin iyice belirginleştiğini gören piyasaların morali daha da bozuldu. Özellikle büyümede yaşanan büyük gerileme nedeniyle önümüzdeki dönem gelirler açısından büyük sorunlar yaşanacağı ortada. Bununla birlikte yatırım harcamaları artıyor. Yani, "Daralma nedeniyle parasal bir gevşeme zaten yaşanıyor ama bunu mali gevşeme izlerse halimiz kötü olacak" diye endişe edilmeye başladı.
Hükümet, daha doğrusu Başbakan ise hálá gündemine ekonomiyi almış değil...
esaglam@hurriyet.com.tr
Sen...
Bekir Coşkun
Hürriyet, 22.01.2009 SEN o gaziyi tanımazsın...
Aklına geleni "kucaklamaktan" söz etsen de, senin oportünist kafan onu ne tanımaya yeter, ne anlamaya...
Sen bilemezsin...
(.........)
Önceki gün onları, gururu uğruna ölen arkadaşlarının cenazesinin peşinden gitmek isterken, tekerlekli sandalyelerin üzerinde gördüm.
Hepsi gençti...
Yaşamlarının en güzel günlerinin başlangıcında, vücutlarının yarısını ıssız dağlarda bırakıp gelmişlerdi...
Canlarının tümünü veren arkadaşlarından farklı olarak, onların acısı başlamıştı, ama asla bitmeyecekti...
Suyu görüp avuçlayamamak, ağacı görüp ulaşamayarak, yolu görüp yürüyememek, çocukları sevip oynayamamak, sevgiliyi görüp okşayamamak gibi bitmek tükenmek bilmeyen bir hüznün mahkûmuydu onlar...
Yaşamları süren, ama hayatları ölmüş gaziler...
Niçin?..
Türkiye rahat uyusun diye...
*
Şimdi sen, onların uğruna her şeylerini verdikleri tüm değerleri bir bir yıkmaktasın...
Anlıyorum seni..
Onların yüceliği seni rahatsız ediyor...
Ezmek, etkisizleştirmek, silmek istiyorsun onların bitmiş hayatlarının üzerinde bulut bulut kümelenmiş toplumsal güveni ve ulusal sevgiyi...
Çünkü "hattı müdafaa"nın, aynı zamanda "sathı müdafaa" olduğunu bal gibi biliyorsun...
Bu yüzdendir...
Onlara karşı kinin var ve saygısızsın...
*
O, dağlarda çocuklarımız özgür büyüsün, yaşlılarımız rahat uyusun diye kurşun yerken, gazetelerde hep senin avanta-beleş-yağma-hırsızlık haberlerin vardı...
Ne o dağlara giden çocukların oldu, ne aklın kaldı sınır boylarında...
Senin dünyanda, onların uğruna vücutlarının yarısını, hayatlarının tamamını verdikleri onur-şeref yok...
O mağrur kimlik...
O gurur...
Sende olmadı-olmayacak...
Sen bilmezsin...
bcoskun@hurriyet.com.tr
Krizde nasıl beslenmeli? 10 altın öneri
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu
Hürriyet, 22.01.2009
Ekonomik imkânların daralması ve stres yükünün artması krizin en önemli sonuçları ve bundan ister istemez sağlığımız da etkilenecek.
Kriz önce beslenmemizi etkiliyor. Ekonomik şartlar herkesi ucuz besinlere yöneltiyor. Artan stres düzeyi ise yeme bozukluklarına yol açıyor, yemeyi içmeyi artırıyor. Kısacası kriz ucuz yiyecekleri ön plana çıkarıyor ve kilo aldırıyor. Bir okurumuz “Hocam kriz dönemindeyiz. Nasıl bir beslenme planı yapmamızı önerirsiniz?” diye sormuş. İşte kriz döneminde işinize yarayacak bazı beslenme stratejileri.
ÖNERİ 1: NAR, ELMA VE HAVUÇ Kriz dönemlerinde sebze tüketiminde tam bir patlama yaşanıyor. Sebze ve meyvelerin tazelerini tüketmeye, hormonsuz, katkısız olanlarını satın almaya çalışın. Çiğ yenilen sebzelerin vitamin ve mineral bakımından daha etkili olduğunu unutmayın. Taze sebze ve meyveler yemeye bakın. Ispanak, lahana, karnabahar, domates, biber, kereviz, havuç, salatalık ve yer elması kriz döneminin de favori sebzeleri. Bunlara soğanı, sarımsağı da eklemeyi ihmal etmeyin. Meyvelere gelince. Nar, elma, portakal, mandalina, greyfurt her kış olduğu gibi bu yıl da birinciliği kaptırmıyor. Patatesin sakinleştirici etkisi var. Haşlanmış ya da közlenmiş patatesten iyi bir stres savar olabilir.
ÖNERİ 2: ÇORBADAN ŞAŞMAYIN! Beslenmenizi mümkün olduğu kadar çeşitlendirin. Farklı yiyecek ve içeceklerle değişik kombinasyonlar yapın. Tahıl, bakliyat, süt ve et grubu yiyeceklerden, meyve ve sebzelerden değişik yemekler, salatalar ve özellikle de çorbalar hazırlayın. Çorbalar kriz dönemlerinin favori yemekleri. Hazırlanmaları kolay. Maliyetleri ucuz. Besleyici değerleri yüksek. Özellikle sebze çorbaları çok ucuz ve sağlıklı seçimler. Hazır çorbalardan uzak durun. tuz oranları yüksek, yağ içerikleri fazla, fiyatları pahalı. Fazla yağlı yiyeceklerden uzak durun. Özellikle doymuş yağları (iç yağı, kuyruk yağı, margarinler) azaltın. Süt ve süt ürünlerinin yağ oranları düşük olanlarını satın alın. Yoğurt krizde de mükemmel bir seçim. Süt ürünlerinin en değerlisi olan bu sağlıklı besinden krizde daha sık yararlanın.
ÖNERİ 3: AKŞAM YEMEĞİNİZİ HAFİFLETİN Krizde akşamları daha hafif yiyin. Daha iyi uyursunuz. Ayrıca akşam yemeklerinde protein yüklenmeyin. Proteinin de fazlası zarar verebiliyor. Özellikle akşam yemeklerinde fazla miktarda proteinli şeyler yemek (et, balık, süt ürünleri) gece boyunca vücudu çalıştırıyor. Siz uyurken metabolizmanız yüksek hızda çalıştığından sabah yorgunlukları ortaya çıkıyor. Ayrıca yüksek proteinli bir beslenme kadınlarda osteoporozu hızlandırıyor. Protein kaynaklarının yalnızca hayvansal olmadığını, bakliyat grubu yiyeceklerde de bitkisel proteinlerin bulunduğunu unutmayın. Benim önerim hayvansal ve bitkisel proteinleri birlikte tüketmeniz, bakliyatı ihmal etmemenizdir. Etli nohut, etli kuru fasulye, kıymalı bezelye gibi yiyecekler mükemmel seçimler olabilir.
ÖNERİ 4: BULGUR PİLAVI: MÜKEMMEL BİR SEÇİM! Sebze ve meyveler iyi birer karbonhidrat kaynağıdır ama tahıl ve bakliyattan da bol miktarda karbonhidrat kazanırsınız. Özellikle tahılları tam olarak tüketmeye çalışın. İşlenmemiş, kepeği, kabuğu ayrılmamış tam tahıllı yiyecekler kan şekerinde ciddi bir dalgalanmaya yol açmıyor. Kilo almayı önlediği gibi, kilo vermeyi de kolaylaştırıyor. Özellikle bulgur bu yılın gözde besinleri arasında. Dünyanın en ünlü tıp merkezi Mayo Clinic’de bulguru sağlığa en yararlı 10 gıdadan biri ilan etti. Karbonhidrat tüketirken dikkat edeceğiniz en önemli nokta şekerden uzak durmak. Çok tatlı meyvelere fazla itibar etmeyin. Özellikle beyaz şekere mümkün olduğu kadar elinizi sürmeyin.
ÖNERİ 5: BU YILI BALIK YILI YAPIN Önemli bir önerimiz daha var. Bu yılı “balık yılı” ilan edin. İmkân buldukça ucuzu, pahalısı, hamsisi, kalkanı demeyin, balık yiyin. Balık yalnızca bedene değil, akla da iyi geliyor. Hamsi için -fakir gıdası değil, fikir gıdasıdır- diyen balıkçılarımız haklı çıkıyor. Hamsi, istavrit ucuz ama çok değerli besinler. Balıktaki omega-3 yağlarından biri olan DHA, özellikle çocukların zihnini geliştiriyor, yaşlıların bunamasını geciktiriyor. DHA’nın depresyona engel olduğu da biliniyor. EPA adı verilen Omega-3 yağı ise pıhtılaşma riskini azaltıyor, damar sertliğini önlüyor.
KOLESTEROLÜ SINIRLAYIN
Türk Kardiyoloji Derneği’ni dinleyin, kolesterol zengini yiyeceklere fazla itibar etmeyin. Yumurtayı, sakatat grubu besinleri (iç organlar) ve diğer kolesterol zengini yiyecekleri kolesterol sorununuz, kalp probleminiz olmasa bile kararında tüketin. Hayvan iç organlarından, bol yağlı kırmızı etlerden, derisi kanadı bol yerlerinden, iç ve kuyruk yağının fazlasından uzak durmanızda da yarar var.
TUZU AZALTIN
Hipertansiyon hastası olmasanız bile tuzu azaltın. Tuz yalnız kan basıncını yükselttiği için değil, daha birçok nedenle sağlığa zararlı yiyecekler arasında çoktan yerini aldı. Un gibi, şeker gibi, tuz da “tehlikeli beyazlar” arasında sayılıyor. Yeni yılda öğün atlamamaya ve özellikle kahvaltılarınızı ciddiye almaya, sık sık ve az az yemeye, bol su içmeye özen gösterin. Alışveriş yaparken sağlığınıza yatırım yaptığınızı unutmayın, paraya biraz kıyın! Sepetinize bir şey koymadan önce bunun sadece cüzdanınıza değil, size de zarar verip vermeyeceğini iyi düşünün.
ETİKETLERE DİKKAT
Satın aldığınız yiyeceklerin sadece fiyatlarını değil, etiketlerini de dikkatle inceleyin. İçeriklerini kontrol edin. Katkı maddesi, renklendiricisi, boyası, foyası çok besinlerden uzak durun. Trans yağ içeren ürünleri, mono sodyum glutomat ihtiva eden yiyecekleri ve içecekleri (çorbalar dâhil) satın almadan önce iyice düşünün. Unutmayın! Etiketler hem fiyatlar hem de içerikleri anlamanız yönünden çok önemli.
YEMEKTEN KEYİF ALIN
Yemeklerinizi sağlıklı yağlarla pişirip pişirmediğinize, mutfakta kullandığınız kapların güvenli olup olmadığına, pişirme tekniklerine de özen gösterin. Kızartma yerine haşlama veya buğulamaya öncelik verin. Izgaralarınızı yoğun ateşte pişirmeyin, yakmayın.
RUHUNUZU DA BESLEYİN
Krizde beslerken özen göstereceğiniz yalnız bedeniniz değil, ruhunuz da olmalıdır. Kriz dönemlerinde ruhsal gelgitler endişe, korku, telaş, güvensizlik gibi istenmeyen ruhsal haller sıklaşıyor. Böyle dönemlerde dostluk, arkadaşlık ilişkilerini sıklaştırmak, maneviyatı güçlendirmek gerekiyor. Ruhu beslemede iyimser yaklaşımın, olumlu bakışın, güzel düşüncelerin, dostlar ve arkadaşlarla paylaşılan güzel anların önemli yararları oluyor. Mümkün olduğu kadar çoğalmaya, kalabalıklaşmaya ve sosyalleşmeye çalışmak gerekiyor.
Japanese Housewives Desperate After Currency Scheme Collapses
By Masatsugu Horie
The Bloomberg, Jan 22, 2009
Allied LLC, an Osaka-based asset manager, is under investigation on suspicion it bilked Japanese investors, mostly housewives, using a currency trading fund, a police official said.
Investigators said a woman they declined to name who ran Allied seminars has disappeared after getting 300 people to invest 2.4 billion yen ($26.57 million) in the fund. The company stopped paying dividends in November last year.
“Allied was raided on Jan. 15 on suspicion of running a business without a license in violation of the Financial Products Trading Law,” said Kiyotaka Kawamura, a police investigator in Kochi prefecture, on the western island of Shikoku. The police confiscated computers and documents. No arrests have been made, he said. Allied’s phone number was disconnected when called by Bloomberg News.
Officials handling complaints from investors say Allied, which promised risk-free returns of as much as 5 percent a month, may have operated as a Ponzi scheme, in which early investors are paid with money received from new ones. While the scale of the suspected fraud is small compared with the $50 billion scam New York-based Bernard Madoff has allegedly admitted to running, it taints a market that was growing as low interest rates limit fixed income returns.
“We’ve had 37 victims come in seeking help,” said Yuriko Asai, deputy head of the Kochi Prefecture Consumer Center, adding that more than half of them were women.
“There are people who lost 20 million yen and some who lost all their financial assets,” Asai said. She said investors were told they would receive a finder’s fee for introducing new clients.
“Those who got in early probably weren’t hit that badly, but those who got in late were hurt,” she said.
Mrs. Watanabe
Currency trading emerged in recent years as an outlet for thrifty housewives in Japan, whom traders came to refer to as “Mrs. Watanabes,” looking to make extra money.
They specialized in carry trades, where investors get funds in countries with low borrowing costs and buy assets in countries with higher rates, earning the spread between the two. The risk is that currency moves erase those profits.
So-called margin trading of currencies in Japan using borrowed funds rose 141 percent in the July-September quarter to a record 446 trillion yen, figures from the Financial Futures Association of Japan showed in November.
The Osaka incident highlights a gap in Japan between demand for new financial instruments and knowledge of how they work.
“There’s a limit to what the police can do, so people need to be aware of risks when they invest,” said Yoshiki Aragaki, an official at the Financial Services Agency’s Securities Business Division. “There’s no investment that can only earn money, and yet we see so many victims.”
Victims
Allied’s head office, overlooking the Kyocera Dome baseball stadium from the 31st floor of the Kokusai Building, is now empty, save for a desk and a calendar on the wall showing January 2008.
“We haven’t been able to make contact, so it’s a problem,” said Tatsuhiro Matsumoto, an official in the Tokyo branch of Regus Plc, which manages the office space used by Allied.
Allied operated between June 2007 and November 2008, with an office in Kochi Prefecture, on the western island of Shikoku, in addition to the one in Osaka, and a third of the victims were in Shikoku, said Kawamura of the Kochi police.
Meantime, Asai at the Kochi Prefecture Consumer Center continues to deal with the damage.
“Some of them were in tears as they worried about how they would make ends meet,” she said.
To contact the reporter on this story: Masatsugu Horie in Osaka at mhorie3@bloomberg.net
1月21日 "Ahırdaki İnek!"
Alaattin Aktaş
Dünya, 21.01.2009
Gazeteci dostlarım Hatice Aydoğdu ve Nurhan Yönezer 2007 yılında "Krizin Sözlü Tarihi" adlı harika bir kitap yazdılar. Kitapta, Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri sırasında görevde olan bazı siyasetçiler ile kilit noktalardaki ekonomi bürokratlarının gözlemleri, deneyimleri aktarılıyor. Türkiye'nin adım adım nasıl krize sürüklendiğini görmek, o günleri yeniden yaşamak ve bugün neler olduğunu tahmin edebilmek için tekrar tekrar gözden geçirilmesi, okunması gereken bir kitap.
"Krizin Sözlü Tarihi"nde görüşlerine başvurulan bürokratlardan olan dönemin Ziraat Bankası Genel Müdürü Osman Tunaboylu'nun aktardığı harika bir anekdot var.
"...Bu iki krizin (Kasım 2000 ve Şubat 2001) sebeplerini araştırmaya kalkarsak aslında 10-15 yıl geriye gitmemiz lazım. Bana göre bu işin miladı, 1989 yılında Türkiye'nin sermaye hareketlerini serbest bırakmasıdır. Türkiye o yıl, Batı'nın gazına gelerek, önü arkası düşünülmeden, hesabı, kitabı, hazırlığı yapılmadan, 'Paramız konvertibl oldu, büyük devlet oluyoruz' diye sermaye hareketlerine açılmıştır. O günden beri de kriz üstüne kriz yaşıyoruz. İlk kriz, 1994 krizidir. 1990 ile 1993 arasında İsviçre'de Ekonomi Ticaret Başmüşaviri idim, orada duymuştum. Sermaye hareketlerini açan ülkeler için, 'Ahıra bir inek daha bağlandı. Sütü bitene kadar sağılır, sonra sıra etine gelir' diye söylenirmiş. Bunu, Türkiye'den gelip giden arkadaşlara, bankacılara anlattım, gülüp geçtiler. Gülüp geçmekte haksız da sayılmazlardı. 1994 krizine kadar her şey o kadar güzeldi ki! Dışarıdan gelen sıcak parayla borsa sürekli çıkıyor, kur düşük, faiz yüksek, herkes para kazanıyordu. Dışarıdan bol para geldiği için bankalar mevduat sahibinin yüzüne bile bakmıyordu..."
1989 yılında kısa vadeli sermaye hareketlerine serbesti getiren 32 sayılı kararın "nimetleri" yalnızca 1994'e kadar görülmedi tabii ki. Bu karar, asıl "yararı"nı 2002'den sonra gösterdi. 2001 kriziyle birlikte bir anda yüzde 100 kadar artan döviz kurları sayesinde daha önce Türkiye'ye getirilen 1 doların karşılığı örneğin 1 lira iken, artık 2 lira ele geçiyordu, faiz de krizden çıkacağız diye çok artırılmıştı. Bundan daha kazançlı ne olabilirdi ki.
Faiz dışı fazla verip borç bakiyesini azaltmak ve sütün kendimize kalmasını sağlamak için epeyce çaba gösteriyormuş gibiydik, ama bu yetmiyordu. Her ne kadar maliye politikası yönünden işi sıkı tutuyor gibi görünüyorsak da, ne vergiyi tabana yayabiliyor, yani klasik deyimle kümesteki kazları daha az yolmanın yollarını arıyor ve bulabiliyor, ne de dolaylı vergilere yüklenmekten vazgeçebiliyorduk. Sonuçta ineği besliyor, sütünü yabancıların içmesine engel olamıyorduk.
Aslında bir yandan da mutluyduk, bu durumdan pek de şikayetçi değildik. Çünkü bu sayede enflasyon düşüyordu. Çelişkiye düştüğümüz zamanlar da yok değildi. Eleştiri oklarının hedefindeki Merkez Bankası'nı, faizleri yüksek tutarak kurların düşük kalmasına yol açtığı gerekçesiyle; hükümet olarak işadamlarına, işadamları olarak hükümete şikayet ediyorduk. Merkez Bankası da sürekli "Benim kuru düşük tutmak gibi bir politikam yok, bu enflasyonla mücadele için belirlenen faizdir" diye kendini savunmaya çalışıyordu.
Merkez Bankası, geçen hafta tüm tahminlerin üstünde bir indirimle faizi yüzde 13'e çekiverdi. Bu, dünyadaki eğilimle paralellik gösteren bir adımdı. Tüm ülkeler faiz düşürüyordu, çünkü artık tek dert ekonominin daha fazla yara almasını önlemekti, enflasyon öncelikli hedef olmaktan çoktan çıkmıştı.
Peki, yüzde 13, Türkiye için hedefleri zorlayıcı, çok düşük bir faiz mi, yoksa aşağı doğru daha da marjımız var mı? Bu sorunun yanıtı herhalde yüzde 13'ün kim için irdelendiğinde gizli. Yerli yatırımcı için yüzde 13'e düşük demek mümkün. Ama yabancı yatırımcı için durum hiç de öyle değil. Dövizde, "şimdilik" yeni bir denge düzeyi oluşmak üzere ve bu denge dolar için söyleyelim 1.70-180 aralığında olacağa benziyor. Bu kur düzeyiyle Türkiye'ye girecek bir yatırımcının eline TL karşılığı olarak iyi para geçecek. Dünyada yüzde 13 gibi bir faiz de yok, yani faiz de gayet iyi. Hele bir de IMF ile anlaşma imzalandıktan sonra, dünyaya pompalanan milyar dolarlardan Türkiye biraz daha çok pay kaparsa, kur yeniden yönünü aşağı çevirdiğinde yabancıların karı katlanıverecek.
Anlaşılan inek, önümüzdeki dönemde de yabancılar için bol süt vermeye devam edecek, bu açık. Aman sütü vermeye razı olalım, ineğimizin etini de kaptırmayalım. Eti kaptırmak, ineğin(!) ölmesi demektir, unutmayalım.
ala.aktas@gmail.com 1月18日
Ergenekon’la evvel Allah % 4 büyürüz
Osman Ulagay
Milliyet, 18.01.2009
Ergenekon davasıyla ilgili olarak ortaya atılan iddialar ve bu iddiaların kamuoyuna yansıtılış biçimi gerçekten dudak uçuklatıcı nitelikte. Bu iddiaların ve bunların yansımalarının gündemi işgal ettiği ortamda ekonomideki çöküşün manşetlere çıkması kolay olmuyor. Özel sektörün ödeme sisteminin tıkanmış olması nedeniyle iş yapamaz hale gelmesi, sanayi üretimindeki çöküş, işsizlikteki patlama ve resesyona doğru gidiş şimdilik ancak ekonomi sayfalarında kendine yer bulabiliyor. Küresel krizin Türkiye’yi “teğet geçeceğini” söyleyerek krizin geometrisini çok iyi (!) kavradığını belli eden Sayın Başbakan’ın ve hükümetin bu tabloyu nasıl değerlendirdiğini doğrusu merak ediyorum. IMF’nin Türkiye’nin “ümüğünü” sıktığını ve 2009 yılı için öngörülen % 4’lük büyüme hedefini aşağı çekmek istediğini belirterek buna tepki gösteren Sayın Başbakan acaba bütçeye de esas alınan bu hedefin tutturulması için Ergenekon davasına mı umut bağladı şimdi? Ekonomik büyümeyle Ergenekon’un ne ilgisi var demeyin, hükümet yetkililerinin ekonomiyle ilgili beyanları ne kadar akla yakınsa bu ilişki de o kadar akla yakın. 2009 yılına ne yazık ki hiçbir şekilde ciddiye alınamayacak bir bütçeyle ve kimsenin inanmadığı hedeflerle girdik. Daha gerçekçi hedeflerin ortaya çıkması için gözler IMF ile yapılmakta olan görüşmelere odaklanmış durumda. IMF ile bir anlaşmaya varılması için, hükümetin hayal âleminden çıkıp gerçekçi hedefleri benimsemesi ve anlaşmanın sağlanması halinde de bu hedeflere varmak için gerekli adımları atması gerekiyor. Gecikilmiş olarak bu yola girilmesi bile 2009’u kurtarmaz ama hiç değilse 2010’a daha umutlu bakabiliriz belki.
Avrupa’nın işi çok zor Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin hemen hepsinde ekonomi baş aşağı giderken uluslararası rating ( kredi derecelendirme) kuruluşu S&P’nin bazı AB ülkelerinin kredi notunu düşürebileceği uyarısında bulunması ve Yunanistan’ın kredi notunu düşürmesi AB’nin işini daha da zorlaştırdı. S&P’nin Yunanistan’ın yanı sıra İspanya, Portekiz ve İrlanda’nın kredi notunu gözden geçirebileceğini açıklaması ve İtalya’nın da bu listeye girebileceğinin belirtilmesi, söz konusu ülkelerle Almanya’nın borçlanma maliyetleri arasındaki farkın büyümesine yol açarken euro’nun geleceği üzerindeki spekülasyonları da alevlendirdi. Avrupa ülkelerinin bu yıl, geçen yılki borçlanmasını katlayarak 1 trilyon euro tutarında borçlanma yapması bekleniyor. AB üyesi ülkelerin kredi riskinin farklılaşması ise her ülkenin borçlanma maliyetinin farklı olacağını gösteriyor. En düşük faizle borçlanabilen Almanya’nın borçlanma maliyeti ile şimdi kredi notu tehdit altında bulunan AB ülkelerinin borçlanma maliyeti arasındaki farkın ciddi biçimde açılmaya başlaması söz konusu ülkelerde rahatsızlık yaratıyor. Grafikte de görüldüğü gibi Almanya’nın borçlanma maliyetiyle bazı diğer AB ülkelerinin borçlanma maliyetleri arasındaki fark son bir yıl içinde çarpıcı biçimde artmış bulunuyor. Borçlanma maliyeti yükselen ülkelerin borçlarını ödeyemez noktaya gelmeleri olasılığı Avrupa’daki karamsarlığı artırıyor. Öte yandan aynı para birimini, yani euro’yu kullanmakta olan AB ülkelerinin işgücü maliyetleri ve verimlilik oranları arasında da önemli farklar var. Bu karşılaştırmada da birçok ülkenin Almanya’nın rekabet gücüne erişemediği ortaya çıkıyor. Ancak söz konusu ülkelerin Almanya ile aynı para birimini, yani euro’yu kullanmakta olmaları, paralarının değerini düşürerek rekabet güçlerini artırmalarına olanak bırakmıyor. Oysa başta İspanya ve İrlanda olmak üzere bu ülkelerin ekonomilerinde çok ciddi bir daralma yaşanıyor ve işsizlik hızla artıyor.
Euro’nun geleceği Bu tabloyla karşılaşan ülkelerde euro’yu kullanmanın yararları ve zararları tartışma gündemine gelirken ekonomik ve mali yapıları birbirinden farklı ülkelerin ortak bir para birimini kullanmalarının sakıncaları öne çıkıyor. Küresel finansal krizin alevlenmeye devam ettiği ortamda euro’yu terk etmenin ciddi bir riski olduğu da ortada ama kendi seçmenine hesap vermek zorunda olan hükümetlerin ekonomik daralmanın baskısı altında bu olasılığı da düşünebilecekleri ileri sürülüyor.
Faiz haram mıdır? Son zamanlarda kafam iyice karıştı. Dünya ekonomisinde büyük ağırlığı olan ülkelerde faizlere karşı öyle amansız bir saldırıya geçildi ki faizin haram olduğuna inananlar bile buna şaşa kaldı. Japonya ve ABD’de neredeyse sıfıra inecek politika faizleri. İngiltere Merkez Bankası faizini 315 yıldan beri ilk kez % 1.50’ye indirdi. Faiz indiriminde hayli geriden gelen Avrupa Merkez Bankası (AMB) faizlerini ilk kez % 2’ye çekti ve AMB Başkanı Trichet faiz indiriminin süreceğini açıkladı. Küresel ekonomideki ani frenden etkilenen Güney Kore, Çin ve Hindistan gibi Asya ülkeleri de politika faizlerini aşağı çekti. TC Merkez Bankası da bu modaya uydu ve politika faizini 2 puan birden düşürdü. Türkiye buna karşın hâlâ faiz basamağının üst sıralarda duruyor.
|