m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 工具 帮助
10月30日

AK Eller Cebe

AKP’nin eli 2010’da cebimizde

Yalçın Doğan
Hürriyet, 30.10.2009
SİGARAYA zam var. Yasak olan sigaraya zam var. Tıpkı petrol ürünleri ve doğalgaza zam öngörüldüğü gibi.

İmza yaş, imza kuru, açılım, kapanım, Ermenistan, Suriye derken, Meclis’te sessiz sedasız bir görüşme maratonu başlıyor. Hepimizin kaderini belirleyen 2010 bütçe maratonu.

Gelecek yılın bütçesinden gelen haberler bizim için pek parlak değil. AKP’nin hazırladığı 2010 bütçesinin eli yine hepimizin cebinde.

Gelecek yıl 13.1 milyar liralık (eski parayla 13.1 katrilyon) gelir artışı öngörüyor. Özellikle ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) üzerinden.

ÖTV nasıl artacak? Ya tüketim mallarına zam ya da vergi oranında artışla. Sanıyorum, gelir artışını AKP zamla sağlamayı düşünüyor.

Bu yıl ÖTV gelirleri 41.5 milyar lira. Gelecek yıl öngörülen gelir 54.6 milyar lira.

TOPLAM ARTIŞ YÜZDE 16.7

Genel olarak vergi gelirlerinde toplam artış yüzde 16.7.

2009 kriz yılı. 2010 krizin o kadar derin olmasa bile, yine de izlerinin sürdüğü bir yıl. Krizden çıkan bir ekonomide bu kadar yüksek vergi geliri artışı sağlamak güç görünüyor.

Gelirde artış var, buna karşılık harcamalarda azalma yok. Mali disiplinden sürekli söz eden AKP,  harcamaları kısmayı bir türlü beceremiyor.

Gelir artışı için öngörülen bir başka kalem daha var. İthalattan alınan KDV artıyor. 2010’da ithalat artıyor, buna paralel KDV’si artıyor.

SİGARA OLAYI

En garip artış sigarada.

Sigara içmek sınırlanıyor, hatta bütün kapalı yerlerde yasaklanıyor. Yasakla birlikte, sigara tüketimi ister istemez azalıyor.

Şimdi tüketimi azalan sigarada ÖTV artışı öngörülüyor. Ve oradan bir gelir artışı umuluyor. Bu nasıl olacak, merak ediyorum.

BÜTÇEYE MAKYAJ

CHP Trabzon milletvekili Akif Hamzaçebi “bütçe açığını düşürmek için bütçeye makyaj yapılmış” diyor. Bunu da şöyle açıklıyor:

“İşsizlik fonunun faiz geliri ile özelleştirmede nakit fazlası bütçeye gelir kaydedilmiş. Toplam 13.8 milyar lira eklenmiş. Şu anda öngörülen bütçe açığı 50.1 milyar lira. Bu 13.8 milyarlık ek gelir olmasa gerçek bütçe açığı 63.9 milyar lira. Yani, 13.8 milyarlık makyaj var.”

Hamzaçebi  maliyeci, bütçeden çok iyi anlıyor, konusunda iyi uzman. Zaten o meslekten geliyor. AKP’nin bu uyarıyı dikkate alması, hepimizin yararına.

Ben bir de bütçede yatırımlara bakarım. İşsizliğin azalması, ekonomik büyüme, gelirlerin artması, yatırımlara bağlı.

Yeni bütçede yatırımların  milli gelire oranı  yüzde 16.9’dan yüzde 17.6’ya  yükseliyor. Artış binde 7. Krizden çıkan bir ekonominin normal seyri. Buna rağmen, gelecek yıl için öngörülen büyüme yüzde 3.5.

Bu nasıl olacak? İyimser bakışla olacak. Aksi zor.

10月29日

Ne Mutlu Türküm Diyene

“Gelecek kuşakların, Türkiye’de cumhuriyetin ilanı günü ona hiç acımadan saldıranların başında, cumhuriyetçiyim diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız! Tersine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta hiç de güçlük çekmeyeceklerdir.”
 
Mustafa Kemal Atatürk 
10月27日

Cepte Dumanaltı Olmak

WHO: Cep telefonları beyin tümörü riskini artırıyor

 
Hürriyet, 25.10.2009
Uzun süreli cep telefonu kullanımının bazı kanser türleriyle bağlantısı ilk kez önemli bir araştırmada kanıtlandı.

Daily Telegraph, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) 30 milyon dolara mal olan ve 13 ülkede, 12 bin 800 denek üzerinde yapılan 10 yıllık araştırmasının sonuçlarını, resmen açıklanmadan iki ay önce yayınladı.
Daily Telegraph haberine göre, araştırmada cep telefonu kullanımının üç tür beyin tümörü ve bir tür tükürük bezi tümörü ile ilişkili olduğunun ortaya konduğu belirtildi. Araştırma sonuçlarının hükümetler üzerinde daha sert tedbirler alınması için baskı yaratacağının beklendiği de vurgulandı. Yayınlanan habere göre, projenin 13 ülkede yürütüldüğü ifade edilirken, tümör hastaları ve sağlıklı insanlarla ayrı ayrı görüşüldüğü ve cep telefonu kullanımlarında farklılık olup olmadığının araştırıldığı bildirildi.
 

Çocuklarda kısıtlansın

Raporda, beyin tümörü riskini ciddi biçimde artıran cep telefonu kullanımının çocuklarda kısıtlanması, yetişkinlerin de konuşmalarını kısa kesmesi tavsiye ediliyor. Daily Telegraph, raporla ilgili haberi, “Uzun süreli cep telefonu kullanımı ‘Kanser ile ilişkili olabilir’ başlığıyla yayınladı. Haberde, “Çalışma bu yıl tamamlandığında bir dönüm noktası olacak” ifadesine yer verildi. Araştırmanın ilk sonuçlarına göre, 10 yıldan daha fazla cep telefonu kullanımının bazı beyin tümörlerinin oluşma riskini önemli ölçüde artırdığı da belirtildi. Haberde, İngiltere Sağlık Departmanı rehberliğini dört yıldan daha fazladır güncellemediği de vurgulanırken, “Cep telefonu kullanımının sağlık sorunlarını yol açtığını gösteren çalışmaların bir kanıtı yok deniliyor. Ve sadece çocukların çok önemli olmayan telefon konuşmalarını kısa tutmaları öneriliyor” denildi.
Cep Telefonları Operatörleri Derneği’nden bir yetkilinin ise, “30 bilimsel araştırmaya göre cep telefonunun sağlığa olumsuz etkisinin olmadığı belirtiliyor”
ifadelerine yer verildi.

Üç tür beyin tümörüne yol açıyor

HABERDE Dünya Kanser Araştırma Kurumu’nun yürüttüğü Interphone Araştırması’nın
Başkanı Dr. Elisabeth Cardis’in görüşlerine de yer verildi. Dr. Cardis, raporun “Kamu Sağlığı Mesajı” içerdiğini vurgulayarak, cep telefonu kullanımının üç tür beyin tümörü ve tükürük bezi tümörüne yol açtığı sonucunu araştırmaya başladıklarını söyledi. Cardis, birçok araştırmanın ışığında, radyofrekans radyasyonun olası etkilerine karşı önlemler alınmasının önerilmesi gerektiğini vurguladı.

10月25日

Balon de TUFAN

Yeni krizi tetikleyecek kumar başladı mı?
 
Osman Ulagay
Milliyet, 25.10.2009

Financial Times (FT) gazetesinin sürekli okuduğum yazarlarından Wolfgang Münchau’nun 19 Ekim tarihli FT’de yer alan “Yeni krize doğru geri sayım başladı bile” başlıklı yazısı bizim medyada da yankı buldu. Yeni bir krizin şartlarının oluşmakta olduğu iddiası hayli ilgi çekti. Münchau önemli saydığı bazı göstergelere göre ABD borsasındaki aşırı değerlenmenin % 40’ı bulduğunu hatırlatarak, sıfıra yaklaşan faiz oranlarının insanların yeniden en riskli yatırım araçlarına yönelmesine yol açtığını ve bunun da yeni bir balonun şişmesine ortam hazırladığını belirtiyordu yazısında.
Münchau’nun yazısından üç gün sonra, bu kez 22 Ekim tarihli FT’de Gillian Tett’in önemli bir yazısı yayımlandı. Küresel finans sistemindeki risklerin krize yol açabileceğini 2007’de ilk yazanlardan biri olan Gillian Tett, henüz emekli olmuş üst düzeydeki bir banka yetkilisinden almış olduğu mektuptan bölümler aktarıyordu yazısında.

Daha büyük balon
Emekli banka yetkilisi şunları yazmıştı Gillian Tett’e: “Son 12 ayda yaşananları unut. Kumarbazlar en saldırgan halleriyle masaya geri döndüler. Yüksek oranda borçlanarak kısa vadeli oyunlara giriştiler, bu furyada ne bulurlarsa alıyorlar. Normal hisse senedi ve tahvillerin yanı sıra gayrimenkul fonları, çeşitli emtia, ‘Yükselen Pazar’ hisseleri ve bonoları payını alıyor bu furyadan. Neredeyse sınırsız miktarda sıfıra yakın faizle para bulunca krizin derslerini unuttu çoğu kimse. Bunun sonucunda şimdi şişmekte olan balon patlayınca 2008 krizi bir müsamere gibi kalacak.”
Gillian Tett, neredeyse sıfır faizli para bolluğunun, hisse senedi borsalarındaki tırmanışı tetiklemenin ötesinde, kredi ve türev piyasalarında da büyük bir sıçramaya yol açtığını belirtiyor ve şu uyarıyı yapıyor: “Bu kadar büyük miktarda çok ucuz para ortalıkta dolaşmaya devam ettikçe kumara yönelenlerin sayısı da artacaktır.”     
Bir diğer FT yazarı Francesco Guerrera da 17 Ekim tarihli yazısında başka bir noktaya dikkat çekiyor ve bankaların daha iyi denetlenmesi için çabalar sürerken öte yandan ‘hedge fund’lar gibi denetim dışı finans kurumlarındaki işlem hacminin yeni rekorlara tırmandığını ve ABD’deki sorunlu kredilerin yarısının banka dışı kurumlarda bulunduğunu yazıyor. 

Bu para oldukça
Görünen o ki ABD’de ve bazı diğer zengin ülkelerde banka sistemini kurtarmak ve ekonomiyi canlandırmak için ortalığa saçılan sudan ucuz paranın reel ekonomiyi canlandırma etkisi sınırlı kaldı ama gözü dönmüş piyasa kumarbazlarının iştahını kabarttı bu para yağmuru. Bu furya içinde İMKB dahil pek çok borsada işlem gören hisselere büyük talep geldi, “junk bond” denen riskli kağıtlara ve bir ara kimsenin yüzüne bakmadığı “toksik varlıklar”a bile alıcı çıkmaya başladı.
Bu furyanın eninde sonunda reel sektörü de olumlu etkileyeceğini ve endişeye gerek olmadığını söyleyenler var ama aslında muazzam bir yeni balonun şişirilmekte olduğunu söyleyenlerin kaygıları daha inandırıcı geliyor bana. 

Bıçak sırtındaki dengeler
Şimdi gelinen noktada ABD’deki sıfıra yakın faizlerin ve piyasalardaki aşırı likidite bolluğunun sonunda yeni bir krizi tetikleyebilecek olan bir süreci başlattığı ortada. Kısa sürede hızla tırmanan borsaların dışında riski yüksek yatırım araçlarına hücumun başlaması, kaynama noktasına yaklaşıldığının işareti.
Ancak yeni bir balonun yaratacağı tehlikeyi ortadan kaldırmak ve yüksek riskli spekülasyonu önlemek için faizlerin yükseltilmeye başlanması da göze alınamıyor çünkü ABD’de ve Avrupa’daki ekonomik büyümeye geçiş sinyallerinin gücü ve kalıcılığı konusunda ciddi tereddütler var.
Devletin sağladığı desteğin ve likiditenin geri çekilmesi halinde ekonomideki canlanmanın duracağı kaygısı hayli yaygın. Ayrıca faizlerin yükseltilmeye başlandığı noktada bu oyunun bittiği izleniminin doğması ve şişirilen balonun hızla sönmeye başlaması da bir olasılık.
Bıçak sırtındaki bu dengenin bizim borsayı ve piyasaları da etkilemeye başladığı görülüyor. Dünyanın dört bir yanında risk iştahı kabaran ve iyi getiri arayan paranın bizim borsadaki tırmanışı da ciddi biçimde etkilediği anlaşılıyor. Ayrıca  faizlerin alışılmamış düzeylere inmiş bulunması Türkiye’deki tabloyu etkileyebilecek bir faktör haline geldi. Fon yöneticileri, ellerinde büyük paralarla kapılarını çalan ve “Paramı ne yapayım?” diye soran mevduat sahiplerinin arttığını belirtiyor. 

Büyümede düş kırıklığı yarattık
Başbakan Erdoğan, herhalde kendine göre bazı göstergelere bakarak Türkiye’nin küresel krizden en az etkilenen ülkelerden biri olduğunu söylemeye devam ediyor herkesin baktığı ve uluslararası karşılaştırmalarda dikkate alınan göstergeler onun söylediğinin tam tersini söylüyor. IMF’nin Latin Amerika ülkelerinin durumuyla ilgili olarak hazırladığı raporda yer alan grafik de Türkiye’nin son bir yıldaki ekonomik büyüme performansıyla en büyük düş kırıklığı yaratan ülkelerden biri olduğunu ortaya koyuyor.
IMF’nin 2008 Ağustos’unda yaptığı büyüme hızı tahminleriyle bir yıl sonra yaptığı tahminler karşılaştırıldığında Çin dahil hiçbir ülkenin 2008 tahminini tutturamadığı görülüyor. Türkiye ise 2008’deki tahminden en fazla sapma gösteren ve büyüme hızı tahminin en fazla gerisine düşen ülkelerden biri olarak dikkati çekiyor. 

oulagay@milliyet.com.tr

10月24日

Perşembeden Önce Çarşambayı TUFAN Aldı

Akaryakıt dünden pahalı yarından ucuz

Şükrü Kızılot
Hürriyet, 24.10.2009
2010 bütçesinde, akaryakıttan toplanacak Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gelirlerinde yüzde 32 artış öngörülüyor.

Bu da özellikle akaryakıt başta olmak üzere bazı ürünlerin vergilerine zam anlamına geliyor. Nitekim perşembe günkü “Bu hesap vergi artışı getirir” yazımızın mürekkebi kurumadan, benzinin litresine 10 kuruş zam geldi ve 3.36 lira oldu.

REKOR FİYAT

Yapılan son zam ile benzin ve alınan vergi, rekor fiyata çıktı.

Türkiye’de ve bazı ülkelerdeki benzin satış fiyatı, dolar cinsinden Tablo-I’de gösterilmiştir.

Tablodan da fark edileceği gibi, benzin satış fiyatı bakımından rekor Türkiye’de!.. Kuşkusuz, alınan vergiler bakımından da rekor yine Türkiye’de.

RAFİNERİ FİYATININ 4 KATI

Tablo-II’den de fark edileceği gibi, benzinin (kurşunsuz 95 oktan) rafineri çıkış fiyatı 84 kuruş. Pompa satış fiyatı ise bunun yüzde 400’ü kadar yani 3.36 TL. İlginçtir, rafineri çıkış fiyatı benzinden 2 kuruş fazla yani 86 kuruş olan motorin, vergisinin daha az olması nedeniyle benzinden daha düşük fiyata (2.80 TL) satılıyor.

Bu fiyatın 2.21 TL’si vergilerden oluşuyor.

Tablo-III’de 2010 yılında öngörülen ÖTV gelirlerinin dağılımına baktığımızda; 2010 yılı ÖTV gelirlerinin yüzde 56’sının petrol ve doğalgazdan elde edileceğini ve 2010’da öngörülen yüzde 26’lık ÖTV artışına da baktığımızda, 2010’da akaryakıt ÖTV’sinde artış yapılmasının kaçınılmaz olduğunu fark ediyoruz.

Başlıkta belirttiğimiz gibi, akaryakıt fiyatı bugün itibariyle dünden pahalı ama yarına (2010’a göre) daha ucuz!..

DİĞER ÖTV ARTIŞLARI

2010 yılı ÖTV geliri hedeflerine baktığımızda, toplam ÖTV gelirlerinin, yüzde 30’unun tütün mamullerinden oluştuğunu ve vergi artışı olarak da yüzde 42 bir artışın hedeflendiğini fark ediyoruz. Bu da 2010 yılında sigara ÖTV’sinde ve doğal olarak fiyatında artış olacağı anlamına geliyor.

Motorlu Taşıtlar ÖTV’sinde yüzde 61 artış hedefleniyor ama 2009’daki indirime göre toplanan vergi esas alınarak artış hedeflendiği için; Motorlu Taşıt ÖTV’sinde artışa ihtimal vermiyoruz. Benzer durum, dayanıklı tüketim malları için de söz konusu.

Özetle, ÖTV gelirindeki artış, beraberinde vergi artışlarına da gebe...


10月23日

Ne Mutlu PeKeKe Diyene

Vicdanlar kanıyor

Tufan Türenç
Hürriyet, 23.10.2009
BİR arkadaşım, PKK’lıların dönüşlerini TV’de izlemiş, burnundan soluyordu:

“Sinirimden televizyonu kapattım. Teröristler zafer kazanmış kahramanlar havasında geldi. Bu ne cüret! Bu ülke ne hale getirildi.”

Yatıştırmak için “Alışırsın... Alışırsın...” dedim.


Aynı gün, yani pazartesi günü milyonlarca insan aynı duygular içinde bunalıyordu. 


O gün milyonlarca insanın yüreği sızladı.


Teröristler büyük bir pervasızlıkla teslim olmaya değil, terör örgütünün zaferini devlete onaylatmaya geldiler.


Gerilla kıyafetleriyle...


Zafer işaretleriyle...


Onları sınır kapısında karşılayan devletin savcılarına “Biz PKK’lıyız” dediler.


“Sayın Öcalan’ın emri ile barış gönüllüsü olarak geldik”
dediler.


“Dağa çıkmaktan, örgüte katılmaktan ve de yaptıklarımızdan pişman değiliz”
dediler...


“Başbakan’a mektup getirdik... TC’den taleplerimiz var”
dediler...


Ve yapılan pazarlık gereği serbest bırakıldılar.


Böylece zaferi onaylatmış oldular.


Sonra da 40 gün 40 gece sürecek gösteriler, şovlar başladı.

 

*  *  *


Oysa dünyada böyle süreçlerin kurallarını devletler koyar. 


Böyle şartlı, şurtlu gelişleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti kabul etmemeliydi.


Şehitlerin ruhunun rahatsız edilmemesine özen gösterilmeliydi.


Gaziler bir kez daha öldürülmemeliydi.


Tablo o kadar rencide ediciydi ki, Başbakan bile DTP’lileri uyarmak gereğini duydu.


Oysa Başbakan icranın başı olarak bunlara izin vermemesi gereken kişiydi.


Bu ülkenin insanlarının yıllarca terör örgütünün verdiği acılara tahammül etmelerinin karşılığı bu mu olmalıydı?


Teröristlerin kahramanlar gibi gelmeleri, afra tafra ile devletin savcılarına ifade vermeleri kabul edilmemeliydi.      


Dünyanın hiçbir ülkesinde yaşanmamış, yaşanmayacak bir süreçten geçiyoruz.


Madem dünyanın en kanlı terör örgütünün üyeleri sorgusuz sualsiz affedilecekti...


Madem böyle bir anlaşmaya boyun eğilmişti.


Parça parça gelişlere ne gerek vardı?


Hükümet bir genel af çıkarsaydı, bu iş kökünden hallolsaydı.

 

* * *


İnanın böyle yapılsaydı millet bu kadar rencide olmazdı.


Türkiye Cumhuriyeti teröristlere karşı hukukunu uygulayamaz durumu da düşürülmezdi.


Şimdi vicdanlar teröristleri usulen sorgulayıp affederken bilim adamlarının, generallerin, yazarların, gazetecilerin boyunlarına terör örgütü üyesi yaftası asarak demir parmaklıklar arkasına kapatılmalarına nasıl razı olacak?


Bu durum, hukuk devletinin kurallarına nasıl sağdırılacak?


Bunun hesabını bu hükümet, sorgulamaya, yargılamaya katılan hukukçular nasıl verecek?


Adalet Bakanı kendisine dünya hukuk tarihinin kara sayfalarında yer verileceğini bilmiyor mu?


Bunun utancını gerek kendi yaşamında çekeceğini, ölümünden sonra da çocuklarının aynı utançla yaşamak zorunda kalacaklarını düşünmüyor mu?


Yazık!


Bu hükümet bu süreci yönetemedi.


Dışarıda dizayn edilen bu sürecin onur ayarını ise hiç ama hiç beceremedi.


Bu açıdan vicdanları rahat mı bilemem.


Bilsinler ki bu ülkeyi sevenlerin vicdanı rahat değil


Vicdanlar sürekli kanıyor.

tturenc@hurriyet.com.tr 

Teğetin Benzin Hali

Benzine rekor zam geldi, fiyatlar 140 dolarlık petrol dönemine döndü

 
Ali Öztürk
Hürriyet, 22.10.2009
95 oktan kurşunsuz benzine 8-10 kuruş zam yapıldı, İstanbul’da benzinin pompa fiyatı 3.36 TL’ye çıktı. Akaryakıtın fiyatında ham petrolün seyri önemli rol oynuyor. Küresel kriz öncesi varili 145-147 dolar olan petrol dün 78-79 dolardı; yani yüzde 46 geriledi. Fakat Türkiye’de ağır vergiler inmediği için benzin geçen yılki zirveye göre sadece yüzde 5-6 ucuz.

DÜNYANIN en ağır vergileri yüzünden dünyanın en pahalı akaryakıtını tüketen Türk insanı, küresel krizle birlikte gerileyen ham petrol fiyatlarına rağmen aracının deposunu bir türlü ucuza doldurma şansını yakalayamadı. Son olarak dün gelen 8-10 kuruş zamla 95 oktan kurşunsuz benzin satış fiyatı 3.36 liraya çıktı; 2009 rekorunu kırdı. Akaryakıt dağıtım şirketleri 95 oktan kurşunsuz benzinin satış fiyatını Ankara ve İstanbul’da litrede 3.25-3.27 liradan 3.33-3.36 liraya, İzmir’de 3.24-3.26 liradan 3.34-3.35 liraya yükseltti. Belirlenen fiyatlar, rekabet nedeniyle akaryakıt bayiine ve kentlerin rafineriye uzaklığına göre değişiklik gösteriyor.
Tavan fiyatla 3 lira
Ağır vergiler yüzünden sadece ‘tavan fiyat’ uygulaması döneminde benzinin litre fiyatı bir ara 3 TL’nin altına geriledi. Sonra yeniden yükselen fiyatlar ‘tavan fiyat’ uygulaması biterken 3.20’ye yaklaştı ve dün de bu yılın rekoru kırıldı. Küresel kriz öncesi, yani yaklaşık 16 ay önce ham petrolün varil fiyatı 140 doların üzerine çıkmış, Türkiye’de benzinin litre fiyatı da 3.50 TL’yi geçmişti. Benzinin pompa fiyatı kriz öncesi, 30 Haziran 2008’de rekor kırarak 3.61 TL’ye kadar çıkmıştı.
O dönemde ham petrolün varili 140 doların üzerindeydi. Ham petrol 11 Temmuz 2008’de 147.27 dolar ile tarihi rekor kırarken, aynı gün Türkiye’de benzinin litresi 3.55 TL idi. Küresel kriz yüzünden geçen Aralık’ta 33 dolara kadar inen ve sonra bu yılbaşında yeniden 50 dolar seviyelerine çıkan petrol, bu yükseliş trendini sürdürerek ve son olarak 78-79 dolara kadar geldi. Yeni; geçen yılki zirve noktasına göre petrol fiyatı hâlâ yüzde 46.5 düşük. Oysa; ham petrolün zirve yaptığı 11 Temmuz 2008’de 3.55 TL olan benzinin litre fiyatı dünkü zam sonrası petrolün zirve günlerinden sadece yüzde 5.35 ucuz.

55 litrelik depo 185 liraya doluyor

BENZİN fiyatına dün gelen zamla kurşunsuz benzinin litresi 3.36 liraya çıkarken 55 litre yakıt alan bir araç deposunu doldurmanın maliyeti 184.80 liraya geldi. Tavan fiyat uygulamasının yapıldığı  Haziran-Ağustos döneminde, Temmuz ayında bir ara 2.92 liraya kadar düşen kurşunsuz benzinin  litresi, son yapılan düzenlemeyle 3.36 liraya çıktı. Temmuz ayında 160.6 lira olan 55 litrelik bir otomobil deposunu doldurmanın maliyeti, bugün 184.8 liraya ulaştı. Bu, yazın ortalarından bu yana  benzinde yaklaşık yüzde 15’lik artış anlamına geliyor.

Petrol zirvedeyken varil 180 liraydı şimdi 115.3 lira

HAM petrolün zirve yaptığı 11 Temmuz 2008’de, o dönemki dolar kuruna (1.2223 TL) göre, bir varil petrol 180 liraya geliyordu. 147.27 dolar ile zirve yapan petrol dün 79 dolar seviyesindeydi. Dünkü dolar kuruna göre bir varil petrol, 115.30 TL. Petrolün varili 11 Temmuz 2008’e göre 67 TL, yani yüzde 36 ucuzladı. Petrol 147.27 dolar ile zirve yaparken 3.55 TL olan benzinin litresi, dün 3.36 TL’ye çıktı. Petrol, dolar bazında yüzde 46.5 gerilerken; Türkiye’de ağır vergiler yüzünden akaryakıt fiyatlarına sınırlı bir yansıması oldu

The Nook

Will Barnes and Noble's new Nook ebook reader make you sorry you bought a Kindle?
Lydia Netzer
Oct 21, 2009
 
 
The Nook
The Nook
photo from BN.com

Barnes and Noble and Amazon.com have been fighting for the attention and loyalty of book-buying customers since the beginning of time. Or, since 1995 when Amazon.com launched. Over the years, Amazon.com has blossomed into a massive online mall, selling everything from books to basketballs and bacon. Barnes and Noble has stuck to books, and relied on its loyal members, its literary content, and its simpler menu. Would we have thought, back when Barnes and Noble was the evil giant, that someday their web site would almost count as a boutique? And yet, in the shadow of Amazon.com, they seem to be specialists.

There's another advantage that Barnes and Noble has always had, and that's the brick and mortar store. There is no physical Amazon.com. You can't go there and buy a coffee, handle the books, and hit on girls in the cookbook aisle. Now, Barnes and Noble is going to use that brick and mortar advantage again, as it launches its new ereader product: The Nook. The Nook is like the Kindle, but with Wifi, and the wifi brings the magic when you walk through the door of a Barnes and Noble store. Upon entering the store, your Nook receives coupons, sample chapters, and other surprises. You can also download ebooks via Wifi or 3G outside the store, and here's more: you can "lend" your ebooks to friends for up to 14 days. With all this access on the Nook, the Kindle starts to seem a little clunky. As Wired Magazine's Charlie Sorrel says, ""Who would buy a walled-garden machine like the Kindle when the Nook has the same titles, cheaper, and you can borrow? The Nook is already starting to look like the real internet to the Kindle’s AOL."

Another in-store perk is coming up: BN.com promises that soon you'll be able to read ebooks for free as long as you're in the store. Sell coffee much? Oh yeah.

So what do you think? Are you ready to put down your $259 for the ability to Wifi from your ereader and loan out your ebooks to your friends? You'll have to wait until the end of November to see if all the promise of the Nook will come true.

10月19日

Öttürü Vergisiyle 31 Çekmek

Alaattin Aktaş
Dünya, 19.10.2009
 
Merkezi Yönetim Bütçesi (Milyon TL)
2010 2009
Hedef Ger.Tah. Değ.(%)
Bütçe giderleri 286,928 266,752 7.6
     Faiz hariç giderler 230,178 211,252 9.0
     Faiz giderleri 56,750 55,500 2.3
Bütçe gelirleri 236,794 203,928 16.1
     Vergi gelirleri 193,324 163,561 18.2
Bütçe dengesi -50,134 -62,824 -20.2
Faiz dışı denge 6,616 -7,324
Bütçe Giderlerinin Dağılımı (Milyon TL)
2010 2009
Hedef Ger.Tah. Değ.(%)
Bütçe giderleri 286,928 266,752 7.6
     Personel giderleri 60,349 56,313 7.2
     SGK devlet primi giderleri 11,110 7,187 54.6
     Mal ve hizmet alımları 25,186 27,386 -8.0
     Cari transferler 102,173 92,358 10.6
     Sermaye giderleri 18,928 18,662 1.4
     Sermaye transferleri 3,426 2,866 19.5
     Borç verme 6,903 6,480 6.5
     Yedek ödenekler 2,103
     Faiz giderleri 56,750 55,500 2.3
286,928 266,752 7.6
Bütçe Gelirlerinin Dağılımı (Milyon TL)
2010 2009
Hedef Ger.Tah. Değ.(%)
Bütçe gelirleri 236,794 203,928 16.1
     Vergi gelirleri 193,324 163,561 18.2
          Gelir vergisi 41,516 37,657 10.2
          Kurumlar vergisi 17,965 16,581 8.3
          ÖTV 54,631 41,513 31.6
          Dahilde alınan KDV 22,636 19,016 19.0
          İthalde alınan KDV 30,108 24,348 23.7
          Motorlu taşıtlar vergisi 4,328 3,995 8.3
          BSMV 3,875 3,758 3.1
          Damga vergisi  4,399 4,045 8.8
          Harçlar ve diğer vergiler 13,866 12,648 9.6
     Vergi dışı gelirler 43,470 40,367 7.7

Ahlak Aldatmacası

Para aldatmacası küresel sorunları çözer mi?
 

Mehmet Uğur  Civelek

Dünya, 19.10.2009

Küresel düzeyde finansal piyasalarda yaşanan hareketler hem ekonomi cephesinde yaşanan gelişmelerle uyuşmuyor hem de kendi içinde ciddi çelişkiler oluşmasını engelleyemiyor. Bu durum belirsizlik ve kırılganlığın oldukça yüksek olduğu ve krize sebep olan sistemik risk algılamasının azalmadığı anlamına geliyor. Belirsizlik ve kırılganlığa en duyarlı olması gereken sermaye piyasalarının genel tabloyu ısrarla görmezden gelme çabası ise yapay olarak yönlendirildiği ve artık sebrest piyasa anlayışının özünü tümüyle tükettiği gerçeğini açığa çıkarıyor. Bu yazıda finansal piyasaların kendi içindeki çelişkiler üzerinde durmak ve yarattığı belirsizliği irdelemek istiyoruz.

Küresel düzeyde ABD sermaye piyasalarının diğerleri üzerindeki etkisini dikkate alarak, merkeze bu ekonomideki çelişkileri almakta yarar var. Görünüme bakılır ise sermaye piyasaları yükseliyor veya yüksek düzeyini koruması için her türlü çaba harcanıyor. Kısa vadeli faizler yüzde sıfır düzeyine yakın olmasına rağmen son iki aylık enflasyon yüzde 0,6'yı aşıyor; başka bir deyişle negfatif reel faiz söz konusu, kısa vadede risk almayanlar ve de başka bir ülkenin parasına geçiş yapmayanlar cezalandırılıyor. Sonuçta kimi yatırımcılar risk alıyor veya aldığını tutuyor, ancak sermaye piyasası fiyatları şiştikçe uykuları kaçıyor ve alternatif aramak zorunda kalıyorlar; diğer yatırımcılar ise ya daha farklı paralara geçiyorlar, hatta aşırıya kaçan öçüde kaldıraç kullanıyorlar veya bazı emtiaları sağlam liman olarak görüp oraya sığınmaya çalışıyorlar. Sonuçta ABD Doları'nın değeri küresel düzeyde geriliyor, altın ve petrol gibi ürünler başta olmak üzere emtia fiyatları yükseliyor, enflasyonist baskılar artarken toparlanmaya ilişkin umutlar zayıflıyor, artan belirsizlik nedeniyle riskten kaçınma eğilimi güçleniyor. Sermaye piyasaları ise bu dengesizliği azaltacak şekilde fiyatlama yapamıyor, tam aksine dengesizliği büyütecek şekilde yönlendiriliyor. Kısır döngünün, yok edici bir anafora dönüşmesi ihtimali giderek büyüyor..

Bu tablo karşısında birbirinden farklı ve taban tabana zıt yorum ve değerlendirmeler kafaları iyice karıştırıp belirsizliği iyice artırıyor. Kimileri ABD yönetimi ve Federal Rezerve'nin güçlü dolardan yana olduğunu, kimileri ise tersini iddia ediyor ve kendine göre bir mantık yürütüyor: Açıkça söylenmeyen bazı gerçekler var: ABD'nin derdi o kadar büyük ki doların değerini düşürüp eylemini buna göre ayarlama lüksünü kaybedeli çok oldu: Sadece çok olumsuz seçenekler arasında kısa vadede günü kurtaracak olanı seçebiliyor. ABD yönetimi mevcut koşullarda elbette doların güçlü kalmasını ister ama bunun için gerekiyorsa mevcut stratejisini değiştiremez. Öncelikle bankaları kurtarmak ve bunun için de sermaye piyasasını yükselterek kredileri batık konumdan çıkarmak istiyor ve bu amaçla para ve maliye politikasını sonuna kadar gevşetiyorlar. Yan tesir olarak doların değer kaybedeceğini ve enflasyonun artacağını da biliyorlar; ancak enflasyonu ve doların değerini düşürerek sermaye piyasalarını manipüle etmekten vazgeçmek ve mali sistemi kaderine terketmek gibi bir lüksleri bulunmuyor. Çaresizliklerin de büyüdüğünü görüyor ve bunu güven bunalımını aşmak adına gizlemeye çalışıyor, her zaman yaptıkları gibi hava basarak blöf yapıyorlar.

ABD'de sergilenen genel yaklaşımın bilinen bir adı var; para aldatmacası. Menkul ve gayrimenkul değerleri çok sağlıksız bir şekilde banka kredileri ile şişirilmiş, olası talep daralması geciktirilmişti. Kriz şişkiniği alınca kredi teminatları küçüldü ve banka alacaklarını karşılayamaz hale getirerek mali sistemi batık hale getirdi. Alımlar ile stoklar arasındaki denge günü kurtarmak adına bozulmuştu örneğin stokların değeri faaliyet geliri şeklindeki alımların 3-4 kat civarında olması gerekirken bu oranın 15-20 kata çıkması kesinlikle sürdürülebilir değildi; ya stok değerleri yükselecek ya da alımların artması gerekecekti. Olumsuz rekabet koşulları alımların artmasına izin vermediği ve geriletmeye devam ettiği için ya stok değerleri çökecek ve bankalar batacaktı, ya da çok para basılacak para aldatmacası yolu ile alımlar şişirilerek mali sistem korunacaktı.. Tabii ki bu oyun sayesinde kurtarılacak olanların veya nemalanmaya çalışanların her şeyi açıkça konuşmasını da beklememek gerekiyor!..

Eğer etkili ve yetkili kesimlerin yaptığı hataların faturası geniş kesimlere para aldatmacası yolu ile çıkarılacak ise bu koşullarda kalıcı bir toparlanma beklenebilir mi? Durumun farkına varanların sayısı arttıkça doların değeri nereye gider, sermaye piyasalarındaki genel eğilim ne olur, altına ilgi bugünkü düzeyde kalır mı? Önümüzdeki 3-5 yılda hangi tercihi yapanlar en çok kaybeden olur?..

Yazının başında serbest piyasa anlayışının özünü tümüyle tükettiğini belirtmiştik zira artık herkesin her şeyi bilmesi kesinlikle istenmiyor! Zira bilirlerse onları beklentiler yolu ile yönlendirmek ve evdeki  hesabı çarşıya uydurmak mümkün olmayacak...

Konuya serbest piyasanın özü açısından bakacak olur isek ortada büyük bir insanlık suçu var ve etki alanı giderek büyüyecek.

Halk Oyulmalarda (Seçimde Uyanacaklardı)

TCMB
 
02.10.2009
TARİH             TOPLAM              TÜKETİCİ           KREDİ KARTI        TAKSİTLİ              TAKSİTSİZ
03-10-2008  115899456.00000  82626165.00000  33273291.00000  12484867.00000  19962306.00000
10-10-2008  116005973.00000  82922360.00000  33083613.00000  12400537.00000  19870336.00000
17-10-2008  115450612.00000  82736999.00000  32713613.00000  12316570.00000  19586540.00000
24-10-2008  115292920.00000  82918794.00000  32374126.00000  12293578.00000  19257075.00000
31-10-2008  116111697.00000  83006330.00000  33105367.00000  12341610.00000  19932284.00000
07-11-2008  115710515.00000  82630551.00000  33079964.00000  12264268.00000  20004408.00000
14-11-2008  116061688.00000  82580482.00000  33481206.00000  12218948.00000  20459147.00000
21-11-2008  115075772.00000  82096577.00000  32979195.00000  12142523.00000  20051830.00000
28-11-2008  115351810.00000  82005007.00000  33346803.00000  12193123.00000  20360059.00000
05-12-2008  114998340.00000  81491786.00000  33506554.00000  12449015.00000  20217087.00000
12-12-2008  115904899.00000  81366564.00000  34538335.00000  12476237.00000  21201206.00000
19-12-2008  115037320.00000  81134948.00000  33902372.00000  12055549.00000  21083696.00000
26-12-2008  114545792.00000  81093747.00000  33452045.00000  12019929.00000  20690186.00000
02-01-2009  115172810.00000  81044863.00000  34127947.00000  12106994.00000  21262780.00000
09-01-2009  114566784.00000  80898289.00000  33668495.00000  11970978.00000  20958367.00000
16-01-2009  114211626.00000  80382401.00000  33829225.00000  11870534.00000  21216299.00000
23-01-2009  113652590.00000  80374296.00000  33278294.00000  11703284.00000  20832392.00000
30-01-2009  114187152.00000  80445175.00000  33741977.00000  11643443.00000  21340534.00000
06-02-2009  114055211.00000  80416883.00000  33638328.00000  11531128.00000  21365059.00000
13-02-2009  114506961.00000  80528362.00000  33978599.00000  11573584.00000  21650951.00000
20-02-2009  113493548.00000  80185894.00000  33307654.00000  11447433.00000  21129646.00000
27-02-2009  113520647.00000  80311383.00000  33209264.00000  11313338.00000  21170774.00000
06-03-2009  113480281.00000  80175749.00000  33304532.00000  11147333.00000  21390012.00000
13-03-2009  113376265.00000  80371423.00000  33004842.00000  11022023.00000  21240588.00000
20-03-2009  112593029.00000  80146648.00000  32446381.00000  11002073.00000  20670102.00000
27-03-2009  113071981.00000  80449086.00000  32622895.00000  10928045.00000  20946632.00000
03-04-2009  113971889.00000  80804210.00000  33167679.00000  11051023.00000  21345080.00000
10-04-2009  114231818.00000  81100239.00000  33131579.00000  11038320.00000  21320338.00000
17-04-2009  114151410.00000  81093829.00000  33057581.00000  11124641.00000  21141844.00000
24-04-2009  114544762.00000  81355113.00000  33189649.00000  11180593.00000  21215080.00000
01-05-2009  115375782.00000  81773866.00000  33601916.00000  11302730.00000  21489958.00000
08-05-2009  115470165.00000  81746460.00000  33723705.00000  11323571.00000  21606154.00000
15-05-2009  115801319.00000  81791626.00000  34009693.00000  11472302.00000  21735140.00000
22-05-2009  115551323.00000  81969952.00000  33581371.00000  11480507.00000  21288941.00000
29-05-2009  116556820.00000  82411278.00000  34145542.00000  11630534.00000  21685812.00000
05-06-2009  116776817.00000  82455117.00000  34321700.00000  11714528.00000  21774223.00000
12-06-2009  117667841.00000  82960149.00000  34707692.00000  11520232.00000  22352341.00000
19-06-2009  117434569.00000  82843499.00000  34591070.00000  12126237.00000  21573402.00000
26-06-2009  117955927.00000  83137345.00000  34818582.00000  12198094.00000  21767757.00000
03-07-2009  118621206.00000  83363889.00000  35257317.00000  12319663.00000  22067107.00000
10-07-2009  118385833.00000  83407409.00000  34978424.00000  12286420.00000  21827833.00000
17-07-2009  117860441.00000  83115378.00000  34745063.00000  12343419.00000  21528208.00000
24-07-2009  117820738.00000  83155432.00000  34665306.00000  12362909.00000  21420693.00000
31-07-2009  118854426.00000  83500510.00000  35353916.00000  12461553.00000  22005041.00000
07-08-2009  118798913.00000  83549447.00000  35249466.00000  12433129.00000  21943937.00000
14-08-2009  119311716.00000  83746968.00000  35564748.00000  12442507.00000  22253431.00000
21-08-2009  118372429.00000  83432210.00000  34940219.00000  12464341.00000  21574421.00000
28-08-2009  118725967.00000  83686107.00000  35039860.00000  12462276.00000  21714887.00000
04-09-2009  119202360.00000  84018939.00000  35183421.00000  12847731.00000  21450611.00000
11-09-2009  119655728.00000  84555983.00000  35099745.00000  12860350.00000  21362190.00000
18-09-2009  119502834.00000  84723238.00000  34779596.00000  13184407.00000  20703085.00000
25-09-2009  119810917.00000  84881865.00000  34929052.00000  13271566.00000  20767354.00000
02-10-2009  121524568.00000  85489495.00000  36035073.00000  13572114.00000  21570820.00000
SEÇİLEN SERİLERİN AÇIKLAMALARI
==============================
TP.KM.J001: 1-TUKETICI KREDILERI VE KREDI KARTLARI
TP.KM.J003: 3-TUKETICI KREDILERI TL
   Not: 27.04.2007 Tarihinde gözlenen artış bir bankanın tüketici kredilerinin kapsamında yaptığı 442 442 BİN YTL tutarındaki değişiklikten kaynaklanmaktadır.
TP.KM.J011: 5-KREDI KARTLARI (Bireysel+Kurumsal)
TP.KM.J016: 6Aa-Taksitli
TP.KM.J017: 6Ab-Taksitsiz
10月17日

Gülle Gülle

Carrefour, beş ay önce girdiği Rusya’dan çekiliyor

 
Nerdun Hacıoğlu
Hürriyet, 17.10.2009
Asya ve Latin Amerika’dan çekilme planları yaptığı yönündeki iddiaları geçtiğimiz hafta yalanlayan Fransız Carrefour dün verdiği ani bir kararla Rusya’dan çekileceğini açıkladı.
Amerikan Wal-Mart’tan sonra dünyanın ikinci en büyük hipermarket zinciri sayılan Carrefour beş ay önce stratejik bir kararla girdiği Rusya pazarından tamamen çekileceğini açıkladı.

Bir numarayı hedefliyordu

Rus İnterfax ajansına çekilme kararıyla ilgili gerekçelerini açıklayan Carrefour yönetimi, “Rusya pazarına girerken perakende piyasasının bir numarası olmayı hedefliyorduk. Ancak geçen birkaç ay Rusya’da planladığımız büyümeyi yakalayamayacağımızı gösterdi. Bu verilerin ortaya çıkmasıyla stratejimizi köklü değiştirerek Rusya’dan çekilme kararı aldık” dedi. Carrefour, geçtiğimiz Haziran ayında biri başkent Moskova’da diğeri ise Krasnodar şehrinde 15,8 milyon dolar yatırımla ilk iki hipermarketini açmıştı. Önceki planlara göre üçüncü hipermarket 2009 yılı sonuna kadar Lipetsk şehrinde açılması planlanıyordu. Perakende piyasasını yakından takip eden ekonomi uzmanları ise Carrefour’un Rusya’dan çekilme kararını küresel krizin etkilerine bağladı.

Geçtiğimiz haftalarda Carrefour’un gelişmekte olan ülkelerden çekilme planı olduğu yönündeki iddialar gündeme gelmişti. Fransız Le Monde gazetesinde şirket hisselerinin yüzde 13,5’ine sahip olan finansal yatırımcılar Colony Capital ve LVMH’nin (Louis Vuitton-Moet Hennessy) sahibi Bernard Arnault’nun grubun Çin ve Brezilya pazarlarından çekilmesi için baskı yaptığı yönündeki haberlere yer verilmişti. 2007 yılının Mart ayında şirket hisselerine ortak olmasından bu yana Carrefour hisseleri yüzde 30 oranında değer kaybetmesi ile milyonlarca eurosu buharlaşan yatırımcıların Carrefour yönetim kurulunu Asya’daki ve Güney Amerika’daki mağazaların kapatılması için haftalardır baskı altında tuttuğu yorumları yapılmıştı. Ancak grup, yatırımcıların şirket hisselerindeki yüzde 30’u bulan düşüş sonrasında strateji değişikliği için baskı yaptığı yönündeki haberleri yalanlamış ve uzun vadede yükselen pazarları hedefledikleri açıklamasında bulunmuştu.

Ahpariki Aldatmak

Kan parası ile dostluk kurulmaz

Ege Cansen
Hürriyet, 17.10.2009
BATI medyasının, “Batılı ol, ama Batıcı olma” anlamına gelen Kemalizm’den hoşlanmadığı malum.

Onlar Batı medeniyetini içine sindiremeyen ama Batı yandaşlarının yönettiği bir Türkiye istiyor. Batı medyasının takdirine mazhar olmak için de “bir milyon Ermeni’yi öldürdük” diye beyanat vermek yeter. Bazen yukarıda kaleme aldığım düşüncelerimden rahatsız oluyorum. Belki de yanılıyorum diyorum. Ama eksik olmasın mesela The Economist dergisi, öyle bir laf ediyor ki, beni dalmam muhtemel gaflet uykusundan hemen uyandırıyor.

 

10 Ekim tarihli nüshasında The Economist “Türkiye ile Ermenistan” arasında büyük ağabey ve ablaların gözetimi altında ve onların bastırmasıyla imzalanan dostluk protokolünü anlattığı “yorumlu haber”inde şunları söylüyor:

1. 1915’de olanlar kesinlikle soykırımdır.

2. Ancak ortada Ermenilerin bir tazminat talep etmelerine yetecek somutlukta bir delil yoktur.

3. Protokolde 1915 olaylarının soykırım olup olmadığı, tarihçiler tarafından araştırılacaktır denmesi, soykırım gerçeğine gölge düşürebilir. Bu da tazminat taleplerini zora sokabilir.

4. İmzalanan protokol, Amerika Birleşik Devletleri Millet Meclisi’nin, 1915 olaylarını soykırım olarak kabul ve ilan etmesini engellemeye yetmeyecektir.

5. Esas sorun Türklerin, kanlı geçmişlerinin hortlaklarından daha ne kadar zaman kaçmaya devam edecekleridir.

 

Ermeni Tehcirini, kırk yıldır irdeleyip duruyorum. Bu olayın çok büyük bir insanlık faciası olduğundan hiç kuşkum yok. Hesabı 1890’dan itibaren yapınca, facianın kurbanları arasında Ermeniler kadar olmasa bile onbinlerce Türkün bulunduğu da açıktır. Ermeni tehciri, ayrı bir devlet kurmak amacıyla Ermenilerin Osmanlı’ya karşı, onun düşmanlarıyla işbirliği yaparak isyan etmesi ve bu isyanın Osmanlı Devleti tarafından bastırılması sürecinin son perdesidir. Çok insan ölmüş veya yerinden yurdundan olmuştur. Ama ortada bir soykırım yoktur.

 

Ben arkadaşlarını Ermeni’ler arasından seçen bir Türk olarak soykırım tezini kabul edemem. Edersem, özel matematik hocam Jirayir ağabeyimin, yıllarca yurtta odamı paylaştığım Mıgırdıç’ın, arkadaşlarım Nişan’ın, Harutyan’ın, Mari’nin, Ani’nin kiracılarımız Ekmekçiyanların, Şahsuvaroğlu ailesinin yüzlerine bakamam. Onlar da benim yüzüme bakmaz. Biz dostuz, akrabayız, arkadaşız. Katil veya maktul ailesinden gelmiyoruz. Atalarım kötüydü ama ben iyiyim diyemem. Kabahat isyan çıkaran sizin atalarınızdaydı hiç diyemem. Üzülürüm kahrolurum ama Batı’nın papazları önünde diz çöküp, işlemediğim günah için af dileyemem. Taksiratımın bağışlamasını Allah’tan dilerim.

Son Söz: Kaşınan yara, iyileşmez.

ecansen@hurriyet.com.tr 

10月16日

TUFAN Şenlikleri

Karşılıksız çekten hapse girmeyen esnaf kalmayacak

 
Güngör Uras
Milliyet, 16.10.2009
Vadeli çekleri karşılıksız çıkanlar hapse giriyor ama, alacaklıya borçlarını ödemediklerinden değil, devletin kestiği para cezasını ödemediklerinden hapis yatıyor.
Şimdilerde esnafımızın en büyük dertlerinden biri, “karşılıksız çek” sorunudur.
Sorunun önemini çok kişi ve özellikle Büyük Türk Büyükleri bilmiyor, anlamıyor. 
-  Ticari hayatta alışverişler her zaman peşin parayla yapılmaz. Kredi kullanılır. Kredi (1) Ya bankadan alınır. Borçlu bankada senet imzalar (2) Ya da banka dışında borçlu alacaklıya bir senet (ödeme vaadi olan imzalı kâğıt) verir. 
-  Çağdaş hukuka göre insanlar (dolandırıcılık, sahtekârlık gibi özel durumlar hariç) ticari borçları nedeniyle hapsedilemez. Borçlu ödeme yapmazsa, alacağı olan, icra takibiyle parasını tahsil etmeye çalışır. 
-  Bankalar, bankada hesabı (parası) olanlara çek karnesi verir. Çek bir ödeme aracıdır. Esas olarak çekin karşılığının bankada olması ve de çekin ibrazında bankaca ödenmesidir. 

Senette hapis yok 
-  Bizde bir zamanlar, bankalarca verilen çeklerin kötü kullanımını önlemek için, karşılığı olmayan çeki yazan banka müşterilerine hapis cezası uygulanıyordu. 
-  Borç senedini ödenmeyenlere hapis yok iken, karşılıksız çek yazanların hapisle cezalandırıldığı günlerde borç senetlerinin yerini vadeli çek aldı. 
-  Ama bir süre sonra, çağdaş hukuk ilkelerine göre, insanlara borç dolayısıyla hapis cezası verilemeyeceği görüldü. Senet borcunu ödemeyenler gibi çek borcunu ödemeyenlerin de hapse girmemelerini sağlayan bir düzenleme yapıldı. (Prof. Dr. Ünal Tekinalp, Kıymetli Evrak Hukuku Esasları, 18’inci basım, 2007) 
-  Fakat karşılıksız çek kullanımını caydırmak için bu defa da kanuna karşı hile yapıldı. Yeni düzenlemeye göre, karşılıksız çek yazanlara, çek üzerindeki borç miktarıyla orantılı olarak devlete para cezası ödeyecekleri hükmü getirildi. Devlete bu parayı ödemeyenlerin hapse atılmasının yolu açıldı. 
-  Dikkat buyurunuz, çeki ödeyemeyen para cezasını devlete ödüyor. Bu uygulamada çeki ödeyemeyen para cezası ödese de, para cezası ödeyemediği için hapse girse de, çekin alacaklısının cebine beş kuruş girmiyor. Borcu aynen kalıyor. Hapse girenin para kazanma imkânı kalmadığından işi çöküyor. Alacaklın parasını alması hayal oluyor. 

1.5 milyon karşılıksız çek
Sadece 2009 yılının ilk 9 ayında (daha öncekileri unutunuz) 1.5 milyon çek karşılıksız çıkmış. Ekonomi yazarı Hacer Gemici’den öğrendiğime göre, daha önceki dönemden bu yana yargıya intikal eden dosya sayısı 1 milyona ulaşmış.
Kim diyebilir ki karşılıksız çek ödemeyenlerin hepsi fırsatçı ve kötü niyetli? Bu işin sonunda hapis var. Kim bile bile hapis yatmak ister?
Onun için:
(1) Karşılıksız çek sayısındaki artışa bakarak ekonominin sorununun büyüklüğünü görelim.
(2) Vadeli çek uygulamasına son vermek için, çeki ibrazında ödenecek bir ödeme aracı haline tekrar getirmek ve çekten senede dönmek için gereken düzenlemeleri yapalım.
10月14日

Citmemek İçin

Kadını avucunda bir kelebek gibi tut müşterini de öyle

 
Demet Cengiz Bilgin
Hürriyet, 14.10.2009
Boyner Holding Murahhas Azası Cem Boyner, perakendecilere çocukluk yıllarında Büyükada’daki komşuları Mösyö Behar’ın tavsiyelerini aktardı: “Mösyö Behar, ‘Kadını avucunun içinde bir kelebeği tutar gibi tut. Fazla sıkıştırırsan ölür, açık bırakırsan kaçar. Hem sıkmayacaksın hem de kaçırmayacaksın’ derdi. Biz bugün bu taktiği müşteriyi tutmada kullanıyoruz” dedi.

BOYNER Holding Murahhas Azası Cem Boyner, kriz döneminde müşteri tutmanın inceliğini çocukluk yıllarında Büyükada’daki komşuları Möysö Behar’ın kadınlarla ilgili verdiği tavsiyelerden öğrendiğini söyledi. Perakende Liderler Platformu’nun konuk konuşmacısı Cem Boyner, şu sözlerle Mösyö Behar’dan öğrendiklerini anlattı: “O zamanlar yazları Büyükada’da kalıyoruz. Möysö Behar bir gün bana ‘Kadinin var mi’ dedi. Çapkınlık yapıp yapmadığımı sordu yani. Çok utandım, kızarıp bozardım. ‘Kadinini nasil tutarsin’ sorusu beni daha çok utandırdı. Başladı anlatmaya. ‘Kadını kelebeği tutar gibi tutarsın. Avucuna koyarsın fazla sıkıştırırsan kanatları kırılır, ölür; açık bırakırsan kaçar. Hem sıkmayacaksın hem de kaçırmayacaksın.’ Biz kriz döneminde bunu müşteri tutmada kullanıyoruz.”

Paraya iki düğüm

Cem Boyner, kriz bittiğinde müthiş bir Türkiye’nin olacağına dikkat çekerek, “Bu yüzden asla finansal risk almıyoruz, yeni mağaza açma konusunda iştah ve acelemiz de yok. Geçen yılın yüzde 25 altında satınalma yaparak yüzde 5 daha fazla iş hacmi hedefliyoruz. Paraya iki düğüm atıyoruz” diye konuştu. Türkiye’de bir şey olduğunda önce perakende sektörünün hissettiğini belirten Boyner, “Önce bizim elimiz yanıyor. Önce biz rahatlıyoruz” dedi.

4 timsah çanta, patlama mı

Küresel krizle birlikte sık sık dile getirilen ‘Asla eski günler gibi olmayacak. Çılgın tüketim dönemi gelmeyecek’ söylemlerini hatırlatan Boyner, şöyle devam etti: “Ama bu söylenen hangi çılgın tüketim. Tüketiciler kapılarımızı kırıp, bizim mallarımızı raflardan süpürmüyordu ki! Sanırım bu dönemde biz biraz fazla gaza geldik. Dünyanın problemlerini kendimizin ki gibi gördük. 70 milyonluk Türkiye’de 4 krodokil (timsah) çanta alanla tüketim patlaması yaşanmıyor. Genel hane halkı gelirini artırmalıyız. Kiev’de İstanbul’dan fazla Ferrari, Rolls Royce, Bentley var ama İstanbul’da mı tüketim patlaması var. Kriz bitecek, eskisinden parlak günler olacak. Kriz ne zaman biter bilmiyorum ama eskisi şaka gibi gelecek. En kötü ihtimalle birinci ve ikinci kadar dibe vurmaz. Küçük V’lerle yukarı doğru çıkacağız.”

Riskten kaçmak risktir

En berbat dönemi Ekim 2008-Mart 2009 arasında yaşadıklarını hatırlatan Boyner, yüzde 10-20 gerilemelerden sonra, 1 Nisan’dan itibaren ciddi düzelme başladığını söyledi. ÖTV indiriminin toplu bir ekonomik reaksiyon başlattığına değinen Boyner, “Ciddi bir dengedeyiz artık. Etiket fiyatlarımızın arkasında durabiliyoruz” dedi. Boyner, şöyle konuştu: “Müşteri alacağı malın cebindeki paradan daha kıymetli olacağını düşündüğü için değişir. Risksiz mal seçimi şu andaki en büyük risk. Hiç kimseye gardırobundaki benzer şeyi satma imkanı yok. Fark yaratacak bir şey satmak zorundayız. Riskten kaçmak en büyük risk.

Donunu alıp gönderenin işi bizden zor

CEM Boyner, gençliğinde gittiği bir casino’nun yöneticisiyle arasında geçen şu konuşmayı da aktardı: “Bana, ne iş yaptığımı sorunca, perakendeciyim; ceket, patolon satıyorum, zor bir iş, dedim. Bana ‘Oda bir şey mi! Ben buraya gelen insanların önce paralarını alırım. Sonra paltolarını, ceketlerini, pantolonlarını. Donlarıyla geri gönderirim. Ama bunu o kadar iyi yaparım ki gider ceket pantolon alıp, ceplerine para koyup gelirler. Sen işine zor mu diyorsun’ dedi. İşi bizden daha zor olanlar var.”

Müşteri bizden daha akıllı

Krizin de biteceğini belirten Cem Boyner şunları söyledi: “İndirim, kampanya yaptık, kitaplarda yazmayanları yaptık. Yeter ki ilişkiyi sürdürelim dedik. Müşteriyle ilişkileri koparmadık. Satış kaybederiz ama müşteri asla. Kısa süreli kampanyalar müptela yapmaz. Müşteri hepimizden akıllı, biliyor neden indirim, vade, kampanya yaptığınızı. Mecburiyet olmayınca bunları yapmayacağımızı da biliyor. Herkes işinin tiryakisi Hasan Paşa’sı. En zor kısım aramızdaki rekabet ama kenetlendik de.”

Zamanın yöneticileri bilgisayarlarına âşık

ALMAN Aldi’nin eski CEO’larından, kuruluş döneminde Türkiye’de BİM’e danışmanlık yapan Dieter Brandes, zamane yöneticilerinin ekran karşısında çok fazla vakit geçirdiğini ve bilgisayarlarına aşık olduğunu söyledi. Aldi’nin başarısını ‘sadelik, konsantrasyon, tutarlılık ve detaylar’ ile açıklayan Dieter Brandes, “Bilgisayar başında, raporlar dosyalar arasında ayrıntı göremezsiniz. Ayrıntılar mağazalarda, sahalarda. Sadelik zor bir şey. Maaşlarda bile bonuslar, ikramiyeler, onlar, şunlar bir karmaşıklık var” dedi. Brandes, BİM’in Aldi’nin dünyada en başarılı kopyası olduğunu ve gerçek bir Türk başarısı olduğunu da vurguladı.

Krizde Türkiye imtihanı geçti çevre ülkelerden çok iyiyiz

CAPİTAL ve Ekonomist dergilerinin öncülüğünde oluşturulan CEO Club’daki Perakende Liderler Platformu’nun ikinci toplantısı dün düzenlendi. Fiba Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin, IMF ve Dünya Bankası’nın İstanbul’daki yıllık toplantılarında çok temaslarda bulunduğunu söyledi. “Çevre ülkelere göre daha iyiyiz. Doğu Avrupa ve Avrupa’da böyle canlı bir pazar yok” diyen Özyeğin, sözlerini şöyle sürdürdü: “IMF toplantılarında gözlemledik. Dünyada gelişmekte olan ülkeler içinde BRIC’ten (Brezilya, Rusya, Hindistan ve Çin) sonra en çok ilgi çekecek ülkelerden biri Türkiye. Krizde iyi imtihan verdi. İşsizlik yükseldi, sanayi üretimi düştü ama ekonomi ayakları üzerinde durdu. Perakende, geçen yılın biraz üzerinde. İnşaat, ihracata dayalı sektörlerin ayağa kalkması birkaç yılı alacak gibi. Krizden çıkılıyor. Ömrü hayatımda inşallah tekerrür etmez. En az yabancılar kadar kendimize güvenmeliyiz. Esnek bir yapıya sahibiz; nerede iş varsa oraya gideriz. Ekmeğini dışarıda arayanlar olması şart. Dubai’de işler yavaşladı. Türkler tası-toprağı toplayıp Libya’ya gitti. Çevre ülkelere siyasi açılımlardan Türkiye hep kazançlı çıkar. Buzdolabı, tv, otomobil üreten tek ülke biziz. Hepsinden daha gelişmişiz.”
10月13日

Büyüklere Masallar

‘Krizi çok iyi yönettiniz’ masalı

 
Osman Ulagay
Milliyet, 13.10.2009
Dünya ekonomisine yön verenlerin önemli bir bölümü geçen hafta İstanbul’daydı. IMF ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları nedeniyle bir araya gelen uluslararası kurumların üst düzey yöneticileriyle IMF üyesi 186 ülkenin ekonomi ve maliye bakanları, bankacılar ve ekonomistler, dünya ekonomisinin yakın geleceği ile ilgili olarak yüreklere su serpecek bir tablo koyamadı ortaya. 
Dünya ekonomisinde resesyondan çıkış umudunun arttığı bir gerçekti ama en çok kullanılan deyim “kırılganlık”tı. Başta ABD olmak üzere zengin - gelişmiş ekonomiler için uzun sürebilecek bir yavaş büyüme döneminin başında olduğumuzu çoğu kimse kabul ediyordu.
Türkiye ise bu kaygı verici tablonun bir parçası değildi sanki. IMF Başkanı gibi yetkililere ya da ünlü ekonomistlere tutulan mikrofonlardan medyamıza yansıyanlara bakıldığında Türkiye ekonomisinin adeta bir mucize yarattığına inanmak mümkündü. Bir kısım medyada yer alan başlıklara göre:
-Türkiye küresel krizi en iyi yöneten ülkelerden biriydi.
- Ticari köprü olduğu için krizden hızlı çıkacaktı.
- 2010’da en hızlı büyüyen Avrupa ülkesi Türkiye olacaktı.
- Türkiye ABD’ye ve dünyaya finans yönetimi dersi verebilirdi.
- Türkiye IMF’ye ihtiyaç duymadan büyümesini sürdürebilirdi.

Türkiye tablonun dibinde
Türkiye’nin küresel krizi çok iyi yönettiğini ve dünyaya örnek olabileceğini söyleyenlerin bu lafları ederken Türkiye’de bulunmasının ve İstanbul’un büyüsüne kapılmış olmasının beyanlarına etkisi ne kadardı bilmiyorum ama rakamlara bakıldığında hayli farklı bir tablo çıkıyor ortaya.
IMF’nin geçen hafta İstanbul’da yayınlanan Economic Outlook raporunda yer alan verilerden yararlanarak hazırladığım tabloya baktığımızda, Türkiye’nin krizin başladığı yıl olan 2008 ile sonuna yaklaşmakta olduğumuz 2009’da, krizden en olumsuz etkilenmesi beklenen üç G - 20 ülkesinden biri olduğunu görüyoruz. Söz konusu iki yılın toplamında % 5.7 küçülmesi bekleniyor Türkiye ekonomisinin. Bizden daha fazla küçülmesi beklenen yalnızca iki ülke var: İtalya ve Meksika.
Türkiye’de ekonomiyi ve krizi yönetenlerin hakkını yemeyelim. Banka sisteminin sağlam bir yapıya sahip bulunduğu ve “toksik madde”lere bulaşmamış olduğu, sistemdeki yabancı banka payının sınırlı kaldığı, birçok ülkede krizin tetikleyicisi olan “mortgage” kredilerinin yaygınlaşmadığı, dış ticaretin ekonomideki ağırlığının bazı Asya ülkeleri gibi çok büyük olmadığı bir ülkede ekonominin bu kadar hızla küçülmüş olmasını sağlamış olmak gerçekten de benzeri görülmemiş bir başarı.

Tünelin İçindeki Kamyon

Tünelin Ucundaki Işık

Ergin Yıldızoğlu

erginyildizoğlu.blogspot.com

12.10.2009

Yıl başından bu yana piyasalarda “krizden” çıkış sürecinin başladığına, tünelin ucunda ışık belirdiğine ilişkin bir kanı güçleniyordu. Geçen hafta doların döviz piyasalarında yaşadığı “mini şok” ve ABD işsizlik verilerinde beklenmedik artış, bütçe açığının GSMH’nin yüzde 10’una ulaşması, tünelin ucunda belirenin, o ünlü deyişteki gibi “bir başka trenin ışıkları” olabileceğini düşündürdü.

Yüzde 9.8 ve artıyor

Anımsarsanız, 2007-2008 döneminden, depresyon tartışmaları yeniden başladığında, ileri sürülen ölçütlerden biri de işsizlik oranının iki haneli düzeylere yükselmesiydi. Geçen hafta açıklanan ABD işsizlik verileri, beklenenin çok üstünde çıkarak yüzde 9.8’e vurunca, bu konu yeniden gündeme geldi. Fed Başkanı Bernanken’nin “Ekonomik toparlanma sürecek, ama 2010 yılında işsizlik oranı yüzde 10’a yakınlaşabilir” sözleri oldukça anlamlıydı. Anımsarsanız bu adam, ABD ev piyasasında “kriz” başlayınca, önce, “önemli değil yerel bir sorun” demiş, sonra, yayılmayacak, resesyon yumuşak olacak filan diye devam etmişti. Sonunda hem yayıldı, hem de dünya ekonomisi 1930’lardan bu yana en şiddetli daralmayı yaşamaya başladı. Bu kez de işsizlik yüzde 10’a yaklaşır diyorsa, gerçekte acaba ne düzeyde diye düşünmek gerekiyor.

The Asia Times yazarlarından, “tutucu” ama “bilge” ‘Spengler’in geçen hafta sunduğu veriler (06/10/09), ABD’de işsizlik, oranının, gerçekte çoktan yüzde 20’ye ulaşmış olabileceğini gösteriyordu. “Yok daha neler!” demeden önce şu verilere gelin birlikte bakalım. ABD’de eylülde işini kaybedenlerin sayısının 175 binde kalması bekleniyordu, ama sayı 263 bin oldu. Böylece resmi işsizler toplam 15.1 milyon kişiye ulaşıyordu. “Spengler” buna, isteği dışında, yarım gün veya daha az çalışmaya zorlanan 9.2 milyon kişiyi, geçen ay iş aramaktan vazgeçen 2.2 milyon kişiyi, iş bulmaktan umudunu kaybettiği için piyasadan çekilen üç milyon uzun dönemli işsizi ekliyor (2.5 milyona ulaşan tutuklu nüfusunu nedense hesaba katmıyor); böylece gerçek işsizlik oranının yüzde 20’ye ulaştığına dikkat çekiyor.

Spengler’in aktardığı ve toplumsal istikrar açısından risk oluşturacak işsiz nüfusun ABD’de ne kadar tehlikeli bir düzeye ulaştığını gösteren bu verilerin, ekonomistleri, Obama yönetimini kaygılandırmaya başladığı kesin. Gerek korumacılık eğilimlerinin güçlenmesinin, gerekse üçüncü bir teşvik paketinden söz edilemeye başlanmasının arkasında da işte bu kaygılar yatıyor. Bu yüzden geçen haftanın ikinci yarısına, dolarda yaşanan mini “şok”tan daha çok, ekonomik büyüme, işsizlik tartışmaları damgasını vurdu. Bu tartışmaların içinde, Prof. Stiglitz, ekonominin daha da kötüleşeceğini savunuyordu. Morgan Stanley’den ekonomist Richard Berner, IV. üç aylık dönemin çok sallantılı geçeceğini, bu yüzden “iki dipli” resesyon kaygılarının canlandığına işaret ediyordu. The Economist’in, “Hava boşluğu mu yoksa ikinci dalış mı?” başlıklı yazısı da özellikle işsizlik verileri, sanayi üretimindeki artış eğiliminin yumuşaması üzerinde duruyordu (08/10/09). Financial Times’ın aktardığına göre HSCB CEO’su Geoghagen, “resesyonun iki dipli olacağına o kadar eminmiş ki, bankanın kredi hacmini arttırma planlarını bir süre için askıya almaya karar vermiş” (10/10/09). Prof. Krugman da, “çıktı açığının” (potansiyel üretimle, gerçek üretim arasındaki fark, atıl kapasite) halen 2 trilyonla 3 trilyon dolar arasında olduğuna işaret ediyor, ekonominin toparlanması işsizliğin azalmaya başlaması için yeni bir teşvik paketinin gerekli olduğunu söylüyordu. (Market Watch, 09/10/09)

Yeni paket lazım ama…

Yıllardır ABD kredi sistemi dünya ekonomisini dolar likiditesiyle doldurdu, bu finansal hareketler, aynı hızla ABD ekonomisine geri dönerek ABD borsasını, tüketicisinin alım gücünü, ithalatı besledi, uluslararası dengesizlikler denen durumu, kredi köpüğünü yarattı. Dolar “rezerv para” olduğundan, değer kaybetmeye devam etse bile, bu süreç uzun süre devam etti, hatta kredi köpüğünün patlamasıyla başlayan mali şok içinde yatırımcılar, açık kapamak, sığınmak için dolara yönelince, dolarda bir değerlenme bile yaşandı.

Ancak 2008 başındaki 132 milyar dolarlık, bu yıl başındaki 787 milyar dolarlık teşvik paketleri, 2008 sonunda devreye giren 700 milyar dolarlık banka kurtarma paketi, bu arada GSMH’nin yüzde 10’una ulaşan bütçe açığı, piyasalarda doların geleceğine ilişkin kaygıları güçlendirdi. Rezervlerini dolarda tutan BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) ülkeleri, petrol ihracatçıları, dolara alternatif yeni bir rezerv paranın gerekli olduğundan söz etmeye başladılar. Böylece, “mali şok”, resesyon, giderek doların uluslararası statüsünü tehdit etmeye başlıyordu. Soros’la birlikte Quantum Fonu’nun kurucusu Jim Rogers’a göre dolarda “yapay bir yükseliş yaşanmıştı. Şimdi bir döviz krizinin zamanıydı”. Rogers, “Ya bu sonbahar da ya da 2010 sonbaharında bir döviz krizi yaşayacağız” diyordu (Bloomberg 11/05/09); “ABD Hazine kâğıtlarında da yakında patlaması kaçınılmaz bir köpük oluşmuştu”. (Reuters, 10/10/09)

Bu koşullarda dolar, marttan bu yana yüzde 14 değer kaybedecek, geçen hafta da Robert Fisk’in The Independent’da aktardığı bir dedikodu ile sarsılarak perşembe günü 14 ayın en düşük düzeyine inecekti. Aynı gün altının onsu 1.056 doların üzerine çıkacak, şubat ayında 35 dolar olan petrolün varil fiyatı 75 dolara kadar yükselecekti. Metallerin, minerallerin fiyatlarında da benzer bir gelişme izleniyordu.

Fisk, Körfez ülkelerinin, Çin ve Rusya ile, petrol ihracatında doları kullanmaya son vermeye yönelik gizli bir toplantı yaptıklarını ileri sürüyordu. İlgili ülkeler, hemen bu haberi yalanladılar. Cuma günü Bernanke, gerektiğinde faizleri arttıracağız dedi; piyasaları sakinleştiler. Ancak cumartesi günü medya Fed yönetiminin faiz arttırımının zamanlaması konusunda, ikiye bölündüğünü aktarıyordu.

Doları korumak için yapılacak bir operasyon (örneğin faiz artışı), ekonominin krizini derinleştirecek, işsizliği arttıracak. Doların düşmeye devam etmesi, ABD ihracatını desteklemeye, kimi sektörlerde istihdamı korumaya devam edecek, ama dolardaki değer kaybının bir çöküşe dönüşmesi riskini arttıracak. Diğer taraftan dolardaki zayıflama, yüksek işsizlik ortamında, ABD işçi sınıfının tüketim düzeyini doğrudan etkileyen ithal mallarının fiyatlarının, dolayısıyla yoksullaşmanın artmaya devam etmesi anlamına geliyor.

Bu koşullarda yeni bir teşvik paketi, bütçe açığını, dolar likiditesini arttıracak, doları daha da kırılganlaştıracak, rekabetçi devalüasyonları gündeme getirecek, korumacılık eğilimlerini güçlendirecek, uluslararası “düzeni” daha da bozacak. ABD yönetimi doları korumayı seçerse, içerde depresyon olasılığı, siyasi risk (sonunda dolara olan güvensizlik) artacak. ABD’de ekonomi politikasındaki bu açmaz, “kriz”den çıkışın aslında ne kadar uzak olduğunun bir başka göstergesi değil mi?

10月12日

AKP nin İntiharı

Referandum intihar olur

Devrim Sevimay

Milliyet, 12.10.2009

Adil Gür, Kürt açılımı ile ilgili bir referandumun intihar olacağını söylüyor. “Ben vatandaşların bu tip bir referandumda objektif kriterlerle oy kullanacaklarını hiç sanmıyorum” diyen Gür, sözlerine şöyle açıklık getiriyor:

“Kutuplaşma öyle bir boyuta geldi ki aslında halkın yüzde 90’ının ‘Evet’ diyebileceği kadar kolay bir referandumda bile seçmenin önemli bir bölümü çok rahat  ‘Hayır’ oyu verebilir ve  bu da kutuplaşmayı  daha keskinleştirir”

Bir kamuoyu araştırmacısıyla söyleşi yapmanın, hele de şu ortamda, birkaç sakıncası olabilir. Birincisi, eğer o araştırmacı “İktidarın oyları yükseliyor” derse çok fena, çünkü bir cephe direkt sizi “Ceza aldınız, arayı düzeltmeye çalışıyorsunuz” diye suçlayacak. Yok eğer, “İktidar kötüye gidiyor” derse o da fena, çünkü bu kez de diğer cephe sizi “Ceza aldınız, bilhassa kötülüyorsunuz” diye damgalayacak.
Oysa hadi kendi çizgimizden de geçelim, bu işin iki objektif kriteri vardır: 1- Söyleşiyi, size istediğiniz yanıtları verecek, taraftar bir araştırma şirketi sahibiyle mi yapmışsınız, yoksa en son seçimde “tek bilen” unvanını kazanmış, zaman zaman iktidarın, zaman zaman muhalefetin işine gelmeyecek gözlemleriyle tanınan bir uzmanla mı? 2- Kamuoyu araştırması meselesini durup dururken mi açmışsınız, yoksa Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç “Referanduma gidebiliriz” dedikten, ana muhalefet lideri Deniz Baykal “seçim” lafını ağzına aldıktan ve Ankara’da erken seçim dedikodularının ayyuka çıktığı bir haftadan sonra mı?
Eğer A&G Araştırma Şirketi’nin sahibi Adil Gür son derece dikkat çekici açıklamalar yapmış olmasaydı yine de bu girizgâha gerek duymayabilirdik, ama Gür gerçekten önümüzdeki dönem akıllardan pek çıkmayacak bazı yorumlarda bulundu. Gerçi “Kesin böyle olacak” demiyor, “Eğer şartlar değişmezse önceki deneyimler bize böyle olacağını söylüyor” diyor. Bununla birlikte bazı öngörülerinin riskli olduğunu kendisi de kabul ediyor ve söyleşinin bir yerinde gülerek dahi olsa “Bir dahaki seçimlerde ya bilen adam unvanını pekiştireceğiz ya da yurtdışına çok uzun bir dil kursuna gideceğiz” diyor.
İşte şimdi bu söyleşimizden sayfaya sığdırabildiğimiz belli başlı bölümler:

İktidar partisi Kürt açılımından bu yana daha mı çok anket yaptırır oldu?
Yok, her zaman yaptırır. Zaten Cumhuriyet tarihi boyunca araştırmalara meraklı iki siyasi lider vardır: 1-Turgut Özal 2-Tayyip Erdoğan. Özellikle Ak Parti her konuda dört-beş şirkete birden araştırma yaptırır ve peş peşe yaptırır. 

Bu kadar anket yaptırmanın birinci dereceden bir faydası var mı peki?
Gayet tabii, Ak Parti’nin yedi yıldır iktidarda dimdik durmasının en önemli nedenidir bu. Toplumun nabzını iyi tutuyor olması... 

Sizce Kürt açılımı konusunda da nabzı iyi tuttular mı?
Nabzı iyi tutmasına tuttular, ama bu kez tökezlediler.

Niye; vatandaş karşı mı bir açılım yapılmasına?
Tam tersine, halkın büyük bir çoğunluğu Kürt açılımından yana. Halkın yüzde 72’si devletin silahlı mücadele dışında da başka adımlar atmasını istiyor. Ancak Ak Parti süreci iyi yönetip, bu rüzgârı arkasına alamadı. 

Hükümetin 4 hatası
Nerede hata yaptı size göre?
Tamamen bir kamuoyu araştırmacısı gözüyle söylersek hükümet dört önemli hata yaptı:
1- Birincisi adında. Ağızlarından bir kez bile “Kürt açılımı” sözünü çıkarmamaları gerekiyordu. Onu bir kez söyledikten sonra artık kamuoyunu bunun tüm yurttaşlar için yapılan bir “demokratik açılım” olduğuna ikna etmeniz çok zor.
2- Açılımın başlangıç noktası yanlıştı. Kamuoyunun karşısına çıkmadan önce bunu devletin zirvesinde konuşmaları gerekiyordu. Başta yapılması gerekeni şimdi sonda yapıyorlar, ama o geçen süre içinde yıprandılar.
3- Fikir almaya, Kürt açılımı konusunda görüşleri çok belli olan, hatta kamuoyunda Ak Parti’li gibi algılanan insanlardan başlayarak antipati topladılar. Tam tersine ilk görüşmelerin en sert tepkiyi gösterecek çevrelerden başlanması toplumu rahatlatırdı.
4- Haziranda yaptığımız araştırmada “Bugün seçim olsa oyumu CHP’ye vereceğim diyenlerin” yüzde 70’inden fazlası bir açılım olursa bunu destekleyeceğini söylüyordu. Ancak bugün CHP’lilerin 70’inden, MHP’lilerin 80’inden fazlası içeriğini dahi bilmedikleri halde açılıma “Hayır” diyor. 

Yani?
Yani Ak Parti oldum olası şikâyet ettiği “ötekileştirilmeyi” kendisi başkalarına o kadar yaptı ki toplum kutuplaştı. İnsanlar “Evet” diyeceği şeye bile sırf bu kutuplaşmadan dolayı “Hayır” der hale geldi. Bu körü körünelik her iki taraf için de geçerli. Çünkü Türkiye’de artık objektif bir tartışma zemini kayboldu. Böyle bir zeminsizlikte Kürt sorunu gibi devasa bir sorunu çözüme açmak büyük risk. Önce zemini düzeltip, kutuplaşmayı azaltıp, sonra bu işe girişmek gerekiyordu. Bu da dördüncü hata.

Ama herhalde çözüme dönük ciddi adımlar atabilse tüm bu hatalar da bertaraf olur, değil mi?
Şimdi “Ak Parti Kürt sorununu çözerse tarihe geçer, yüzde 50-60 oy alır” gibi bir kanaat oluştu, ama bu yanlış. Çünkü Türkiye’nin en önemli sorunu nedir diye 100 tane araştırma yapsanız, 100’ünde de çıkacak ilk cevap; aş, iş ve yoksulluktur. Aş, iş ve yoksulluğa çare olmadan demokratikleşme veya diğer alanlarda yapacağınız iyileştirmeler size ancak birkaç puan getirebilir. Demokrasi için bedel ödemeyen toplumlarda yeni anayasa, demokratik açılım gibi başlıklar sanıldığı kadar önemli değildir. 

Siz 22 Temmuz’da alınan yüzde 47 oyu da 367, 27 Nisan bildirisi vesaireye değil, seçmenin bir “homo economicus” olmasına bağlamıştınız...
Tabii, mesela bu konuda Başbakan Yardımcısı Sayın Arınç’a hiç katılmıyorum. Arınç geçenlerde yaptığı bir açıklamada “Biz yüzde 46.5’i hak etmedik” dedi. Oysa kesinlikle hak etmişlerdi. Çünkü insanlar ekonomik gidişattan memnun olduğu için Ak Parti’ye oy vermişti.
Zaten benim son 29 Mart yerel seçimleri öncesinde risk alarak “Ak Parti oy kaybedecek” diyebilmemin gerekçesi de buydu. Herkesin “Davos Fatihi”nin yüzde 50’den fazla oy alacağını söylediği sırada ben yaptığım araştırmalara bakarak “Oyları düşecek, çünkü insanlar vicdanına ve cebine bakarak karar verecek” dedim. Sonunda da gördük ki Ak Parti yüzde 40’ın altına düştü.
Buradan şuna gelmek istiyorum; o gün Ak Parti’ye o oyu hak ettiren nedenler ne ise bugün ve yarın da oy kaybettiren nedenler aynı olacaktır. Yoksa Kürt meselesinin çözülmesi veya çözülememesi sadece mevcut durumun hızlandırıcısı olur, ama seçmene yön değiştirtmez.

Peki sizce hükümet bir referandum yapabilir mi?
İntihar olur. Ben seçim sürecinden önce böyle bir konuda daha kutuplaşmalara yol açacak bir referandum yapmayı kimsenin göze alabileceğini zannetmiyorum. 

Herkesin ‘evet’ diyeceği 3 madde
Hemen herkesin evet diyebileceği bir paket hazırlansa bile mi?
Aslında araştırmalarımda gördüğüm tabloya göre insanların çoğunluğunun “Evet” dediği bir üç madde var: 1- Güneydoğu’ya daha fazla aş ve iş. 2- Ana dilde çocuklarına isim koyma hakkı. 3- Yerleşim yerlerine eski isimlerinin verilmesi. 

Ana dilde eğitim?
Eğer iyi anlatılırsa seçmeli Kürtçe derse evet diyebilirler, ama ana dilde eğitime en azından bu atmosferde kamuoyu hazır görünmüyor. Af, Öcalan vs. konuları ise ağzına alanı dahi yakabilecek konular şu aşamada. Hâlbuki 2005 koşullarında olsaydık pekâlâ çoğu mümkündü.

Peki iktidar partisi sadece o üç maddeyi halka sunsa, kabul oyu da yüksek çıksa, tam tersine işine yaramaz mı?
Eğer seçim böyle bir referandumdan hemen 15-20 gün sonra yapılırsa rüzgâr aldırır. Ama seçimle referandum arasına sadece birkaç ay girse dahi unutulur. Aynı Davos meselesinde olduğu gibi.
Kaldı ki ben vatandaşların bu tip bir referandumda objektif kriterlerle oy kullanacaklarını da hiç sanmıyorum. Kutuplaşma öyle bir boyuta geldi ki aslında halkın yüzde 90’ının “Evet” diyebileceği kadar kolay bir referandumda bile seçmenin önemli bir bölümü çok rahat “Hayır” oyu verebilir ve bu da kutuplaşmayı daha keskinleştirir.

KÜRT MESELESİ DEĞİL, ASIL ‘KATKI PAYI’ OY KAYBETTİRİR
Sizin araştırmalarınıza göre açılım süreci nasıl etkiledi iktidarı?
Ak Parti’nin 29 Mart’ta aldığı oy yüzde 38.4’tü. Geçen ay yaptığımız araştırmada yüzde 35.3 çıktı. 

Ama Güneydoğu bölgesinde oyu yüzde 20 artmadı mı?
Yüzde 20 artsa ne olur, yüzde 30 artsa ne olur. Güneydoğu’da sizin yüzde 20’lik oy artışınız Türkiye’de 1.4 oy artışına tekabül eder. Halbuki siz Batı’da 5 puan, Orta Anadolu’da 6-7 puan, Karadeniz’de 7-8 puan oy kaybederseniz bu Türkiye ortalamasını çok ciddi etkiler. Önemli olan bölgelerin seçmen sayısı olarak büyüklüğüdür.
Kaldı ki son bir aydır Ak Parti’ye oy kaybettirecek bazı önemli gelişmeler de oldu. Onlardan sonra ben 35.3’ten de biraz daha inmiş olabileceğini düşünüyorum.

Nedir o oy kaybettiren gelişmeler?
En önemlisi, 1 Ekim sabahı itibarıyla reçetesindeki ilacı yazdırmak için hastaneye gidenlerden asgari 15 lira katkı payı alınmaya başlanması.

Sizce bu kadar önemli mi 15 lira?
Bakın, 2002’den bu yana yaptığımız tüm kamuoyu araştırmalarında Ak Parti iktidarının en başarılı uygulaması sağlık alanındadır. Ak Parti son uygulamasıyla bu algıya zarar vermiştir ve bu da sanıldığından çok daha fazla oy kaybettirebilir. Dolayısıyla aslında Ak Parti için Kürt meselesinden çok daha hayatidir. Çünkü siz baştan bu uygulamayı koysaydınız kimse size kızmazdı. Ama sırtınızda 40 yıl taşıyıp, bir kez of dediniz mi bitersiniz. 

Muhalefet farkında mı sizce bu katkı payı meselesinin?
Muhalefet farkında olsa zaten muhalefet olurdu.

Kişisel kanaatim seçim bir yıl sonra yapılır
Siz hükümetin yerinde olsanız 2011’de mi seçime gidersiniz yoksa 2010’da mı?
Kesinlikle 2010. Zaten artık bana göre 2010’un ekim veya kasım ayında yapılacak bir seçim normal bir seçimdir, erken seçim değildir. Mart-nisan 2010 tarihlerinde yapılacak bir seçimse baskın bir erken seçim olabilir. Ama benim kişisel kanaatim seçimin bir yıl sonra olacağı.

Nedir size bunu dedirten gözlemleriniz?
1- Açılım süreci. Türkiye’de artık ok yaydan çıkmıştır. Az veya çok, bugün veya yarın veya 5-10-20 yıl sonunda, ama mutlaka bir şeyler olmak zorundadır. Bu açılımın yapılabilmesinin en temel şartlarından bir tanesi ise bir şekilde dağdakilerin indirilmesidir. Bu olmadan terörün bitmesi ve tam bir açılım mümkün değildir. Bu da nasıl olur, afla. Ancak seçimden önce bir af imkânsızdır. Ok yaydan çıkmışken bu tartışmaları 2011’in temmuzuna kadar uzatmak ise yıpratıcıdır. Onun içindir ki Ak Parti açısından bir erken seçim yapıp bir dahaki hükümetle bu işin üzerine gitmek daha mantıklıdır.

Peki ama seçime kadar bu açılım meselesi böyle içeriği bilinmeden ortada mı kalacak; bu daha çok yıpratıcı olmaz mı?
Ben bu yılbaşına kadar kamuoyunu çok da rahatsız etmeyecek, biraz önce konuştuğumuz gibi toplumun önemli bir kesiminin “Evet” diyebileceği birtakım şeylerin dillendirileceğini düşünüyorum. Bu da zaten “Yeter mi yetmez mi?” şeklinde uzun bir tartışma daha başlayacak demektir, ki bu tartışma da hükümete yarayacaktır. Dikkat ederseniz Türkiye’nin temel meselesi ekonomi olmasına rağmen biz son yıllarda hiç ekonomiyi tartışmıyoruz. İlk defa bu yerel seçim sürecinde muhalefet ekonomi konuştu, oy aldı. 

Erken seçime gidileceğine dair diğer gerekçeleriniz nedir?
2- Ekonomi. Her ne kadar son günlerde dipten döndük, çıkıyoruz, çıkacağız dense de dünyadaki çok ciddi krizlerin geçmiş tarihlerine baktığımızda bu krizlerin tüm etkilerinin bir seçim döneminde ortadan kalkması mümkün değildir. Süreç uzadıkça da ekonomideki olumsuz algılar artar. Sayın Babacan’ın yaptığı 2012’deki işsizlik rakamının bugünkünden az olmayacağı açıklaması da bunun bir göstergesidir.
3- Ak Parti il kongrelerini tamamlamış, büyük kongresini yapmış, büyük bir ihtimalle Türkiye’yi erken seçime götürecek kadrolarını belirlemiş bir partidir. Hâlbuki ana muhalefet partisi il kongrelerinin startını daha geçen hafta vermiştir. MHP il kongrelerini önemli ölçüde yapmış, ama bitirememiştir. Küçük partiler çok dağınık ve hazırlıklı değildir. Özetle 2010’daki bir erken seçime en hazırlıklı parti Ak Parti’dir.
4- Son günlerde öğreniyoruz ki IMF vereceği parayı artırmış, 45-50 milyar dolar civarında bir para konuşulmaktadır. Ben bu paranın 2010’da iç borç ödemelerinde kullanılarak piyasadaki sıcak para arzının daha fazla olacağını, geçici bir yalancı baharın yaşanabileceğini ve bu gazla da iktidarın 2010’da seçime gitmek isteyeceğini düşünüyorum. 

O halde seçim 2010’da olursa Ak Parti’nin yine tek parti çıkma olasılığı yüksek?
Seçime bu algıyla gidilecektir, ama bence böyle olmayacaktır. 

Farkındasınız değil mi, büyük risk alıyorsunuz şu an...
Ben hep çok risk almışımdır zaten.

Bu kez neye dayanarak?
Birincisi, ben şunu yüzlerce kez söyledim, ama bu röportajda yer almasını özellikle rica ediyorum: Benim söylediklerim ön yargılarla, taraf olarak, bir temenni anlamında değil araştırmalarda gördüğüm objektif gözlemlerimdir.
Ben 2002’den beri düzenli aralıklarla araştırmalar yapıyorum. Benim o araştırmalarda gördüğüm şu: 2002-2008 arasında insanlar genel olarak hayatlarından memnun. “Altı ay sonrasını nasıl görüyorsunuz?” sorusuna “Daha iyi” diyenler çoğunlukta. Ekonomik-sosyal pek çok soruda insanlar olumlu cevaplar veriyor.
Ancak 2008 yılı ocak ayı sonu itibarıyla bir kırılma oldu. Bakın, daha küresel krizin patlamasından yedi-sekiz ay önce Türkiye’deki yoksulluk algısında bir artış başlıyor.
Şimdi bu trend hâlâ devam ediyor. İnsanların temel meselesi olan aş, iş ve yoksullukla ilgili hükümet, hiçbir şey yapılmıyor dersem haksızlık etmiş olurum belki, ama algılarda bir değişiklik yok, insanlar bir şeyler yapılmadığını düşünüyor.
O nedenle “Ya kardeşim ben 10 işçi çalıştırıyordum, beşini çıkarmak zorunda kaldım”, “İki evim vardı, birini sattım” veya işte “Eskiden geçiniyordum, şimdi geçinemiyorum” diyen insanlar seçim günü yaklaştıkça iktidarı cezalandırma eğilimine girebilir. Ki bu da yüksek ihtimaldir, geçmişte bunu çok gördük. 

DSP gibi mi?
Tabii ki, yoksa hiç Türk seçmeni yüzde 22’yle iktidara getirdiği bir partiye, “Cumhuriyet tarihinin gelmiş geçmiş en dürüst başbakanı Ecevit’tir” algılamasına rağmen bir seçim sonra yüzde 1 oy verir miydi? Üstelik 2002’de seçime giderken Türkiye’de temel göstergeler iyileşmiş, krizi neredeyse unutmuş durumdaydık, ama işte seçmen unutmamıştı.
Ve bizim seçmenimiz gönülden sevmediği bir partiye bile sırf iktidarı cezalandırmak amacıyla oy verebilir. Zaten Türkiye’de seçmenin yüzde 60-70’inin iki üç seçim döneminde bir yer değiştirmesinin sebebi de budur.

Baykal’ın ‘Siz zahmet etmeyin ben geliyorum’ demesi gerekirdi
Muhalefet bu açılım sürecini nasıl yönetti sizce?
MHP kendi adına doğru bir duruş sergiliyor. DTP Güneydoğu bölgesi dışında da Kürtlerden oy alabilir duruma geldi. Hata yapan CHP. Bir kere bir ana muhalefet partisinin asli görevi demokratikleşme gibi meselelerde iktidarı sıkıştırmaktır.
Aynı hatayı Ergenekon tartışmaları sürecinde de yaptı. Oysa Sayın Baykal, “Kürt açılımı meselesinde Sayın Başbakan Türkiye’nin 70-80 yıldır kangrenleşmiş kronik sorunuyla ilgili bir şeyler yapmak istiyor. Biz CHP olarak Türkiye’nin üniter yapısına zarar vermeyen her türlü açılımlarına destek veririz. Siz hiç yorulmayın, zahmet etmeyin, ben geleyim size” deseydi, öyle zannediyorum ki CHP bu sürecin en kârlı partisi olurdu.

YENİ BİR ‘GENÇ PARTİ’ VAKASI GÖREBİLİRİZ
Siz iktidarın elinin zayıfladığını düşünüyorsunuz, ancak gidecek bir yer bulamayanlar için yine kaçış yeri olmayacak mıdır? Bir CHP-MHP koalisyonu ihtimalinin bile sonuçlarını 22 Temmuz’da görmedik mi?
Ama ben zaten önümüzdeki seçim sürecinde insanların önüne farklı alternatifler çıkacağını düşünüyorum. Yine iddialı bir laf olacak ama benim şahsi gözlemlerime göre ilk seçimlerde Meclis’e dört veya beş parti, artı bağımsızlar girecektir. Yani eğer aklını başına almazsa Ak Parti de, CHP de, MHP de küçülecek, ortaya bir veya iki yeni parti daha çıkacaktır. 

2002’deki Genç Parti vakası gibi mi?
Tabii, o hiç yabana atılmaması gereken bir olaydır. Eğer seçim iki hafta önce yapılsaydı veya ayran-döner dağıtmaya iki hafta geç başlansa, insanları sıkmasalardı, Genç Parti kesin yüzde 12’yle Meclis’teydi. Şimdi de benzer bir vakayla karşılaşabiliriz. Kuvvetle ihtimal Türkiye’nin oluşacak yeni hükümeti de bir koalisyon hükümeti olabilir.