m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 工具 帮助
10月31日

Commodities Indices

CANLARA OT TIKAYACAK EMTİA ENDEKSLERİ
Bloomberg, 31.10.2007
 
can

Hukuksuzluğa Alışmanın Dayanılmaz Mutluluğu

Cumhuriyet 31.10.2007

YSK: İptal yetkimiz yok

Halkoylamasına ilişkin kararın gerekçesini açıklayan YSK, 'Seçmenin iradesi fesada uğramamıştır' derken, karara karşıoy kullananlar seçmenin yanıltıldığına dikkat çekti

ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) 21 Ekim'de yapılan halkoylamasının ertelenmemesine ilişkin kararının gerekçesi belli oldu. Kararda, gümrüklerde oy kullananların 11. Cumhurbaşkanı'nın seçildiğini bilerek oy kullanması nedeniyle seçmen iradesinin "fesada" uğradığından söz edilemeyeceği belirtildi. YSK Başkanı Muammer Aydın ve 4 üye ise karşıoylarında, seçmenin yanıltıldığına dikkat çektiler.

YSK'nin gerekçeli kararında, "Kanunun tümüyle halkoylamasına sunulması hükmü karşısında YSK'nin, gerek TBMM gerekse Cumhurbaşkanlığı'nın iradelerini yok sayarak halkoylamasını iptal etme yetkisi bulunmamaktadır" denildi.

Kararda, "Yasanın tümüyle oylamaya sunulduğu, madde madde oylamanın söz konusu olmadığı, oy verenlerin de kanunun tümüne 'evet' ya da 'hayır' oyu kullanacakları ve 28 Ağustos 2007 tarihinde yürürlükteki mevzuata göre Cumhurbaşkanı'nın seçilmiş olduğu, daha sonra gümrüklerde oy kullanan vatandaşlarımızın da bu durumu bilerek oylarını kullanmış olmaları nedeniyle iradelerinin fesada uğradığından söz edilemez" değerlendirmesi yapıldı .

Gerekçede, halkoylamasının ertelenmesi halinde bugüne kadar kullanılmış bulunan oyların geçersiz sayılması sonucunu doğuracak bir kararın, seçim hukuku ilkeleriyle bağdaşmayacağı belirtilerek, bu gerekçelerle yeniden halkoylaması takvimi belirlenmesine gerek görülmediği anlatıldı.

'Seçmen iradesi yanıltıldı'

Çoğunluk görüşüne katılmayan ve aralarında YSK Başkanı Aydın'ın da bulunduğu 5 üyenin karşıoy yazısında ise seçmenlerin, anayasa değişikliğine ilişkin yasada yapılan değişikliğin kabul edildiği 17 Ekim'den öncesiyle halkoylaması günü olan 21 Ekim'de farklı yasa metinlerine göre oy kullanmak durumunda kaldığı vurgulandı. "Başka bir anlatımla, oy kullanma süreci başladıktan sonra oylamaya konu olan anayasa değişiklik metni değiştirilmiş ve yeni metin 17 Ekim 2007 gününden itibaren oylanmaya başlanmıştır" denilen karşıoy yazısında, şunlara işaret edildi:

"Bu durum, anayasanın 67. maddesi ile demokratik yaşamımızın temel koşulu olan seçim iradesinin sağlıklı olarak gerçekleşmesi ilkelerine uygun olmadığı gibi seçmenin iradesinin de yanıltılması sonucunu doğurmuştur."

Yakışırdı Yakışıklı

Cumhuriyet 31.10.2007

İLHAN SELÇUK

Kevin Costner Başımıza Geçsin...

Gazeteler yazıyor:

"Hollywood yıldızı Kevin Costner Çankaya Köşkü'nde devlet başkanı gibi ağırlandı..."

Costner'ı tanıtmaya gerek yok, adamın yaftası göğsünde asılı:

"Holivut yıldızı..."

*

Abdullah Gül, Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda, devlet protokolüne Costner'ı da katmış...

Costner Amerikan işi "sol eli pantolonunun cebinde" Cumhurbaşkanı Gül'le tokalaşmış..

Costner sonra yine "sol eli pantolonunun cebinde" Başbakan RTE 'yle de tokalaşmış...

Çok iyi yapmış...

Hazır Costner Çankaya'ya çıkmışken, bir başka iş daha yapıp Gül'ün ya da RTE'nin yerine geçivereydi...

Neden?..

Çünkü takıyyeyi onlardan çok daha iyi yapar...

Ne de olsa aktör..

Oyuncu..

*

Türkiye'nin bugünkü en büyük sorunlarından biri ne?..

Takıyye!..

Artık herkes bu konuyu çok iyi biliyor; bir Müslüman zora düşerse, rol yapabilir; çevresini oyalamak için kendisini olduğundan başka türlü gösterebilir...

Öteden beri AKP ileri gelenlerinin üstündeki şaibe nedir?..

Soru, ülkede büyük bir sorun:

- Takıyye mi yapıyorlar?..

Daha Türkçesiyle:

- Rol mü yapıyorlar?..

*

Hazır Çankaya'ya çıkmışken, devlet protokolüne de girmişken Kevin Costner'ı lider olarak Türkiye'nin başına oturtmak her bakımdan yararlı olurdu...

Adamı, Amerika'ya Başkan Bush 'la konuşmaya yolladığımızı bir düşünün...

Costner Beyaz Saray'da...

Sol eli yine pantolonunun cebinde, ABD Başkanı Bush'la Türkiye için konuşuyor:

- Bana bak, diyor, şu işi uzatma, izin ver de Kuzey Irak'a girelim...

Bush:

- O iş senin bildiğin gibi değil, Irak'ta benim ayağımı basacağım yer kalmadı, Barzani ile Talabani benim adamlarım, Kuzey Irak bana lazım...

Costner:

- Tamam, herifler senin adamların; ama, ben de bir girip çıkacağım, ne var bunda?..

*

Costner istediğini Bush'tan alır mı?..

Ne de olsa Amerikan..

Üstelik Hollywood yıldızı...

Aktör..

Yani takıyyeci..

Oyuncu..

Hem de çok meşhur..

Ağırlığı var..

Neden Bush'u razı etmesin?..

Artık gizlisi saklısı yok, Türkiye Amerika'nın tam güdümü altına girdiğine göre Çankaya'da Costner'ı görmek hiçbirimizi rahatsız etmez...

Bir de Bush'tan izin alıp Irak'a girdik mi, gel keyfim gel...

Vah Ahmaklar

Indebted Romanians face their own credit crisis

By Marius Zaharia

The Reuters, Oct 30, 2007

If it wasn't for the sharp drop of Romania's currency in September on the back of world financial troubles, Bogdan Voinea would be driving a new car now.

"When I open the newspaper in the morning, I don't read politics any more, I go straight to the exchange rate page, hoping for good news. I need a car," said Voinea, a 39-year-old architect who lives in Bucharest.

Like many Romanians who are seeking a better life after decades of shortages under communism and botched reforms after the country's 1989 revolution, Voinea has been borrowing heavily.

He hopes global credit jitters will subside soon, allowing the leu currency to rise and making low-interest loans in euros affordable for him again.

But economists warn Voinea and thousands of other Romanians, who are eagerly sinking into debt, to learn a lesson from the turbulent summer and step away from banks' lending counters.

Without some slowdown in rampant consumer lending, particularly loans in hard currencies, the emerging economy faces a serious risk of overheating that could destabilize its financial system and erode the economic gains of the post-communist era.

"It's a good thing the financial shock in the U.S. happened now. It opened many people's eyes," said central bank Chief Economist Valentin Lazea.

Standard & Poors rating agency said recently that Romania, with its rampant domestic borrowing, is among countries in Europe, Middle East and Africa which are most at risk of a negative fallout from tighter global credit conditions.

With Romania's high level of demand, global financial woes could hit the leu hard, making it hard for thousands of borrowers to pay back their debt. This could send damaging shockwaves through the economy, boosting inflation and slowing growth.

Borrowers see euro zone accession, expected in 2014, as an escape, but the central bank still warns about risks of currency volatility in the meantime.

CONSUMER HUNGER

Romanians have grown confident in recent years as economic reforms and foreign investment began to bear fruit, and consumption has taken off sharply.

"I would indebt myself to the maximum. If you save money, you'll never have the things you want," said Bogdan Parvulescu, a 29-year-old economist at the insurance arm of a Romanian bank in Bucharest.

He has euro-denominated mortgage debt and a local currency loan to finance his car. A third of his salary goes to the bank, conservative by Romanian standards, where a ratio of up to 65 percent is acceptable.

Thousands of Romanians have taken advantage of real wage increases of about 20 percent in the last two years, replacing their old, boxy Dacia cars with new imported models that bring traffic in large cities to a standstill most days.

Demand for new housing has powered a real estate boom that records some of the fastest rates of price growth in Europe.

In Bucharest, young people joining the real estate ladder are willing to pay as much as 2,000 euros ($2,841) per square meter of a "matchbox" apartment in drab and overcrowded housing built during the communist era.

Those who thought in March that 40,000 euros for a 30-square-metre apartment on the outskirts of Bucharest's was too much, now are struggling to find one for 60,000 euros.

AGGRESSIVE LENDING

Banks are making sure the temptation to borrow is high.

Offers for cheap and fast loans are part of almost every commercial break during popular television shows. Young people with handfuls of bank pamphlets dot major city streets, and tellers are cold-calling potential customers.

Debt levels are rising fast and catching up with western levels, where customers and banks are likely to be more prudent about their debt.

Compared with income levels, household debt was already comparable with countries in the euro zone in 2006. Compared to GDP, it stood at 12 percent in 2006, up from 8 percent a year before, but far below euro zone levels of more than 50 percent.

The leu's fast rise in recent years has also fanned interest in foreign currency borrowing, which offers lower interest rates. The Romanian currency has risen 25 percent against the euro in the last three years, before turning weaker this summer.

Central bank data also show non-government lending in hard currency was 61 percent higher on the year in August, compared with 24 percent a year before. Lending growth in lei slowed down to 41 percent, from 106 percent in August 2006.

Hard currency loans for households doubled on the year in August, the latest figures available show.

Banks say they have been modernizing procedures to cut red tape. But corruption, fraud and inefficient administration are still rampant, raising the risk of bad loans or excessive exposure for lenders and borrowers.

Housing evaluators often take bribes to give a higher value to a property, allowing borrowers to take out more cash. Some borrowers hide loans taken out elsewhere to appear more creditworthy.

"When loans are extended at this rate, with credit growth of 40 to 50 percent a year, it's difficult to do due diligence," said the IMF's regional senior representative, Christoph Rosenberg.

"There is anecdotal evidence of people cheating with their pay slips -- all the things we also saw in the (U.S.) subprime crisis."

Irrational Exuberance

Greenspan Says China's Stock-Market Bubble May Burst

By Scott Lanman and Sree Vidya Bhaktavatsalam

The Bloomberg, Oct 30, 2007

Former Federal Reserve Chairman Alan Greenspan said China's stock market is a speculative bubble that will burst.

Asked if China was in a state of ``irrational exuberance,'' a phrase Greenspan made famous in 1996, the former chairman said, ``I think so,'' speaking to a conference of insurance executives in Boston today. ``When you don't expect it, it breaks,'' Greenspan said of the bubble.

His comments reprise remarks from May, when Greenspan said he was concerned Chinese equities might undergo a ``dramatic contraction'' after its main stock index at the time had jumped more than 90 percent since the start of the year.

Greenspan's latest words of concern come at a time when investors are increasing bets on Chinese equities. Yesterday, PetroChina Co. and Alibaba.com Ltd. sold stock valued at more than $10 billion.

PetroChina, the world's second-largest company by market value, raised 66.8 billion yuan ($8.9 billion) in the biggest stock sale this year. Alibaba, the operator of China's largest trading Web site for companies, sold $1.5 billion of shares in the second-biggest initial public offering of an Internet company after Google Inc., said two people with knowledge of the matter.

China's benchmark CSI 300 Index has surged 170 percent this year as the country's households invest more of their $2.3 trillion of savings in equities. The rally has given China more of the world's 10 largest companies than the U.S. for the first time and prompted billionaire investor Warren Buffett to warn that prices have risen too fast.

`Carried Away'

China's stock market value is $3.7 trillion, compared with $18.7 trillion for the U.S.

``It's easy to be carried away in the stock market when things are going very well,'' Buffett said Oct. 24. ``We at Berkshire never buy stocks when we see prices soaring.''

Greenspan also said the view of many analysts that the U.S. current-account deficit will cause further declines in the dollar isn't valid.

``We are likely to see a long-term erosion of the dollar,'' in part because ``others are doing much better,'' he said.

Greenspan said Oct. 24 that the dollar's decline to a record against the euro also reflects on a widening interest- rate gap between the U.S. and the euro region.

To contact the reporter on this story: Scott Lanman in Washington at slanman@bloomberg.net ; Sree Vidya Bhaktavatsalam in Boston at sbhaktavatsa@bloomberg.net .

O Komutan

 

Pipisi Sünnetli Kevin

Bundan sonra senin adın Kemal Costner olsun...

Yılmaz Özdil
Hürriyet, 31.10.2007
ESKİ topçu İlhan Mansız, dizi oyuncusu Yasemin Hadivent, şarkıcı Atilla Taş ve manken Ece Gürsel gibi yarışmacıların mücadele ettiği Buzda Dans’ın canlı yayınına katılıp, istakozcu hanımefendiyle konuşan Kevin Costner, Cumhurbaşkanı’nın Çankaya Köşkü’ndeki resepsiyonunda devlet protokolüne katılıp, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ile konuşunca, merak ettim tabii...

Nasıl oldu, neler oldu?

Şöyle oldu...

*

Kevin’ı memlekete getiren arkadaş, Cumhurbaşkanı’nın basın danışmanını aradı. "Memlekete Kevin getirdik, müsaitseniz size de getirelim" dedi. Cumhurbaşkanı’nın basın danışmanı, 29 Ekim’de devlet protokolü olacağını, sanatçı tayfasının 30 Ekim’deki resepsiyona katılacağını, 30 Ekim’in müsait olduğunu söyledi. Kevin’ı getiren arkadaş, 30 Ekim’de müsait olmadıklarını, Kevin’ın konseri olduğunu, ancak 29 Ekim’de müsait olduklarını söyledi. Cumhurbaşkanı’nın danışmanı, "Bi danışayım" dedi, kapattı. Yarım saat sonra, Cumhurbaşkanlığı Protokol Müdürü aradı, "Müsaitiz, 29 Ekim’de bekliyoruz" dedi. Böylece, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, alakasız biri, sırf Hollywoodçu olduğu için "devlet protokolü"ne girmiş oldu. Neyse... Kevin o sırada İstanbul’da. Bindiler özel uçağa, ver elini Ankara. Sheraton’un kral dairesine yerleştiler, Kevin üstünü başını değiştirdi, lacileri çekti, bindi Mercedes minibüse, Çankaya... Köşk’ün 1 numaralı protokol kapısında devlet erkanı biriktiği için, Kevin beklemesin diye, 5 numaralı kapı özel olarak açıldı, Kevin girdi. Girmeden önce, kendisini memlekete getiren arkadaşlara, "Kaçıncı yıldı?" dedi. "84" dediler. Kevin, devlet erkanıyla kuyruğa girdi, devlet erkanından bazıları Kevin’la hatıra fotoğrafı çektirdi. Adım adım ilerledi, George Clooney’e benzetilen Cumhurbaşkanımızın önüne geldi, elini cebine soktu (kendi cebine), "Burada olmaktan gurur duyuyorum" dedi. Cumhurbaşkanımız da, "Ben de sizi ağırlamaktan mutluluk duyuyorum" dedi. 700 küsur tane fotoğrafları çekildi, yürüdü. Bu arada, Şırnak ve Tunceli’de iki şehit verdik. Devlet erkanımızın çoğu İngilizce bilmediği için, hafif gülümseme, başı eğerek selamlama taktikleri uygulandı. Kevin ne yapsın, göz kırptı. O sırada Protokol Müdürü geldi, Kevin’ı Başbakanımızın yanına götürdü. Kevin konuştu. Başbakan anlamadı. Tercüme ettiler. Kevin’ın "Burada olmaktan mutluyum" dediği ortaya çıktı. Başbakan, "Atatürk filminde oynayacak mısınız?" diye sordu. Kevin, herkesin aynı soruyu sorduğunu ama, Atatürk filminden haberinin olmadığını, önce senaryoyu okuması gerektiğini söyledi. Başbakan, Kevin’ı methederken, Kevin, belki de en can alıcı cümleyi ekledi, "Bir Türk aktörün oynaması, belki daha iyi olur" dedi. Başbakan sustu. Baktılar ki hava bulutlanıyor, Kevin’ı aldılar, Genelkurmay Başkanı’na götürdüler. Genelkurmay Başkanı, "Sizin gibi yakışıklı birinin burada olmasından dolayı, kendimi şanssız hissediyorum" diye espri yaptı. Kevin "Aman efenim, reca ederim" manasında, kafa salladı. Eli cebinde dolaşmaya başladı. Biri geldi, "Ben Deniz Kuvvetleri Komutanı’yım" dedi. Kevin, "Zaten kıyafetinizden tanımıştım" dedi. Deniz Kuvvetleri Komutanı, Saratoga tarafından vurulan Muavenet gibi oldu! E görüldü ki, Kevin dan dun konuşuyor, kolundan tutup, başka tarafa götürdüler. Kevin, "ABD Büyükelçisi yok mu?" diye sordu. Vardı. Büyükelçi’ye götürdüler. Kevin, "N’aber" dedi. Büyükelçi uyanık, etrafını gazetecilerin sardığını görünce, "Şu PKK meselesini halletmemiz gerekiyor" dedi. Kevin görüş bildirmedi. Ayaküstü konuşulacak mesele değildi çünkü... İnşallah MGK’ya katılırsa, görüşünü orada söyleyeceğini tahmin ediyorum... Rakı, viski, şarap ikram ettiler. Su içti. Milletvekilleriyle fotoğraf çektirdi. Devamlı yanında duran birini gösterdi, "Bu kim" dedi. "Osman Yağmurdereli" dediler. Ali Babacan’la tanıştı. Ali Babacan, mavi tura çıkmasını tavsiye etti. Kevin, yanındakilere "Mavi tur ne" dedi. "Sonra anlatırız" dediler. Öte yandan, Cudi’de iki şehit daha verdik. Çankaya’dan çıktılar. Anıtkabir’e gittiler. Kevin, Anıtkabir’i Ronald Reagan’ın mezarı gibi bir şey sandığı için, "Ben orada yalnız kalmak istiyorum, tek başıma dua edeceğim" dedi. Bi gittiler... 500 bin kişi orada! Herkesin elinde bayrak. Kevin’ın eline de tutuşturdular bir tane. Salladı. Sarılıp öpen mi ararsın, cep telefonuyla çeken mi... Hatta bir teyze vardı, yaslandı göğsüne, ağlamaya başladı. Zannedersin şehit anasıdır, Kevin da gazi... "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" diye bağıranların bir kısmı, "I love you Keviiiin, I love you Keviiin" diye tezahürata başladı. Kevin, mozoleye beyaz zambaklardan bir buket bıraktı, kendisine hediye edilen Atatürk belgeseli CD’si ve kadife kutu içindeki Atatürk rozetini aldı, kalabalığı yara yara, Mercedes minibüsüne döndü. "Bunca yıl sonra, insanların buraya koşması, çok şaşırtıcı... Atatürk’ün bu kadar büyük biri olduğunu bilmiyordum, kafam karmakarışık. Onu canlandırmak gerçekten büyük sorumluluk" dedi. Bu arada, Siirt’te bir üsteğmen, tuzaklanmış mayınla havaya uçtu. Kolundan tuttular Kevin’ın, Melih Gökçek’e götürdüler. Gökçek, eşi ve çocuklarıyla birlikte, Kevin’ı aldı, Ankara Kalesi’ndeki Zenger Paşa Konağı’na götürdü. Mönüde, pide, bazlama, tandır, etli dolma falan vardı. Kevin, bazlamayı bal sürerek yedi. Gökçek, "Sence kaç yaşındayım" dedi. Kevin "42" dedi. Bu cevap 59 yaşındaki Gökçek’in pek hoşuna gitti, "Sana ne ısmarlayayım" dedi. Kevin bir şey istemedi. Gökçek, "Atatürk filminde oynacak mısın?" dedi. Kevin, sıkılmış artık, "Herkes bunu soruyor ama, benim filmden yeni haberim oldu" dedi. Böylece, yıllardır konuşulan Atatürk filminin, aslında şehir efsanesi olduğu bir kez daha kanıtlanmış oldu. Kevin, elini ağzını yıkadı, "kesenize bereket" demedi, çünkü malum Amerikalılarda böyle bir jargon yok, el salladı, bindi uçağa, İstanbul’a döndü. Öte yandan, Kutuderesi’ndeki çatışmalar devam ediyordu.

Fatura Halka

MB hedefi bugüne dek tutturamadı ki bundan sonra tuttursun

Güngör Uras
Milliyet, 31.10.2007
Merkez Bankası 2007 yılı sonunda enflasyonu yüzde 4'e indirmeyi hedef almıştı. Anlaşılıyor ki, yıl sonunda enflasyon (Tüketici Fiyatları Endeksi'ndeki artış oranı) yüzde 7.3'ten aşağı olmayacak.
Bunu gören Merkez Bankası üst yönetimi raporlar açıklıyor. Basın toplantıları yapıyor.
Aslına bakılırsa, olan bitende bir çarpıklık yok... Merkez Bankası enflasyon hedefini bugüne kadar tutturabildi mi ki, bundan sonra tuttursun.
Ancak olan biteni iyimser gözle izleyenler şunları söyleyebilir: "Merkez Bankası hedefi belirliyor. Elinden gelen çabayı gösteriyor. Hedefi gerçekleştiremese de enflasyonu kontrol altına almada başarılı oluyor."
Merkez Bankası yönetimi 2006 yılının başından bu yana "Enflasyon Hedeflemesi Programı"nı uyguluyor. Bu programın esası şu: Her yılın üçer aylık dönemleri itibariyle enflasyonun yüzde kaç oranında olacağı belirlenmiş. Bu hedefi teşkil ediyor. Bir de bu hedefin 2 puan üstünde, 2 puan altında sınır belirlenmiş. Enflasyon hedefi tutmasa da enflasyonun bu sınırlar içinde kalması zorunlu.

Bu işin bir faturası var
2005 yılı sonunda enflasyon hedefi (TÜFE artış oranı) yüzde 5 idi. Programa göre enflasyon bu hedefin 2 puan üzerine (yüzde 7'in üzerine) çıkmayacak, 2 puan altına (yüzde 3'ün altına) inmeyecekti.
Ama enflasyon yüzde 9.7 oranında gerçekleşti. Tavanı (üst sınırı) deldi geçti.
Aslında 2006 yılının ikinci ve üçüncü üç aylık dönemlerinde de gerçekleşen enflasyon programda belirlenen üst sınırın üzerine çıkmıştı.
2007 yılı sonunda enflasyon hedefi yüzde 4 iken, enflasyonun yüzde 7.3 olarak gerçekleşmesi halinde, programda belirlenen üst sınırın (yüzde 6 oranının) üzerine çıkılmış olacak.
Burada üzerinde durulması gereken nokta şu: Merkez Bankası'nın hedefe bir türlü ulaşamayan "Enflasyon Hedeflemesi Programı"nın bir faturası var. Hem bu faturayı ödüyoruz, hem de enflasyon hedeflemesinde yeterince başarı sağlanamıyor.
Nedir fatura? "Fatura yüksek faizdir". Merkez Bankası 'nın ödediği yüksek faiz, bu ekonomiye büyük yük getiriyor.

Faturayı halk ödüyor
  • Yüksek faiz, dövizi ucuzlatıyor. Ucuz döviz, ithalatı artırıyor. Ucuz ithalat tarımda ve sanayide yatırımı ve üretimi köstekliyor. İhracat artışını önlüyor.
  • Yüksek faiz bir yanda bütçedeki faiz yükünü büyüterek bütçe açığına, öte yanda ithalatı ucuzlatarak döviz açığına neden oluyor.
    Merkez Bankası bu yüksek faiz politikasına ek olarak "tüketimin sınırlandırılmasını", Maliye politikasının sıkılaştırılarak, "hükümet harcamalarının" kısılmasını istiyor. Unutmayınız, tüketim harcamalarının kısılmasıdır. Kalkınmanın yavaşlaması, yatırımlarda üretimde frene basılmasıdır. İşsizliktir. Mali disiplin demek hükümetin faiz ve personel harcaması dışında bir şey yapamaması demektir.
    Merkez'in yüksek faiz politikası bugüne kadar hükümet, medya tarafından büyük ölçüde desteklendi. Ama yüksek faiz uygulaması "yılan hikâyesi"ne dönünce ve de ödenen büyük faturaya rağmen hedef bir türlü tutturulamayınca Merkez Bankası eleştirilmeye başlandı.
    Şimdilerde üst yönetimin telaşının, iki günde bir rapor yayımlanmasının, toplantı ve konuşma yapılmasının ardında bunun telaşı var. Merkez Bankası üst yönetimi bugüne kadar arkasına aldığı desteğin "Aslansınız, kaplansınız" sıvazlamalarının kaybolmasından korkuyor.

    2006-2007 enflasyon hedeflemesi ve gerçekleşme (Üst sınır-hedef-gerçekleşme oranları)
    2006 2007
    IV. Ç I. Ç II. Ç III. Ç IV. Ç
    Üst sınır 7 11.2 8.7 7.3 6.0
    Gerçekleşen
    TÜFE enflasyonu 9.7 10.9 8.6 7.1* 7.3**
    Hedef 5 9.2 6.7 5.3 4.0
    Alt sınır 3 7.2 4.7 3.3 2.0

    Kaynak: TCMB, 2006 (5 Aralık 2005), 2007 (13 Aralık 2006) Para ve kur politikaları açıklamaları.
    * Ocak-eylül gerçekleşme.
    ** Merkez Bankası'nın yıl sonu gerçekleşme tahmini. Enflasyon hedeflemesi raporu, 26 Ekim 2007.

    guras@milliyet.com.tr
  • Ateşten Çuval

    Other CEOs Are On Hot Seat Over Subprime Crisis
     
    CNBC, Oct 30, 2007
     
    The rapid fall of Stanley O'Neal from the helm of Merrill Lynch has left investors wondering who else in the banking industry may pay a price for the U.S. subprime mortgage crisis.

    O'Neal's downfall leaves Citigroup's Charles Prince, Bear Stearns' James Cayne and
    Countrywide Financial's Angelo Mozilo among the prominent U.S. chief executives under fire for failing to avoid losses from mortgages and this summer's seizing up of credit markets.

    But it is one thing to blame and another to punish. And for a board of directors ultimately responsible to shareholders, sacking the CEO may not always be the way to go.

    Stanley O'Neal
    AP
    Stanley O'Neal

    "People can make devastating mistakes," said Jeffrey Sonnenfeld, co-author of "Firing Back: How Great Leaders Rebound After Career Disasters" and senior associate dean at the Yale School of Management. "The critical question for a board is whether the mistakes were the product of a fair effort at good business judgment, or the result of stupidity, corruption or cronyism."

    At Merrill, an unexpectedly large $8.4 billion write-down and O'Neal's apparent unauthorized overture to Wachovia for a merger may have made the board's decision to oust O'Neal easier. That followed the exit of Merrill's fixed-income and structured credit chiefs less than a month earlier.

    Looking at Our Own

    "Others could say, 'Here's someone across the street who couldn't get the job done, maybe we should look at our own executives," said David Killian, a portfolio manager at StoneRidge Investment Partners LLC in Malvern, Pennsylvania.

    So far, other banks hurt by credit losses have culled the rank-and-file, or let people go who were near but not at the top.

    At Bear Stearns, where two hedge funds with risky debt blew up, co-president Warren Spector stepped down in August, and hundreds of jobs have been cut. At Citigroup, a handful of
    executives left this month, including capital markets chief Thomas Maheras and co-head of fixed income Randy Barker.

    Chuck Prince
    Chuck Prince

    Countrywide is cutting up to 12,000 jobs.

    And a poor quarter in corporate and investment banking at Bank of America Corp led to an expected loss of more than 1,500 jobs in that unit, including President Gene Taylor.

    Timothy Ghriskey, chief investment officer of Solaris Asset Management in Bedford Hills, New York, said "there is risk in cutting too deeply, especially into real talent. It's much easier to hire one person than dozens."

    And Charles Elson, director of the Weinberg Center for Corporate Governance at the University of Delaware, said some business decisions may look bad only in retrospect.

    "Before you assign responsibility, you have to think about that," he said.

    Boards Not Beholden

    The independent directors who comprise a majority of public companies' boards may not feel beholden to a troubled CEO. But Patrick McGurn, special counsel to the governance unit of
    RiskMetrics Group Inc, said that does not excuse rash action.

    "If the CEO is keeping the board in the dark, then perhaps he gets what he deserves," McGurn said. "If a company doesn't have the right people in place to fix what's wrong, that can
    lead to paralysis. You want to leave the necessary pieces in place rather than decapitate senior management."

    Angelo Mozilo
    Angelo Mozilo

    Prince has faced questions about his leadership from the day he was tapped in July 2003 to replace Sanford "Sandy" Weill as Citigroup's chief executive. So far, he appears to have the
    backing of his board and of Robert Rubin, the former U.S. Treasury Secretary who chairs Citigroup's executive committee.

    But a $6.5 billion write-down of mortgages, leveraged loans and other debt should leave Citigroup short this year of Prince's goal of boosting revenue faster than expenses. The
    bank also faces potential subprime exposure through tens of billions of dollars of structured investment vehicles.

    Citigroup shares trade below where they were when Prince took over.

    "If I'm in my job for four years and don't deliver, I get shown the door," said StoneRidge's Killian.

    No Internal Successor

    Prince has a safety valve of sorts in that Citigroup does not have a clear internal successor should he leave. By contrast, Bear Stearns President Alan Schwartz is considered a logical successor for Cayne at the Wall Street investment bank, and Countrywide Chief Operating Officer David Sambol could succeed Mozilo at the largest U.S. mortgage lender.

    Cayne appears to have allayed some concerns after striking an investment pact with China's CITIC Securities.

    Mozilo, in contrast, faces calls from some investors to resign after presiding over a $1.2 billion third-quarter loss and pocketing more than $100 million in the last year from stock awards. The U.S. Securities and Exchange Commission has opened an informal inquiry into his trading.

    Sonnenfeld, the Yale professor, said CEOs can be excused for sagging performance. He said Cisco Systems' board, for example, left John Chambers in charge because it "recognized the whole industry was intoxicated with cyberspace" before a 90 percent drop in its stock price from 2000 to 2002.

    "There will be a lot of pressure to come up with a retirement package for Cayne," Sonnenfeld said. "People have been stalking Prince since he took over. At Countrywide, I actually think the SEC investigation is going to be more critical than anything else."

    10月30日

    Kapı Dışarı $ 90 mln

    Merrill’s departing chief to get $160m

    By David Wighton and Ben White in New York

    The Financial Times, Oct 30, 2007

    Merrill Lynch on Tuesday boosted Stan O’Neal’s departure package by almost $90m – taking it to $160m – by letting him retire as chairman and chief executive rather than sacking him.

    The company said that Mr O’Neal and the board had “both agreed that a change of leadership would best enable Merrill Lynch to move forward”. Mr O’Neal’s departure follows the company’s admission last week that it had lost almost $8bn on mortgage-backed securities.

    But by casting his departure as a retirement, the board allows Mr O’Neal, who was paid $48m last year, to retain deferred compensation in the form of unvested stock worth $90m, giving him a total exit package of about $160m, including other compensation, shares and benefits.

    The move threatens to reignite the controversy over the link between pay packages for executives and their performance. But lawyers said Merrill would have found it legally difficult to fire Mr O’Neal “for cause”.

    Although Mr O’Neal will not get any severance pay on top, Mike Mayo, analyst at Deutsche Bank, said there needed to be a better link between the interests of shareholders and the incentives of management. “Past compensation of top management was inflated by higher risk whose losses were not realised until this year.”

    The bulk of Mr O’Neal’s exit package is linked to the stock price, which has fallen by a third this year.

    Alberto Cribiore, a board member for four years, has been chosen to serve as interim chairman. Mr Cribiore will also chair a committee “that will identify and evaluate chief executive candidates from within and outside of the company”.

    The top internal candidates are considered to be Greg Fleming, co-president, and Bob McCann, who heads the wealth management operations.

    Hilebaz AKP

    Cumhuriyet 30.10.2007

    AKP iktidarından hileli zamlar

    Genel seçim öncesi 'zam yapmadık' propagandasını kullanan hükümet, yerel seçim öncesini de kurtarabilecek fahiş oranda fiyat artışlarına sarıldı. Elektrik, su, ulaşım zamları yerel seçime de uzak bir tarihte yapılmış oluyor

    Ekonomi Servisi - Seçim öncesinde vaat ettiği KDV indirimini genişletme, sosyal güvenlikte prim oranlarının düşürülmesi gibi taahhütlerini programına bile almayan AKP hükümeti, bunun yerine genel seçime kadar ertelediği insafsız zamlara sarıldı. Öyle ki hükümetin yürürlüğe soktuğu ya da sokmaya hazırlandığı zam oranları, ertelenen fiyat artışlarının yanı sıra yerel seçim öncesini de 'kurtarabilecek' yükseklikte. Hükümet, 2008'de otomatik fiyatlandırma mekanizmasına geçmeden önce, elektrikte konutlar için en az yüzde 15 zam planlıyor. Oran belli olmasa da doğalgaz fiyatlarında buna paralel ciddi fiyat artışları bekleniyor. Kısa bir süre önce su fiyatları ve İstanbul'da ulaşım hizmetlerinde yapılan zamların oranı da dudak uçuklatacak nitelikte oldu.

    Seçimden hemen sonra yapılan ayarlamalarla konutlarda su fiyatlarına tüketim miktarına, göre yüzde 17 ile yüzde 134 arasında zam yapıldı. 1 Kasım 2007 tarihinden geçerli olmak üzere tarifede yapılan değişiklikle birim fiyatına; 10 metreküpe kadarki kullanım için yüzde 17, 20 metreküpü geçmeyen kullanım için yüzde 75, 20 metreküp üzerindeki kullanım için de yüzde 134 zam yapıldı.

    Yapılan hesaplamalara göre bir çekirdek ailenin su tüketimi 10 metreküpün üzerinde. Buna göre standart bir aile için yüzde 75 zam yapılmış oldu. Örneğin; ortalama 15 m3 su tüketen bir aile, eski tarifeye göre bu tüketimi için KDV dahil 27.70 YTL öderken, yeni tarife ile 48.60 YTL ödemek durumunda kalacak.

    Borçlanmanın Niyeti ve Diyeti

    Cumhuriyet 30.10.2007

    MUSTAFA PAMUKOĞLU

    Osmanlı'nın Mali İflasından Doğan Cumhuriyet

    Osmanlı-Rus savaşından sonra yapılan 1878 Berlin Kongresi'nde Rusya'ya verilecek savaş tazminatı tartışılıyor. Osmanlı delegasyonu tazminatın düşük tutulması için adeta yalvarıyor. Rus delegesi şöyle diyor: "Vergi gelirlerinizin ancak üçte biri hazineye giriyor. Gerisi çeşitli aracıların ve yerel unsurların eline geçiyor, onun için kabul edemeyiz." İşte sonun başlangıcı bu cümlelerde gizli.

    Osmanlı Devleti 1880'lerden itibaren aşırı dış borçların altında inim inim inliyordu. Merkezi devlet güçsüzleşmiş, bütçe açıklarının önüne geçememişti. Bu açıklar, vergi gelirlerinin büyük kısmının yerel unsurlar ve aracıların eline geçmesinden kaynaklanıyordu. Yani Rus delegesi haklıydı.

    Aslında Osmanlı 1780'lerden itibaren yoğun biçimde mali sorunlarla karşı karşıya idi. Mali krizler iç piyasalarda özellikle Galata bankerlerinden alınan borçlarla aşılmaya çalışılıyordu. Bu sıkıntılardan sonra Osmanlı Devleti ilk dış borçlanmasını 1854'te yaptı. Bu tarihten, borçlarını ödeyemeyeceğini ilan ettiği 1875-76 yıllarına kadar süren dönemin en önemli özelliği devletin çok ağır şartlarda ve önemli miktarda borçlanmasıdır. Borçlanma tahvillerinin yıllık faiz oranı yüzde 4-5 dolaylarında olmasına rağmen piyasa satış fiyatları nominal (itibari) değerinin çok altında idi.

    Ayrıca bu tahvilleri Avrupa piyasalarına satan bankalar bu işten önemli komisyon da almakta idiler ki bu da faiz maliyetini artırıyordu.

    Yukarıdaki tablodan görüleceği üzere Osmanlı büyük bir borç batağına girmişti. Hazine'ye giren 1 sterlin yerine 2 sterlin borç yaratılmaktaydı. Borçlanma faizi yıllık yüzde 10'ların altına hiçbir zaman inmedi. Bu çok büyük bir külfet demekti. Sağlanan bu fonlar iyi yerlerde de kullanılmadı. Avrupa'dan çürümeye terk edilen büyük bir donanma satın alındı. Boğaziçi'nde saraylar alındı ve gereksiz tüketim harcamaları yapıldı. Yatırımlara ayrılan kaynak yoktu. 1870'lerin ortasında borç ödeme kapasitesini gösteren (borç ödemeleri/ihracat gelirleri) oranı yüzde 50'lere çıktı.

    Osmanlı'nın borcu borçla ödemek zorunda kalışı Avrupalı spekülatörlerin ve bankaların eline düşmesi demekti ki bu durum da borçların ödenemezliğini getirdi. 1875 yılı sonbaharında Osmanlı Devleti borçları yarı yarıya indirdiğini,1876 yılında da tamamen durdurduğunu ilan etti.

    İşte bu tıkanma ile Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) doğdu. Borçların tasfiyesi için yabancı alacaklıların oluşturduğu Düyun-u Umumiye idaresi kuruldu. Bu idare devletin elindeki en verimli iş alanlarına ve gelirlere el koyuyor, böylece mali idare yabancıların eline geçiyordu. Ayrıca Tütün Rejisi şirketine tütünle ilgili tekelci imtiyaz veriliyordu. Bu şirketin kârının bir bölümü dış borçları karşılamak üzere Düyun-u Umumiye İdaresi'ne aktarılacaktı.

    Bundan sonra Osmanlı'nın 1882-1913 ikinci borçlanma dönemi başlar. Ancak bu dönemde sağlanan kredinin iki katı dışarıya aktarılmıştır. Hazine'ye giren para 1.8 milyon sterlin ile toplam borç ödemeleri 3.7 milyon sterlin olmuştur. Yüzyılın başında savaş harcamaları yeniden borçlanmaları artırmıştır. Birinci Dünya Savaşı yeni bir mali iflası önlemişse de Osmanlı İmparatorluğu yerini Türkiye Cumhuriyeti'ne bırakmıştır.

    Osmanlı'nın yıkılışının en önemli sebeplerinden biri ekonomik ve mali bakımdan dışa bağımlılığı ve bu kapitülasyonlardır. Bu kapitülasyonlar ancak Ulusal Kurtuluş Savaşı ile ortadan kaldırılabilmiştir.

    84. yılını yaşadığımız Cumhuriyetimiz Osmanlı'nın küllerinden doğdu. Bir güçlü imparatorluğun mali yönden iflasının nelere mal olduğunu tarihçiler tarihe not düştüler. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunu engelleyemeyen Batı sabırla intikam almayı bekledi. Büyük kazanımlarla sağlanan Cumhuriyetimizi de hasta etmek, Osmanlı'nın akıbetine uğratmak amacıyla onlarca koldan saldırıya geçmiş ve ekonomimizi dış borçlarla ve sıcak parayla işgal etmiş durumdalar. Biz ise atalarımızın uğradığı akıbetten ders çıkarmamış gözüküyoruz. Bu devletin parçalanması halinde artık yeni bir devletin çıkamayacağının veya ufacık ve silik bir Anadolu ülkesi olarak kalacağının, onun bile kalmayabileceğinin farkında değiliz. Ancak son zamanlarda halkımızda bir uyanış var. Fakat bu ulusal uyanışa tehlikeli milli refleks diye karşı çıkanlar yabancıların tam istediğini yapıyor. Susan, tepkisiz bir toplum istiyorlar. Bu uyanışa ölü sevici diye karşı çıkanlar her halde ikamet edecekleri ülkeleri şimdiden ayarlamışlar ve izin belgelerini ceplerine koymuşlar.

    Fakat biz durmayacağız; özgürlük ve demokrasi adına ilkelliği, ortaçağı savunanlara, refah içinde olup acının ne olduğunu yaşamamışlara, ekonomik güçsüzlüğümüzden sonra en büyük gücümüz olan ordumuzu da güçsüzleştirmek isteyenlere, bunu söylediğimiz için hâlâ 1900'lerde kalmış diyenlere fırsat vermeyecek ve bu güzel Cumhuriyetimizi bu topraklarda yaşayan herkesi kardeşçe kucaklayarak yarınlara taşıyacağız. Kapitülasyonların devamını isteyen Batı'ya onurluca karşı koyan ve kaldırtan Atatürk'e ve kuruluş felsefesine bağlı kalacağız.

    pamukm@superonline.com

    1000 Yılın Bilmecesi

    Cumhuriyet 30.10.2007

    Erdoğan'ın Bush'la görüşmesine ilişkin ABD yönetimine resmi bir randevu talebi gitmedi

    5 Kasım bilmecesi

    **Erdoğan-Bush görüşmesine ilişkin olarak Türkiye'de peş peşe açıklamalar gelmesine karşın Beyaz Saray'ın sessizliğini koruması, Erdoğan'ın ABD ziyaretine ilişkin sıkıntılar yaşandığı yorumlarına neden oldu. Diplomasi kulislerine sızan bilgilere göre Washington yönetimi, Bush randevusunu, Rice'ın Ankara'daki temaslarından çıkacak sonuca göre kesinleştirecek.

    ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, 5 Kasım'da ABD Başkanı George W. Bush ile yapacağını açıkladığı görüşme bilmeceye dönüştü. Dışişleri Bakanlığı'nda geçen hafta sonuna kadar resmi bir hazırlık başlatılmazken, ABD yönetimine resmi bir randevu talebinin de dün itibarıyla gönderilmemiş olduğu ortaya çıktı.

    Edinilen bilgilere göre Erdoğan'ın, 19 Ekim'de Kanal 24'te yayımlanan "Ankara Masası" programında ''Sınır ötesi harekâtla ilgili olarak, biz ABD ile bu işi çok açık net bir yere bağlamak durumundayız ve 5 Kasım'da yapacağım görüşmelerde bunun da özellikle neticesini almak istiyoruz" yönündeki sözlerinin ardından bütün dikkatler Erdoğan-Bush randevusuna çevrildi. Ancak daha sonra, Erdoğan-Bush görüşmesine ilişkin olarak Türkiye'de peş peşe açıklamalar gelmesine karşın Beyaz Saray'ın sessizliğini koruması, Erdoğan'ın ABD ziyaretine ilişkin bazı sıkıntıların yaşandığı yorumlarını da beraberinde getirdi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt bile Irak'la yaşanan PKK krizinde yapılacaklar için Erdoğan ile Bush arasında 5 Kasım'da planlanan görüşmenin sonucunu beklemek gerektiğini söylemişti.

    Son olarak ise geçen hafta sonu itibarıyla Dışişleri Bakanlığı'nın, ziyarete ilişkin olarak henüz resmi bir hazırlık yapmamış olduğu, ilgili birimlere ziyarete ilişkin gerekli talimatların verilmemiş olduğu ortaya çıktı. Bu girişimler çerçevesinde, Erdoğan'ın konaklayacağı otel konusunda bile gerekli ayarlamaların yapılmamış olduğu öğrenildi.

    Oysa, hem böylesine önemli bir ziyaret için randevunun çok daha önceden kesinleştirilmesi, kesinleştirilmeden de herhangi bir açıklama yapılmaması, hem de görüşme gündemine ilişkin gerekli çalışmaların tamamlanması gerekiyordu. Ancak Erdoğan, Beyaz Saray'daki randevusu resmen tam olarak kesinleşmeden açıklama yaparak Türkiye'nin devlet geleneklerini bir kez daha görmezden geldi.

    Erdoğan-Bush görüşmesinden önce de 1 Kasım tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice Ankara'da olacak. 2-3 Kasım'da İstanbul'da yapılacak, Irak'a komşu ülkeler genişletilmiş toplantısı için Türkiye'ye gelecek olan Rice ile yapılacak görüşmeler, PKK konusunda yaşanan krizin aşılmasına ilişkin büyük önem taşıyor. Konuyla ilgili olarak diplomasi kulislerine sızan bilgilere göre, Washington yönetimi Bush randevusunu, Rice'ın Ankara'daki temaslarından çıkacak sonuca göre kesinleştirecek.

    10月29日

    Halk, Bayramınız Kutlu Olsun

    Asgari ücret yüzde 6 artacak

    Hükümet asgari ücreti 2008 yılı Ocak ayında yüzde 6 oranında artıracak. Emekli aylıklarına ise Ocak ve Temmuz aylarında yüzde 2 oranında zam yapılacak.


    NTV-MSNBC, 29.10.2007

    ANKARA - 2008 yılı programını yayımlayan hükümet sosyal güvenlikte hedeflerini belirledi. Programda ücret artışlarına yer verildi. Memur maaşlarında yapılan enflasyon oranındaki artışın ardından gözler asgari ücrete çevrildi. Ancak hükümet bu kez daha bonkör davranarak, enflasyon hedefinin üzerinde yüzde 6’lık bir artış yapmayı planlıyor. Brüt 585 YTL olan asgari ücrete yüzde 6’lık zam Ocak ayından itibaren uygulanacak.

    Hükümet asgari ücrete geçen yıl ilk 6 ay için yüzde 5.9, ikinci altı ay için ise yüzde 4 oranında artış yapmıştı. Programa emekli aylıklarına yapılacak zam oranları da konuldu. Buna göre, aylıklara Ocak ve Temmuz aylarında yüzde 2 oranında artış yapılacak.

    Öte yandan 2008 yılının son çeyreğinde işsizlik sigortasından faydalanma şartlarının kolaylaştırılması ve işsizlik ödeneği tutarlarının artırılması planlanıyor. 2007’de 403 milyon YTL olan fon giderlerinin önümüzdeki yıl 649 milyon YTL olarak gerçekleşmesi hedefleniyor.

    2008 programında sosyal güvenlik kuruluşlarının gelirlerinin 60.1 milyar YTL, giderlerinin ise 88.9 milyar YTL olması öngörüldü. Bu durumda sosyal güvenlik açığı yüzde 4,02 olarak hedeflendi.

    Facebook

    15 reasons Facebook may be worth $15bn
     
    BBC, Oct 29, 2007
    Microsoft has invested $240m (£117m) in social networking site Facebook in exchange for a 1.6% share of the company. That puts a value of $15bn (£7.3bn) on a firm that has only been in existence three and a half years.

    So why does Microsoft think Facebook is worth $15bn? Here are 15 possible reasons....

    1. The network has gone viral in the last 12 months, with more than 50 million users worldwide and a user base that is growing faster than great rival MySpace. According to Facebook, it adds 200,000 new users each day.

    2. The average user spends 3.5 hours a month on Facebook - more than the average user on rival MySpace - which is increasingly attractive to advertisers.

    3. Facebook is the current Web 2.0 darling - popular with ordinary users and "tech heads" alike.

    4. US research reveals that Facebook users come from wealthier homes and are more likely to attend college than MySpace users - increasing that attraction for advertisers.

    5. Microsoft's investment makes them a serious player in the growing market of "social advertising". Social network profiles are full of personal data that users voluntarily hand over, which is very useful for targeting adverts.

    6. Sixty percent of Facebook users are outside of the US - so Microsoft's investment buys access to a global audience quickly and simply.

    7. Facebook is the new web: The decision to open up the network to outside developers turned Facebook into a destination for many uses, like messaging, photos and video. Of course, as Facebook is on the web it could never really be the new web.

    8. Every major content firm with an online presence is either working on a Facebook application or has already launched one - from Google to the BBC.

    9. According to a report, 233 million hours of work are lost each month in the UK due to staff looking at social networks. Advertisers can now target people when at their desks.

    10. The openness of Facebook is attracting a wealth of talented developers who can launch their applications to millions of users quickly.

    11. Facebook messaging is the new e-mail. Everyone feels stressed from a deluge of e-mail from unwanted people and companies. But Facebook messages are always from friends.

    12. Facebook's "status updates" have become the easiest way to let friends know what you are doing and how you are feeling at any given moment.

    13. Facebook thrives on playful applications such as Pirates, Zombies, Super Wall and Top Friends, which have made the network a place to play as well as communicate.

    14. Facebook is the acceptable face of blogging - you can reflect your life and personality online without being seen as a "blogger", which often carries a geeky stigma.

    15. Facebook is worth $15bn only because Microsoft says so. The value of Facebook is based on a 1.6% share of the firm being worth the $240m Microsoft paid for it. Microsoft and Google were in a bidding war for a slice of the firm and both companies have large pockets. This was not just business, this was personal, according to some analysts.


    Benim Gibilerin Cumhuriyet Bayramı

    Cumhuriyet 29.10.2007

    TÜRKEL MİNİBAŞ

    29 Ekim 2007'nin Farkında Olmak!

    ... Banka ve sigorta şirketleri de dahil olmak üzere finans sektörünün yüzde 70'inin yabancılaştığı;

    ... Global sermayenin cazibe merkezi olan kurumları "babalar gibi satacağını'' her fırsatta ilan eden Maliye Bakanı'yla ülkenin ihale pazarına çevrildiği;

    ... "Bilim insanlarının" dikte ettirilmiş bilim raporları yazıp imzalayarak ülkenin maden, orman, tarım, su kaynaklarının global piyasaya açıldığı;

    ... Allianoi antik kenti örneğinde olduğu gibi, koruma kurulları ile bilim kurullarının kol kola girip ülkenin tarihi zenginliklerini yok ettiği;

    ... Yortanlı Barajı'nda olduğu gibi Devlet Su İşleri'nin SİT alanlarını, doğa ve kültür cennetlerini yok sayıp baraj inşaatlarına giriştiği;

    ... Devletin kendi memuruna bile zam verirken uluslararası finans kurumlarından izin aldığı

    bir ülkede 29 Ekim 2007'nin farkında olmamak mümkün mü!

    29 Ekim 2007, Türkiye'yi kapitalizmin globalleşme sürecine koşulsuz eklemlemeyi isteyenlerin cumhuru yoksullaştırıp yalnızlaştırarak her türlü talan ve yağma karşısında çaresiz bırakmasının resmî ellerle yapılmış resmidir.

    29 Ekim 2007'deki bu resmin:

    ° Bir yanında ülke kalkınmasının temel kaynakları olan maden, su, orman, tarım alanlarına zarar veriyor olsalar bile yerli ve/veya yabancı şirketlerin yatırımlarını garantileyen Çok Taraflı Yatırımları Sigorta Şirketi (MIGA) vardır.

    ° Bir yanında Çok Taraflı (MAI) ve İki Taraflı (BIT) anlaşmaları vardır.

    ° Bir yanında da bunların faaliyetlerini hiçbir engelle karşılaşmadan gerçekleştirmeleri için siyasi erki elinde tutanlar vardır.

    Malum, kaynakların dağıtım ve tahsis yetkisinin kimde olduğu ve bunun nasıl yapılacağı iktisadın temel konusudur. Hangi dilde olursa olsun tüm iktisat kitapları bu dağılımı anlatarak başlar. Zira kaynak dağılımı yetkisi, neyin üretileceğinden neyin tüketiciliğine, uluslararası işbölümünde hangi ürün ve hizmetlerle var olunacağını gösterir.

    Kısacası... Kapitalist sistemin varlığı bu kaynak paylaşımının kimin lehine yapıldığına bağlıdır.

    Mustafa Kemal' in 84 yıl önce "Beyler, yarın Cumhuriyeti ilan ediyoruz" demesinin tarihsel önemi de zaten tam bu noktadadır ve... Ülke kaynaklarını yönetme yetkisinin halkta olduğu; yani ekonomik ve siyasi erkin birlikteliğinin ilanıdır.

    Etibank, Sümerbank, millileştirmeler hep bu erkin ürünleridir. Kapitalizmin içinde ama emperyalizme karşı ülke kaynaklarının, ülkenin üretim güçlerince kullanılacağını gösteren net bir cevaptır Cumhuriyet.

    Gelin görün ki... Siyasi erk ABD-AB gibi kapitalizmin büyüklerinin, ekonomik erk de global sermaye destekli olunca 29 Ekim 2007 için aynı şeyi söylemek mümkün değil!..

    Çünkü artık tarih, kaynaklarını savurgan politikalarla sömürgeci güçlere kullandıran siyasetçilerin öyküleriyle örülmeye başlandı. Yeni tarih iyi niyetli halk ile romantik sosyalistlerin sandığı gibi bu siyasetçilerin kaybettiklerini yazmayacak. Fareli köyün kavalcısı gibi onların peşine takılanların kaybettiklerini yazacak!..

    Çünkü bu tür siyasetçiler, ülke kaynaklarının global piyasa çıkarları lehine dağıtılması ve kullandırılması adına sistemin egemenlerince desteklenir. Ülke insanının bu tür siyasetçileri seçmesi ve 21 Ekim'de olduğu gibi tüm haklarını onlara devretmesi için yine aynı güçlerce ikna edilir.

    İkna sürecinin boyutları ve yöntemi:

    ° 1929 Büyük Dünya Bunalımı ile 1968'deki küresel krizde olduğu gibi kapitalizmin krizlerinin çıkış nedenlerindeki farklılıklara,

    ° krizin azgelişmiş ülkelere transferinde ekonomik, sosyal ve kültürel yapıdaki farklılıkların keskinliğine,

    ° kriz sonrasındaki yenilenme dönemine eklemlenmekte karşılaşılan sorunlara göre değişir.

    İkna süreci, Türkiye gibi ''Ulusal Kurtuluş Savaşı'' vererek bağımsızlığını kazanmış ülkelerde sömürgelikten bağımsızlığa erişmiş ülkelere göre daha uzun zamanda gerçekleşir. Zira bu ülkelerde halklar emperyalist güçlerden kurtulma ve kurtuluş sonrasındaki bağımsızlığın sürekli mücadele yöntemi olduğuna inanırlar.

    Bu nedenle ulusal çıkarlar ile ulusal çıkarların sorumluluğunu üstlenen siyasetçilerin çıkarları arasındaki denkliği sürekli denetlemek durumundadırlar. Yurttaş olmanın sorumluluğu da zaten bunu gerektirir.

    Ne var ki Türkiye, 21 Ekim'deki "referandum" başlıklı kara mizah örneğiyle bu denetleme yetkisini devretti. Bu, siyasetçi için ulusal çıkar önceliğinin bittiği, ülke kaynaklarının yönetim ve dağıtımında ulusun yerini globalizmin çıkarlarının aldığı bir yetki devriydi.

    Şimdi gelin de 29 Ekim 2007'yi 10'uncu, 20'nci, hatta 50'nci yılın coşkusuyla kutlayın. Laik-demokratik hukuk devleti ilkeleriyle gelinen 84 yılın sonunda talan ve yağma ekonomisiyle yönetilmeyi, ülke kaynaklarının ele geçirilmesi amacıyla yaratılan parçalanma ve paylaşılma modelini içinize sindiriverin!

    Cumhuriyet Bayramımız bu modele karşı çıkanlara kutlu olsun.

    turkmini@superonline.com

    www.turkelminibas.net

    Örtü Altında Zifaf Ortaklığı

    Cumhuriyet 29.10.2007

    EROL MANİSALI

    Oligarşi, Batı'nın Emrinde

    - Türkiye'deki "oligarşi" ABD ve AB'nin güdümünde.

    - Bu bağlanma, "birbirini tamamlayan iki yolla oluyor" ; ya ABD, AB ve IMF ile yapılan tek yanlı anlaşmalarla Türkiye'yi iktisadi, siyasi, hukuki, askeri ve kültürel olarak bağlıyorlar ya da "serbest ve dışa açık Türk piyasasını" Batı tekellerine işgal ettirerek yapıyorlar.

    Bu iki araç birbirlerini mükemmel bir biçimde tamamlıyor. İkili ama tek yanlı anlaşmalarla "serbest piyasa üzerinden Türkiye'yi bağlayacak altyapı hazırlanıyor" . İşler, "otomatiğe bağlanmış bir biçimde kendiliğinden yürüyor".

    - Bu işleri kim yürütüyor? Kimi siyasiler ve büyük sermaye çevreleri; kimi şeriatçılar ve bölücüler... Fethullah Gülen 'in İngilizlerle Londra'da yaptığı (Ekim 2007) toplantısının izini sürersek hepsini bir bir görürüz.

    - Peki neden yapıyorlar? ABD ve AB bunları maaşa mı bağlamış? Hayır, böyle değil; üç-beş gazeteci ve akademisyeni saymazsak, işler böyle yürümüyor.

    - Nasıl mı yürüyor? Siyasiler, büyük sermaye çevreleri, şeriatçılar ve bölücüler, bu bağlanmayı "bir alışveriş olarak değerlendiriyorlar" . Verdikleri şunlar; Cumhuriyetin iktisadi varlıkları, Lozan'ın kazanımları, Türkiye'nin bütünlüğü ve ulusal kimliği, demokrasi ve laiklik.

    Türkiye'yi iktisadi, siyasi, askeri ve kültürel olarak, Batı emperyalizmine pazarlarken karşılığında şunları alıyorlar; şeriatçılar askere ve ulusal güçlere karşı Brüksel ve Washington'ın desteğini alıyor; bölücüler, BOP'a verdikleri destek karşılığında Türkiye'yi bölmeye çalışıyorlar. Büyük sermaye, "Batı oligarşisinin ikinci sınıf ortağı" olma güvencesini elde ediyor.

    Sermaye, şeriat, bölücü ortaklığı

    Batı bu koalisyonu yönetime getiriyor ve onlara istediğini bir bir yaptırıyor. Bu coğrafyadaki oligarşi, kuşkusuz İngiltere, Fransa ve Almanya'dakinden çok farklı.

    Papyonlular, sarıklılar ve bölücüler türel olmayan bir koalisyon kurmuşlar. Ortak noktaları şunlar:

    - Sosyal devletin (ve devletin) yok edildiği, özelleştirilmiş, her şeyin serbest olduğu açık bir ekonomik yapı. Şeriatçı, serbest piyasa üzerinden şeriatını yürütüyor; bu arada cebine büyük paralar giriyor; aynı serbest piyasa, bölücüye de yasadışı kazanç getiriyor.

    Büyük sermayemiz zaten "Batı tekellerinin taşeronu olarak çalıştığı için" bu sömürge düzenini hiç yadırgamıyor.

    - Cumhuriyet yerine "ılımlı İslam devleti" konusunda kısmi bir anlaşma var. Şeriatçılar ve bölücüler tam destek veriyorlar. Büyük sermaye "papyonun hatırına, gardırop Atatürkçülüğünü oynamak zorunda" .

    Özde değil, sözde Atatürkçülük yaparak "Batı'nın ılımlı İslam modeline" örtülü destek veriyor.

    - BOP ve bunun altyapısını hazırlayan Kürdistan, yeni Ermenistan ve Patrikhane konularında oligarşinin desteği var; şeriatçı ve bölücü tam destek veriyor. Büyük sermayeninki ise "örtülü vaziyette" .

    Şeriatçıların, bölücülerin ve büyük sermayenin kendi gazetelerine, televizyonlarına çıkardıkları gazetecilere ve akademisyenlere bakalım; hemen hemen hepsi Türkiye'yi emperyalizme pazarlayan işbirlikçi insanlar.

    İnsanlar neden şaşırıyor ki!..

    Aklı başında yazarlar, çizerler, düşünürler, sokaktaki insan şaşkınlık içinde soruyor:

    - Bu iş nasıl yapılır, Irak'ın kuzeyinde emperyalizmin kukla devletine Türk hükümetleri nasıl yardım eder? Neden kendi bindiği dalı keser?

    - Annan Planı'na Ankara nasıl evet der?

    - Fener Patrikhanesi konusunda "göz göre göre Lozan nasıl deldirilir" ?

    - Türkiye'nin en önemli stratejik iktisadi kurumları Batı tekellerine nasıl verilir? Batı'da hiçbir ülke bunu yapmıyor; bizim hükümet neden yapıyor?

    İşte, bütün "bu akıl almaz uygulamaların arkasında oligarşi vardır" . Yukarıda da açıklandığı gibi, "oligarşi ile Batı arasında adı konmamış örtülü bir ortaklık söz konusudur".

    Gerçek stratejik ortaklık işte budur.

    - Bazen, "AB süreci" adı altında imzalanan anlaşmalarla;

    - Bazen, "Kıbrıs'ta çözüm" yalanı arkasına saklanan ödünlerle;

    - Kimi zaman "dinlerarası diyalog" arkasına gizlenmiş yalanlarla oligarşi işini yürütür.

    Cumhuriyetin yıldönümünü kutlarken bütün bunları yazmak ne acı. Oligarşinin Cumhuriyeti yıkmasını tüm gücümüzle engellemek zorundayız. Bulunduğumuz her noktada, yaptığımız her işte bunun bilincinde olmalıyız.

    www.istanbul.edu.tr/iktisat/emanisali

    Kimin Programı, Kimin Hükümeti, Kimin Boşbakanı

    Hangi programın koordinasyonu?

    Uğur Gürses

    Radikal, 29.10.2007

    Hükümetin hâlâ belirlenmiş bir ekonomi politikası olmadığını yazmamızdan birkaç hafta sonra bu konudaki açık 'kanıtlar' su yüzüne çıkmaya
    başladı. SSK primlerinin düşürülmesinden bütçe politikasına kadar birkaç konuda hükümetin bakanları farklı düşünüp, farklı konuşuyor. Sadece SSK priminde indirim konusuna bakmak yeterli.
    Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan, ekim ayı başında Muş ve Bitlis ziyareti sırasında, partisinin seçim beyannamesinde sözü verildiği üzere, SSK primlerinin düşürüleceğini söylemişti. Çağlayan, '1 Ocak 2008'den itibaren işveren SSK primlerinde 5 puanlık bir düşüş sağlanacaktır' demişti. Aradan 20 gün geçtikten sonra, yine ekonomi ile ilgili bakanlardan biri, Hazine'den sorumlu Bakan Mehmet Şimşek, Ankara'daki bir konferansta yaptığı açıklamada, "Gerekli imkânlarımız yok. İstihdam üzerindeki idari yükleri aşağıya çekeceğiz. O çok daha az maliyetli. SSK primlerindeki indirim orta ve uzun vadede yapılabilir" dedikten sonra, SSK primlerine ilişkin olarak, "indirim, 2008'in başında olacak denmiyor, 2008'in ocağı da, aralığı da olabilir' diyordu.
    Aslında Bakan Şimşek'in açıklamasında doğru olan bir değerlendirme de var. O da, şimdiye kadar yapılan KDV indirimleri yerine, istihdam ve arz yönlü vergilerde indirim tercih edilmeliydi. Yine Bakan Şimşek'e göre, 'vergi indirimi gibi maliyetli reformları bütçeyi zorlamadan yapmak gerekiyor'.
    En son olarak da, Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren, 'koşulları ve zamanı oluştuğunda taahhütlerinin yerine getirileceğini' söylüyordu.
    Tabii ki hükümetin üç bakanı arasındaki 'koordinasyonsuzluk' şaşırtıcı değil. İstendiği kadar Başbakan Yardımcısı seviyesinde koordinasyon makamı oluşturulsun, eğer 'program' denilecek bir ekonomik politika yoksa böyle bir tablonun ortaya çıkması sürpriz değil.
    Sadece biçimsel bir koordinasyonsuzluk değil, içerik açısından da kayda değer bir koordinasyonsuzluk var.
    Birincisi, öyle anlaşılıyor ki, Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan '5 puanlık SSK prim indiriminin' yapılacağını söylüyor da, belli ki 'kaynak' konusuna çalışılmamış. İkincisi de hükümetin programında sözü edilmiş bir hedef ya da vaadin, hiçbir ekonomik kurgusu olmadığı apaçık biçimde, '5 puan düşürüyoruz' diye açıklandığı öyle belli ki. 'Yamalı bohça' politikası görüntüsü var. Zaten, Bakan Şimşek'in sözlerinden de anlıyoruz ki, bir yerde reform yaparken, başka bir yerde de reform yapmadan olmuyor.
    Yine bir bayram günü (30 Ağustos) yazmıştık, hükümetin ekonomi ile ilgili
    üç bakanı (Nazım Ekren, Zafer Çağlayan ve Mehmet Şimşek), önceki pozisyonları nedeniyle ekonominin sorunları ve çözüm yolları konusunda yeterince bilgi sahibiydiler. Yani, 'durun bir bakalım anlayalım' diye ne zamana, ne de 'avansa' ihtiyaçları yoktu.
    Bu üç bakanın üç ay öncesine göre kişisel durumlarındaki farklılık; şimdi artık 'iş yapma' zamanlarının gelmiş olmasıdır. Ne, sorunları ve çözümleri 'önce ikiye, sonra onları da kendi arasında üçe ayırarak' gruplayarak; ne, kendi işini bırakıp 'Merkez Bankası faiz indirsin' demekle ekonomiye rota çizilemiyor. Zaman zaman iş o kadar ilginç hale geliyor ki, iş dünyasının çatı örgütü TOBB'un yaptığı gibi, 'Sayın Bakan altı ay önce oda başkanı ve başkanvekilimizdi, onun altı ay önceki açıklaması var. O sözlerde ne varsa onun arkasındayız' gibi inceden göndermeler bile yapılabiliyor! Öyle ya, siyasetin şakası olmaz. İşlerin içinden gelenlerden, işleri çözmeleri bekleniyor! Ancak, sayın bakanlarımızı da anlayışla karşılamak gerekiyor. Elde programlanmış, planlanmış bir ekonomi politikası olsaydı başka olacaktı!

    Sickening Sick

    Erdogan Lira Risks Conversion to Sick From Strong

    By Ewa Krukowska and Yon Pulkabrek

    The Bloomberg, Oct 29, 2007

    No prime minister in Turkey's modern history has done more to turn the lira into the strong man of the foreign exchange market than Recep Tayyip Erdogan. Traders now bet his threat to invade northern Iraq will turn it into a laggard.

    The currency has fallen 0.6 percent since Oct. 9, when Erdogan told the military to prepare to strike bases of the Kurdistan Workers' Party. The order ended the biggest rally in Turkey's lira since before the 1970s, breaking the momentum that made it the best performer this year among 26 emerging markets tracked by Bloomberg. Trading in options shows the lira is now the riskiest currency over the next two months.

    The lira's 19 percent appreciation this year to a record 1.18 versus the dollar reflects Erdogan's success in attracting investors and tourists to Turkey, America's stalwart Islamic ally. The economy more than doubled since he was elected in 2003, and the benchmark ISE National 100 Index of stocks has risen five-fold. Now, traders are growing concerned because more than 80,000 troops are poised near the Iraq border, prepared to hunt down Kurdish militants after an Oct. 21 firefight killed more than 35 people.

    ``Caution will increase and hurt the currency,'' should the nation start ``a large-scale ground offensive and it becomes an operation of several months,'' said Reinhard Cluse, a senior economist in London at UBS AG. The Zurich-based firm is the biggest underwriter of Turkish bonds, according to data compiled by Bloomberg.

    Currency Tumbles

    The currency tumbled 2.4 percent on Oct. 22 when Erdogan, 53, said an attack on Kurds in Iraq would come within days. The decline was the biggest since a 4.9 percent slump on Aug. 16, when investors around the world fled high-risk assets as losses on securities tied to U.S. subprime mortgages began to contaminate global credit markets. The lira fell for the first day in five today, dropping to 1.1917 from 1.1889 on Oct. 26.

    ``I can see the lira taking quite a beating'' if the conflict escalates, said Lars Christensen, senior emerging- markets analyst in Copenhagen at Danske Bank A/S, Denmark's biggest lender. The lira will weaken to 1.28 per dollar by year- end, according to the median of 23 forecasts from economists and strategists compiled by Bloomberg.

    The difference in the costs between two-month lira puts, which grant the right to sell the lira, and calls, which allow for purchases, has risen to 3.62 percentage points. The so- called option risk-reversal rate, used as an indicator of sentiment in the foreign-exchange market, shows traders are more bearish on the lira than any of the 33 currencies tracked on that basis by Bloomberg.

    `Pressure is Mounting'

    ``The pressure is mounting,'' said Jon Harrison, a currency strategist in London at Dresdner Kleinwort, the third-biggest underwriter of the country's bonds this year. The falling lira ``should be used to build strategic positions in Turkish assets,'' said Harrison, who forecasts the lira will drop to 1.27 per dollar this year.

    Traders love the lira because of Turkey's 16.75 percent benchmark interest rate. The currency is used for so-called carry trades, where investors buy assets in countries with high yields financed with loans in low-yielding currencies such as the yen. The Bank of Japan's base rate is 0.5 percent.

    ``I would continue to see sell-offs prompted by politics as an opportunity to buy,'' said Caroline Gorman, a fund manager at August Asset Managers Ltd., which oversees $9 billion of assets in London. ``It would take a lot for me to stop believing in the lira as a carry play.''

    Carry Trade

    Investors who sold U.S. dollars to buy lira in carry trades earned 20 percent in the past six months, Bloomberg data show. The return for those who sold Japanese yen to buy lira was more than 17 percent.

    The Kurdish PKK, designated a terrorist organization by the U.S. and the European Union, has fought a two-decade war for independence from Turkey at a cost of almost 40,000 lives.

    The fighting reignited earlier this month when militants based in northern Iraq killed 15 Turkish soldiers. Turkey sent 300 soldiers into Iraq's Kurdish-controlled region on Oct. 21 to attack the PKK.

    ``The Iraqi government should know that we can use the power vested in us to conduct a cross-border operation at any time,'' Erdogan said at a news conference in London on Oct. 23.

    Erdogan will meet President George W. Bush in Washington next month to discuss the crisis, according to Gordon Johndroe, a spokesman for the White House National Security Council. Turkish military chief General Yasar Buyukanit said in Ankara on Oct. 26 that based on the Washington meeting, his country would assess how to proceed with the military operation against the PKK, the state-run Anatolia News Agency said.

    First Annual Gain

    A gain for the lira against the dollar this year would be the first since the government changed the denominations on Turkish currency notes in 2005, converting old lira into new at a rate of 1 million to one. The decision was a key to improving the economy, Erdogan said.

    When the inflation rate rose above 100 percent in the 1990s, ``we used to have citizens in Turkey who carried U.S. dollars in their pockets and people who would go to exchange houses to convert their salaries,'' Erdogan said. ``Now those exchange houses are almost out of business.''

    During the July election campaign, Erdogan, the leader of the Islamic-leaning Justice and Development Party, reminded voters how 21 straight quarters of growth had pushed per capita gross domestic product to $5,500 a year and promised to increase that to $10,000 in a second five-year term.

    Foreign Investors

    Foreign direct investment in Turkey surged to almost $20 billion last year, double the amount in 2005 and 20 times the annual average in the decade before Erdogan came to power.

    Economic growth averaged about 7 percent during Erdogan's first term. The current account deficit widened to a record $32.8 billion, or 8.2 percent of GDP, as the lira's strength encouraged companies to invest in imported machinery and consumers to buy foreign cars and appliances.

    Inflation fell to a 37-year low of 6.9 percent in July from a peak of 150 percent in 1995. The budget deficit is 0.7 percent of gross domestic product, lower than that of Germany and France.

    The nation's foreign debt was about $213 billion at the end of the first quarter, according to central bank data, up from $207 billion in the final quarter of 2006.

    A slump in the lira ``is likely to significantly increase the debt burden'' of Turkish borrowers, Moody's Investors Service said in an Oct. 1 report. That will translate ``into significant asset-quality problems,'' Moody's said.

    To contact the reporters on this story: Yon Pulkrabek in Prague at ypulkrabek@bloomberg.net ; Ewa Krukowska in Warsaw at ekrukowska@bloomberg.net

    Küresel Esir

    Bu yıl gelecek yılı esir alıyor

    Ercan Kumcu
    Hürriyet, 29.10.2007
    KAMU finansman dengesi bu yıl kötü gitti. Bütçe açığı ilk tahminler doğrultusunda gelişiyor izlenimi verse de, göreli olarak kamu finansmanı geçen yılın performansından olumsuz yönde çok uzaklaştı.

    Kötüleşmenin bir nedeni bu yılın seçim yılı olmasıydı. Bir başka neden, kamu finansmanını doğrudan ilgilendiren yapısal reformların savsaklanmasıydı. Üçüncü neden ise, daha önceki yıllarda kamu finansman dengesinin düzelmesine yardım eden dinamiklerin bu yıl ortadan kalkmasıydı.

    GEVŞEME

    IMF ile yapılan istikrar programının başından bu yana faiz dışı fazlanın milli gelirin yüzde 6.5’i kadar olacağı hedeflendi
    . Geçmiş yıllarda bu hedef büyük ölçüde yakalandı. Hatta, bazı yıllar hedef aşıldı dahi. Kamu finansmanındaki göreli hızlı iyileşme enflasyonla mücadeleyi büyük ölçüde kolaylaştırdı.

    Son yapılan tahminlere göre, kamu finansmanında faiz dışı fazla milli gelirin yüzde 4’ünün biraz üzerinde gerçekleşecek. Kısacası, kamu finansmanındaki bozulma bu yıl çok ciddi boyutlara vardı.

    Bu yılki gerçekleşmeler gelecek yılın programını da esir almış durumda. Öyle ki, gelecek yıl için faiz dışı fazlanın milli gelirin yüzde 5.5’i kadar hedeflenmesi dahi kamu finansmanında küçümsenmeyecek bir daralmaya işaret ediyor. Bir anlamda, faiz dışı fazlanın milli gelirin yüzde 6.5’i olacak gibi hedeflenmesi gerçekçi olmaktan çıktı. Dolayısıyla, gelecek yıl için bütçedeki faiz dışı fazlanın milli gelire oranının yüzde 4.5 olarak hedeflenmesi söz konusu. Geri kalan yüzde 1’in de önlemler alınarak (fiyat artırımlarıyla) diğer kamu teşebbüslerinden gelmesi bekleniyor.

    Bu yıl vergi gelirleri göreli olarak düştü. Ekonomik büyüme hedeflenen doğrultuda geliştiği halde, vergi gelirleri beklenenin altında gerçekleşiyor. Vergi gelirlerindeki gelişmeler vergiden kaçınmanın ve vergi kaçaklarının arttığına işaret ediyor. Yarın bu konudaki ayrıntılara gireceğim.

    Gelecek yıl faiz dışı fazlanın hedeflenen doğrultuda gerçekleşebilmesi için hem gelirlerde hem de harcamalarda ciddi boyutlarda önlemler gerekiyor. Yani, katma değer ve özel tüketim vergilerinde seçici artışların yapılması bir çözümmüş gibi görülüyor.

    Kamu kurumlarının ürettiği mal ve hizmetlerde küçümsenmeyecek fiyat ayarlamaları söz konusu olacak. Harcamalar tarafında çok köklü tasarruflar yapmanın olanağı ise çok fazla görülmüyor.

    KARARLILIK

    Gelişmekte olan ülkeler içinde kamu sektörünün göreli olarak en borçlu olduğu ülkelerden biri Türkiye olmaya devam ediyor
    . Latin Amerika’da kamu sektörünün ortalama borçluluğu milli gelir içinde yüzde 44’e geriledi. Çok riskli olarak algılanan Venezüella’da bu oran yüzde 23 iken, Arjantin’de yüzde 64’e geriledi. Kamu sektörü borçluluğunda AB normlarına yakınlaşsak da, göreli durumumuz risk profilini de olumsuz etkiliyor.

    Kamu finansman dengesinin bozulması kamu sektörünün borçluluğunu artıran doğrudan etkenlerden biri. Kamu sektörünün borçlanma ihtiyacının artması enflasyon ile mücadeleyi de olumsuz etkileyen önemli bir unsur.

    Türkiye, genel konjonktürün de yardımıyla, kamu finansman dengesinde küçümsenmeyecek iyileştirmeler yaptı. Şimdi, iyileşmenin devamı konusunda beklenen zorluklarla karşılaşılıyor. Zorlukları aşmak için kararlılık gerekiyor.