m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 工具 帮助
11月28日

The End

ABD Bitti
 
Güngör Uras
Dünya, 28.11.2008
 
"Batı kaynakları ve liberal ekonomistler krizde Rusya battı diyedursunlar, Ruslar kriz ile ilgili ne diyor bir de ona bakalım" dedikten sonra Rusya'da İngilizce yayınlanan İzvestiya gazetesinde siyaset bilimcisi ve ekonomist İgor Panarin ile yapılan bir söyleşiyi özetliyor.

Bu söyleşide Panarin özetle şunları söylüyor. "Kriz geleneksel çözümlerin ötesine geçmiştir. Amerika'nın dünya finans sistemini kontrol ettiği beş büyük ve eski bankadan üçü batmıştır. İkisi de can çekişmektedir. Bu finans sistemleri bundan böyle dünya finans sistemini kontrol edemez. Doların hiçbir güvenilirliği yoktur. 1980 yılında borcu olmayan Amerika'nın borcu, bu son iki trilyon dolar ile birlikte 12 trilyon dolar olmuştur. Bu çöken bir piramittir."

ABD de çöker mi diye sorulduğunda, "zaten çöküyor" diye cevap veriyor.

Bundan böyle dünya finans sistemini kim yönetecek şeklindeki bir soruya da Panarin "Çin ve Rusya" diye cevap veriyor. "Avrupa ve Asya'yı bu iki ülke finanse edecektir" diyor.

ABD bölünecek diyorsunuz, açar mısınız? sorusunu şöyle cevaplıyor:

"İnsanlar tasarruflarını, evlerini ve işlerini kaybetti. General Motors ve Ford can çekişiyor. İşsizlik çığ gibi büyüyor. Memnuniyetsizlik artıyor. Obama bir mucize olarak sunuldu, baharda mucize ortadan kalkar."

Dış ilişkiler, siyaset ve ekonomi profesörü Panarin, "ABD'nin altı ayrı parçaya bölüneceğini" söylüyor. Bunu da Amerikan halkını bağlayan yasaların, geleneklerin olmamasına ve elitlerin ayrışmasına bağlıyor.

Pasifik tarafında Çinliler, Atlantik ve Teksas'ta aşırı fakir halk, Kanada tarafında Kanada etkinliği, hatta Alaska'nın dahi Amerika'dan ayrılması olasılığından söz ediyor.

"Doların kaderine gelince; 2006 yılından itibaren ABD bazı tedbirler almaya başlamıştı. Kanada, ABD ve Meksika arasında gizli bir antlaşma yapıldı. Başka bir para birimi kabullenildi. Adı da Amero olarak tespit edildi. Yüz dolara fiske edildi" diyor.

Rusya, bunlara nasıl bir karşılık verecek? sorusuna Panarin, "Rusya tüm petrol satışlarını ruble üzerinden yapacaktır" şeklinde cevaplıyor.

gungoruras@superonline.com

LehCit

Lehman'ı batıranlar Citi'yi neden kurtardı?

Eyüp Can

Referans, 25.11.2008 

Size bugün Amerika'da ekonomik krizin tetikleyicisi olarak görülen iki bankaya "neden ve nasıl" el konulduğunun hikâyesini anlatacağım.
Fakat öncesinde gelin çok sıcak bir "kurtarma haberiyle" başlayalım.
100 ayrı ülkede faaliyeti bulunan ABD'nin ikinci büyük bankası Citigroup'un bir yıl önce piyasa değeri 270 milyar dolardı.
Cuma günü piyasalar kapanırken 20.5 milyar dolara kadar düştü.
Hafta sonu Amerika'da hummalı bir çalışma başlatıldı ve sonunda ABD Hazine Bakanlığı, zor durumdaki Citigroup'u 20 milyar dolarlık sermaye katkısıyla kurtarmaya karar verdi. Aslında miktar daha yüksek.
Citigroup parti parti çıkaracağı 7 milyar dolar değerindeki ek imtiyazlı hisseyi ABD Hazine Bakanlığı'na verecek. FED ve FDIC ile yapılan anlaşmalar da eklendiğinde toplam sermaye desteği 40 milyar dolara ulaşacak.
Dahası Hazine Bakanlığı ayrıca Citigroup'un bilançosunda yer alan 306 milyar dolarlık zehirli asetlere koruma sağlayacak.
Ha bir de buna Citigroup'un geçen ay hükümetin çıkardığı 700 milyar dolarlık kurtarma paketinden aldığı 25 milyar dolarlık yardımı ekleyin.
Sonuçta 65 milyar doları direkt sermaye aktarımı, 306 milyar doları da güvence olmak üzere 371 milyar dolarlık bir kurtarma planından söz ediyoruz.
İyi ama "Amerikan finans sistemi ve büyük finans kuruluşlarına karşı duyulan güveni sağlamlaştırmak için" Citigroup'u kurtardığını açıklayan Hazine Bakanlığı iki ay kadar önce Amerikan finans sistemine duyulan güveni yerle bir eden 158 yıllık finans devi Lehman Brothers'ın iflasına neden izin verdi?
Ya da Lehman'ın iflasından iki hafta sonra ABD'nin en büyük tasarruf ve kredi bankası Washington Mutual'a neden el koydu?
Eğer mesele büyüklükse el konulan ve iflasa sürüklenmesine resmen göz yumulan iki banka da Citibank'tan çok küçük değildi.
Yok eğer söz konusu olan Citi'nin globalliği ise Lehman da kendi kategorisinde fazlasıyla globaldi. Daha da ilginci 13-14 Eylül'de Lehman'ın ipini çekmek için bir araya gelen başta Hazine Bakanı Paulson olmak üzere Amerikan finans sektörü, Citigroup ve Bank of New York Mellon'un elinde 138 milyar dolarlık Lehman tahvili bulunduğunu çok iyi biliyordu.
Hafta sonu yapılan "kader toplantısına" Lehman'ın karşısında en çok işlem yaptığı JP Morgan Cahse dahil tüm rakipleri hazır bulunurken Lehman adına konuşacak bir kişi bile yoktu. Çünkü Paulson Lehman'ın iflasına rakipleriyle birlikte çoktan karar vermişti.
Karar hem rakipler hem de Amerikan hükümeti için tam anlamıyla politikti.
O gün Paulson'la birlikte o toplantıya katılan çok üst düzey bir bankacıdan naklen dinledim.
Paulson açık açık "Amerikan halkını yaşanan finans krizine karşı önlem almaya ikna etmek için bir kurbana ihtiyacımız var" demiş. "Eğer bugün burada Lehman'ın iflasına müsaade etmezsek ben hiçbir kurtarma paketini Senato'dan geçiremem" diye de eklemiş. Nitekim gerçekten de 700 milyar dolarlık kurtarma paketinin Senato'dan geçmesinde en büyük rol Lehman'ın iflası oldu.
Fakat paket ilk haliyle Temsilciler Meclisi'nden geçemedi.
Bu kez de Hazine Bakanlığı ABD'nin en büyük tasarruf bankası WA-MU'nun leşini sektörün önüne attı. Hem de geçen yıl Türkiye'de Mey İçki'yi satın alan Amerika'nın en büyük yatırım fonlarından Texas Pacific Group küçük ortak olarak WA-MU'yu kurtarma planı sunmuş olmasına rağmen.
Dedim ya karar alabildiğine politik. Lehman'ın iflası da WA-MU'ya el konulması da Citigroup'un kurtarılması da ekonomik olmaktan çok politik.
Ve tüm bu Amerika'da olup bitenler nedense bana 2001 krizinde Türk bankacılık sektöründe yaşananları hatırlatıyor.
Tıpkı Lehman ve WA-MU gibi Türkiye'de de o yıllarda Demirbank kurban seçilmişti. Bazı bankalar doğal seleksiyona uğrarken bazıları politik seleksiyon yoluyla sistemin dışına itilmişti.
Ne garip Amerika bizi 7 yıl arkadan takip ediyor.
Fakat korkarım Başbakan Tayyip Erdoğan içinden geçtiğimiz mali krizde özel bankaları hedef tahtasına koyup, kamu bankalarına geçmişin "görev zararlarını" hatırlatırcasına ayrıcalıklı roller atfederek Türk ekonomisini tekrar politik seleksiyonun dayanılmaz hafifliğine sürükleyecek.
Umarım yanılıyorumdur!
11月27日

UKS

Fears over UK borrowing levels

By David Oakley and Miles Johnson

The Financial Times, Nov 26, 2008 

Investors’ fears over the credit risk of the UK have jumped sharply because of rising concerns over the government’s deteriorating public finances.

The cost to insure the UK against default increased on Wednesday to a record 97 basis points, or €97,000 to insure €10m of debt over five years, according to Markit, the data provider. Credit default swap prices are measured in euros in Europe. This is a rise of €30,000 since the middle of last week and a jump of €70,000 since October when the UK government announced plans to recapitalise its beleaguered banks.

Huw Worthington, European bond strategist at Barclays Capital, said: “The deterioration in the UK government’s fiscal position, the collapse in its housing market and the weakness of sterling are all seen as risks.”

Vishal Pathak, an interest rate strategist at BNP Paribas, added: “The UK is seen as over-leveraged. This is a banking crisis and we rely on wholesale funds. If the liquidity engine is bust and you are seeing the international markets aren’t operating properly this means the UK is vulnerable.”

The UK’s CDS price rose sharply after it was first reported last week that the government was preparing to announce record levels of debt in its pre-Budget report.

Prices edged higher this week after this was confirmed in Monday’s PBR. The government announced plans to borrow £118bn this year with debt to gross domestic product forecast to rise to 57 per cent by 2013.

This rise means the UK government is now considered more of a risk than some of its banks and companies. For example, CDS prices on Lloyds TSB and HSBC were 95bp and 94bp respectively on Wednesday, while Unilever’s CDS traded around 67bp.

But no analyst expects the UK actually to default. The last time it did so was in 1594, according to research by Kenneth Rogoff, a Harvard professor, and Carmen Reinhart, a professor at the University of Maryland.

CDS prices around 100bp are far lower than levels that imply default, which are above 1,000bp. Analysts say technical factors are also driving prices higher as some bank proprietary traders buy government-backed bank bonds, which have very attractive yields compared with government paper, and hedge their exposure to the UK by buying UK CDS. The cost to insure government debt has risen in other developed nations too.

The US, which announced lending facilities worth $800bn to support the consumer debt and mortgage markets this week, also saw its CDS prices rise to record levels on Wednesday. They jumped to 52bp, or $52,000 to insure $10m of debt over five years, compared with 44bp at the start of the week.

Ireland and Italy have seen their CDS prices spike too. Ireland’s CDS price has jumped above 200bp from around 60bp before it guaranteed its banks in October. Italy’s CDS is 141bp, nearly double the levels two weeks ago.

Yağlama

Soros, ’Ana Gıda’yla Türkiye’de yağcılığa yeniden dönüyor

 
Nurten ERK TOSUNER

Hürriyet, 27.11.2008

 

Dünyaca ünlü milyarder George Soros’un da ortakları arasında bulunduğu Bedminster Capital, Anadolu Holding bünyesindeki Ana Gıda’nın yüzde 39’unu alarak, Türkiye’de zeytinyağı pazarına giriyor. Anadolu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, "Türkiye’de gıda yatırımı yapmak isteyen fon, gelip bizi buldu" dedi.

ÜNLÜ Amerikalı milyarder George Soros, küresel kriz ortamında, dolaylı yoldan da olsa yeniden Türkiye’de yağ yatırımına soyunuyor. Daha önce Yudum Gıda’yı Unilever’den devralan ve geçen yıl Kuveytli NBK’ya satan Soros’un da ortakları arasında yer aldığı Bedminster Capital, Anadolu Holding şirketlerinden Ana Gıda’nın yüzde 39’unu satın alıyor.

Ana Gıda’yla dönüyor

Merkezi Amerika’da bulunan Bedminster Capital Management LLC tarafından yönetilen Southeast Europe Equity Fund’un sahip olduğu Seef Foods, Anadolu Holding ve Ana Gıda ile sermaye katılımı ve hissedarlık anlaşması imzaladı. Böylece Soros, geçmişte Yudum Gıda ile denediği Türk yağ sektörüne, bu kez Anadolu Grubu şirketi Ana Gıda ile geri dönüyor. Soros’un dünya genelinde gelişen pazarlara en az 40-60 milyon dolarlık yatırımlarla girdiği biliniyor. Ana Gıda’nın yüzde 39’una ortak olmak için de en az bu kadarlık bir yatırım yapacağı tahmin ediliyor.

Gelip bizi buldular

Anadolu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan, "Seef Foods, bir yatırım fonu. Burada gıda yatırımı yapma arzuları varmış, gelip bizi buldular" dedi. Özilhan, Seef Foods’un yüzde 100’ü Anadolu Grubu’na ait olan Ana Gıda’ya yüzde 39 ortak olacağını belirterek, "Bugünkü ortamda Türkiye’ye yatırıma geldiler" diye konuştu.

Halka açacağız

Tuncay Özilhan, şirketi belli bir noktaya getirdikten sonra halka açacaklarını da belirterek, şunları söyledi: "Ortaklık görüşmeleri kriz ortamında gerçekleşti. Birkaç hafta önce başladı ve tamamlandı. Birlikte şirketi bir noktaya getirdikten sonra piyasaların düzelmesini bekleyeceğiz. Piyasalar belli noktaya gelince de belli bir zaman sonra halka açacağız."

Türkiye’deki ikinci yatırımı

Seef Foods’un tamamına Bedminster Capital Management LLC tarafından yönetilen Southeast Europe Equity Fund II L.P. sahip bulunuyor. Amerikalı ünlü dolar milyarderi George Soros’un da 15 ortağından biri olan Bedminster Capital Management, 2006 yılında da Ethem Sancak’tan Hedef Araç Kiralama’nın tamamını satın almıştı.

320 milyon dolarlık fon

BEDMINSTER Capital Yönetici Ortağı Ercan Ergül, 2006’da kurulan fonun 320 milyon dolarlık bir büyüklüğe sahip olduğunu aktararak, "Amacımız Ana Gıda’yı önemli bir oyuncu haline getirdikten sonra 3-4 yıl içinde halka açmak" dedi. Ercan Ergül, şu bilgileri verdi: "Southeast Europe Equity Fund, 1999 yılında Soros bünyesinde kuruldu, ama 2004’den itibaren bağımsız fon yönetim şirketi. Soros da fonun içindeki 15 yatırımcıdan biri ama ilk üç arasında. Türkiye’de, Yudum nedeniyle yağ sektörünü iyi bildiğimiz için bu sektöre yatırım yaptık."

Komili ve Yudum’un el değiştirme öyküsü

KOMİLİ fabrikası, 1878’lerde zeytinyağı ve sabun üretimi ile faaliyete başlamış. Komili Ailesi tarafından kurulan Komili fabrikası, 1984 yılında İstanbul’dan Ayvalık’a taşındı. Unikom adıyla 1992’de Unilever ile başlayan ortaklık, 1995’te Unilever’in tüm hisseleri almasıyla sona erdi. Unikom Gıda, bugünkü adıyla Yudum Gıda, Ağustos 2003’te Unilever tarafından Soros’un kontrolündeki yatırım fonu Southeast Europe Equity Fund’a devredildi. Geçen yıl mayıs ayında Soros’a ait Bedminster Capital tarafından idare edilen Southeast Europe Equity Fund Ltd. ise Türk yağ üreticisi Yudum Gıda’yı Kuveytli NBK (National Bank of Kuwait) Capital Private Equity’e sattı. Unilever, bünyesindeki Komili markasını da geçtiğimiz temmuz ayında Ana Gıda’ya satmıştı.

Ana Gıda yağda bir numaraya oynuyor

ANADOLU Grubu bünyesinde yer alan Ana Gıda, zeytinyağında Türkiye’nin en köklü markaları olan Sezai Ömer Madra (1914) ve Kırlangıç’ı (1953) piyasaya sunuyor. Pet ve PVC ambalaj üretim tesisleri de bulunan Ana Gıda, çevre duyarlılığı ve yüksek kalite bilinci ile zeytinyağı, mısır yağı, ayçiçek yağı ve diğer bitkisel yağları üretiyor. İhracat yaptığı ülkeler arasında; Uzak ve Orta Doğu ülkeleri, Arap ülkeleri, ABD ve Avrupa Birliği ülkeleri bulunuyor. Geçen yıl Komili’yi Unilever’den satın alan Ana Gıda, toplam yağ üretiminde bir numara olmayı hedefliyor.
11月26日

Aile Karnesi

Aile Sınıfta Eğlenmekte
The New York Times, Nov 2, 2008
 
a

Meleklerin TiVi Kanatları

Biji tivi

Yılmaz Özdil

Hürriyet, 26.11.2008
Apo’ya televizyon verilecekmiş...

Bana sorarsanız, terörle mücadele konusunda atılan en önemli adımdır bu.


*

Sabahın körü...

Kadınlar gerdan kırıyor.

Öğle, göbeğe devam.

Akşamüstü, çalkala.

Gece yarısı, halay.

Değil 40 bin kişi, 240 bin kişi öldürse, havagazı... Bu satırları yazdığım sırada, Ciguli "çalgıcı karısı Binnaz"ı söylüyor mesela... Gene döktürüyorlar.

*

Sen memleketi "bölüp bölemeyeceği"ni merak ediyorsun... Ahali, emekli kaymakam Ali Rıza Bey’in yaprak gibi dökülen ailesini "bir arada" tutup tutamayacağını merak ediyor.

Sen içerdesin...

Muro film bile çevirdi.

*

Şimdi diyeceksin ki, Muro kim?

O-ho-ooo...

Dünyadan haberin yok be Apo!

*

Söyle avukatlarına, işsizlere sorsunlar; oy verdikleri milletvekillerinin adını bilmezler, Acun’un kutu açtırdığı yarışmacıları tek tek sayarlar...

Bak, geçen gün bi milletvekilini aradım, "N’apıyosun" diye, "Yemekteyiz" dedi... "Hayrola, yerel seçim kulisi falan mı?" dedim, "Yok canım" dedi, bi yarışma var, yemek filan yapıyorlar, onu seyrediyormuş... (Heyecandan kıymalı ıspanağı tuzsuz yapmış yarışmacı.)

*

Televizyonun yanında, telefon da versinler Apo’ya... Seda Sayan’a veya Esra Ceyhan’a bağlamaları en fazla 22 saniye alır... Bi de altyazı, "Apo’nun kaynanası canlı yayında, azzz sonra..." Ya da ne bileyim, Esra Erol’la izdivaç var (ki, ben çok beğeniyorum), katılsın Apo, bakarsın kısmeti de açılır. Ev var, ada var, koruma var, doktor var, ekmek elden su gölden, daha ne? Yakında maaş da bağlarlar zaten... Bu arada, Caner’le Tülin’den sonra, Deniz Seki’yle klarnetçi de ayrıldı. Şimdi seferber olduk, Bihter’le Behlül’ün arasını yapmaya çalışıyoruz hayırlısıyla... Ha unutmadan, biz henüz Serdar Ortaç’ın şokunu atlatamadan, Bayhan’ın kasedi çıktı, perişanız, sakın ola işkence görüyorum diye ağlama, haline şükret.

*

Doğalgazlı evlere kömür dağıttıran Başbakan, Tac Mahal’de poz veriyor, emekli genelkurmay başkanı Fenerbahçe maçında rakibi protesto ediyor, Spor Bakanı’nın oğlu hakeme saldırdı, hava kuvvetleri komutanı golf oynuyor, Hakan Şükür yorumcu oldu, biyoloji öğretmeni madenci oldu, iskele battı, yerine tırışkadan duba koydular, vatandaş pek memnun, belediyeye teşekkür ediyor... Sen hálá "İçerde psikolojim bozuldu" diyorsun.

*

Özetle...

Ben iddia ediyorum, Apo üç gün seyretsin bizim televizyonları, nafile olduğunu anlar, bırakır bu işleri.

...

İçinden IMF Geçen Brokoli Tarlaları

Yüksek faiz brokoli değildir

Ege Cansen
Hürriyet, 26.11.2008
GAZETELERDE yazılarını okuduğumuz sağlıklı yaşam uzmanı hekimler, en sık "ne yemeliyim, ne yememeliyim" sorusuyla karşılaşıyor. Bu uzmanların, ne yemeliyim sorusuna verdikleri cevaplarda her zaman yer alan bir bitki var. Adı: Brokoli. Anlaşılan brokoli denen tatsız tuzsuz sebzenin, sağlık problemi ne olursa olsun herkese çok faydası var. Üstelik hiçbir yan etkisi de yok.

* * *

Bizim sağlıklı ekonomi doktorlarımız da, iktisadi hayatı düzenleme veya krize girmeme veya krizden çıkma babında "ne yapmalı" sorusuna hiç tereddüt etmeden, yüksek faiz uygulanmalı tavsiyesinde bulunuyorlar. Yüksek faiz maalesef, brokoli gibi hiçbir yan etkisi olmayan faydalı bir nebat değildir. Enflasyonla mücadele gerekçesiyle, son altı yedi yıldır kesintisiz uygulanan "Türk Lirasına yüksek, dövize düşük faiz" politikası, bırakın her derde deva olmayı, bizatihi hastalık sebebi olmuştur. Yüksek faiz, ülkeye döviz cinsinden borç para girmesine, Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesine, cari açığın artmasına, sonra da kendi yarattığı cari açık yüzünden dış borç ihtiyacının daha da artmasına neden olmuştur. Bu tam bir kısır döngü, hatta giderek cari açığı büyüttüğü için kısır bir sarmaldır. Yaratılan faiz rantıyla, 1- Kamudan, özel sektöre; 2- Fakirden, zengine ve 3- Yurt içinden, yurt dışına gelir transfer edilmiştir. Bu sonuçlar, ekonominin kimyasını bozmuştur. Kaynak tahsisi çarpıklıkları ve sürdürülemez bir büyüme modeli yaratmıştır. Bünye, kırılganlaşmıştır. Cari açık, bir ekonomik kriz karşısında alınması gerekli "piyasaları genişletici önlemleri" sınırlayan bir manevra alanı kısıdı yaratmıştır. 

* * *

Asaf Savaş hoca, Vatan gazetesindeki köşesinde yayımlanan "IMF ile Anlaşma" başlıklı yazısında ülkedeki "IMF lobisinin" çok güçlü olduğunu, IMF ile anlaşma yapılması için (herhalde hükümet üzerinde) "Mahalle Baskısı" yaratıldığını söylüyor. Bu tutuma karşı çıkıyor. Güvendiğim kaleler birer, birer düşüyor diye yakındıktan sonra, "son umudum Ege Cansen hangi cephede yer alacak çok merak ediyorum" diyor. Benim duruşum şudur. Ekonomide birinci öncelik IMF ile anlaşmak değildir. IMF ile bir anlaşma yapılabilir. Bu mutlaka kötüdür denemez. Birinci öncelik, ülke ekonomisini "IMF’ye muhtaç olmayacak" hale getirmeyi stratejik hedef yapmaktır. Kısaca cari açığı küçültüp, dış borca bağımlılığa son vermek şarttır. IMF ile anlaşma yapılırsa bu hedefe mi yürünecek yoksa "cari açık-dış borç-IMF kapısına düşme" döngüsüne geri mi dönülecektir?" Ayrıca, krizden çıkmak için "büyüme ağırlıklı" bir politikaya ihtiyaç olduğunu vurgulamak istiyorum. Çünkü ekonomimizin sağlığı, bütçe dengesine; bütçe dengesi, dolaylı vergilere; dolaylı vergiler de büyümeye dayanmaktadır.

Son Söz: Ekonomide küçülme, sorunları büyütür.

ecansen@hurriyet.com.tr

Gaz Kaçıran Çizgi

Amerika'da yanıldık acaba Çin dünyayı kurtarır mı

Servet Yıldırım
Referans, 26.11.2008
"Batmasına izin verilemeyecek kadar büyük" sözü Citi'ye çok uyuyor. Bundan 196 yıl önce bir New York Bankası olarak kurulmuştu. Bugün ise altı kıtada aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 100'den fazla ülkede faaliyet gösteren ve 360 bin kişiye istihdam sağlayan bir dev. Kredi kartlarında dünyada bir numara. Eylül sonu itibariyla aktif büyüklüğü iki trilyon doları aşıyordu. Tüm Türk bankacılık sisteminin birkaç katından bile fazla. Piyasa değeri açısından 2007 sonunda 270 milyar dolar ile dünyanın en büyüğüydü. Böyle bir bankanın batmasına izin vermek küresel çapta yeni bir kriz şokuna daha izin vermek olurdu.
 
Lehman'daki hata yapılmadı
ABD yönetimi Lehman'da yaptığı hatayı Citigroup'ta yapmadı. Sorunlu bankayı kurtarmak için harekete geçti. Toplam 20 milyar daha taze sermaye koyacak, bankanın 306 milyar dolarlık riskli varlıklarına arka çıkacak. Citi de bunun karşılığında temettü dağıtımını sembolik düzeye çekecek, 52 bin kişiyi daha işten çıkaracak. Kriz Amerikan bankacılık sisteminin karizmasını çizdi. Hem de fena çizdi. İki yıl önce 270 milyar dolar olan Citigroup'un piyasa değeri bugün 20 milyar dolar dolayında dolaşıyor. Citi'nin başına bunlar geliyorsa, bir finans devi böylesine kötü yönetiliyorsa, "Diğer Amerikan bankalarında su yüzüne çıkmamış neler var acaba?" sorusunu soruyor yatırımcılar. Piyasalar gördü ki, Amerikan bankaları hiç de sanıldıkları kadar güçlü değilmişler. Krize karşı bağışıklık düzeyleri düşükmüş.
 
Şimdi de Çin gazı
Herkes, "Yeterli likiditeye sahibiz, sermaye sorunumuz yok" diyen Amerikan bankasının zora girdiğini gördü. Bear Stearns ve Lehman Brothers gibi batıkların batmadan önceki son açıklamaları hep ne kadar sağlam oldukları konusundaymış. Geçenlerde Reuters'ın bir analizinde listesi verilmişti, "ne demişler, ne olmuş" diye. Diyor ki analizde, Merrill Lynch çareyi Bank of America'nın kollarına atılmakta bulmadan kısa bir süre önce CEO'su John Thain ihtiyaç duyulandan daha fazla sermaye artırdıklarını söyleyip duruyormuş. Kamuoyu ve yatırımcıları yanlış yönlendirmek değil mi bu? Dünya "Amerikan finans sistemine birşey olmaz" illüzyonunu yaşadı, gördü ki "Amerikan finans sistemine birşeyler olabiliyormuş." Aynı hayali şimdi Çin ile ilgili olarak görüyoruz. Piyasalarda "Korkmayın Çin gelecek, dünyayı kurtaracak" gazı var. Çin büyümesini sürdürecekmiş ve bu büyüme yer küreyi krizin yayılmasından koruyacakmış.
 
Büyüme düşük olacak
Dünya Bankası temmuz ayında bir tahminde bulunmuş ve Çin ekonomisinin 2009'da yüzde 9,2 büyüyeceğini öngörmüştü. Banka bu hafta bu tahmini yüzde 7,5 olarak revize etti. Bence iyimser bile kalabilecek bir tahmin bu. Yüzde 7 ve hatta daha düşük bir büyümeyi bile biz gelecek yıl sonunda görebiliriz. Avrupa ve ABD'deki eksi büyüme, bizdeki yüzde 2-3'lük büyüme rakamlarıyla karşılaştırılanca yüzde 7 yüksek görünebilir ama bu rakamlar milyarın üzerinde insanı besleyen ve her yıl işgücüne milyonlarca insan katılan Çin için sorun demek. Hem de ciddi sorun. Aynı şekilde Çin'in finansal sisteminin ne kadar sağlıklı ya da ne kadar sorunlu olduğu da bir muamma. Bu konuda oldukça farklı görüşler var. Sonuçta Dünya Bankası'nın öngörüsü gerçekleşse bile bu 1990 yılından bu yana Çin'in gördüğü en düşük büyüme olacak. Bu durum başlı başına sorunun göstergesi değil mi?
11月25日

Söz Gülüm Söz

U.S. Pledges Top $7.7 Trillion to Ease Frozen Credit

By Mark Pittman and Bob Ivry

The Bloomberg, Nov 24, 2008

The U.S. government is prepared to provide more than $7.7 trillion on behalf of American taxpayers after guaranteeing $306 billion of Citigroup Inc. debt yesterday. The pledges, amounting to half the value of everything produced in the nation last year, are intended to rescue the financial system after the credit markets seized up 15 months ago.

The unprecedented pledge of funds includes $3.2 trillion already tapped by financial institutions in the biggest response to an economic emergency since the New Deal of the 1930s, according to data compiled by Bloomberg. The commitment dwarfs the plan approved by lawmakers, the Treasury Department’s $700 billion Troubled Asset Relief Program. Federal Reserve lending last week was 1,900 times the weekly average for the three years before the crisis.

When Congress approved the TARP on Oct. 3, Fed Chairman Ben S. Bernanke and Treasury Secretary Henry Paulson acknowledged the need for transparency and oversight. Now, as regulators commit far more money while refusing to disclose loan recipients or reveal the collateral they are taking in return, some members of Congress are calling for the Fed to be reined in.

“Whether it’s lending or spending, it’s tax dollars that are going out the window and we end up holding collateral we don’t know anything about,” said Congressman Scott Garrett, a New Jersey Republican who serves on the House Financial Services Committee. “The time has come that we consider what sort of limitations we should be placing on the Fed so that authority returns to elected officials as opposed to appointed ones.”

Too Big to Fail

Bloomberg News tabulated data from the Fed, Treasury and Federal Deposit Insurance Corp. and interviewed regulatory officials, economists and academic researchers to gauge the full extent of the government’s rescue effort.

The bailout includes a Fed program to buy as much as $2.4 trillion in short-term notes, called commercial paper, that companies use to pay bills, begun Oct. 27, and $1.4 trillion from the FDIC to guarantee bank-to-bank loans, started Oct. 14.

William Poole, former president of the Federal Reserve Bank of St. Louis, said the two programs are unlikely to lose money. The bigger risk comes from rescuing companies perceived as “too big to fail,” he said.

‘Credit Risk’

The government committed $29 billion to help engineer the takeover in March of Bear Stearns Cos. by New York-based JPMorgan Chase & Co. and $122.8 billion in addition to TARP allocations to bail out New York-based American International Group Inc., once the world’s largest insurer.

Citigroup received $306 billion of government guarantees for troubled mortgages and toxic assets. The Treasury Department also will inject $20 billion into the bank after its stock fell 60 percent last week.

“No question there is some credit risk there,” Poole said.

Congressman Darrell Issa, a California Republican on the Oversight and Government Reform Committee, said risk is lurking in the programs that Poole thinks are safe.

“The thing that people don’t understand is it’s not how likely that the exposure becomes a reality, but what if it does?” Issa said. “There’s no transparency to it so who’s to say they’re right?”

The worst financial crisis in two generations has erased $16 trillion, or 37 percent, of the value of the world’s companies since Sept. 15 and brought down three of the biggest Wall Street firms.

Markets Down

As of today, the Dow Jones Industrial Average is down 36 percent since the beginning of the year and 40 percent from its peak on Oct. 9, 2007. The S&P 500 fell 42 percent from the beginning of the year through today and 46 percent from its peak on Oct. 9, 2007. The Nikkei 225 Index has fallen 48 percent from the beginning of the year through today and 58 percent from its most recent peak of 18,261.98 on July 9, 2007. Goldman Sachs Group Inc. is down 73 percent, to $67.42, today from its peak of $247.92 on Oct. 31, 2007, and 69 percent this year.

Regulators hope the rescue will contain the damage and keep banks providing the credit that is the lifeblood of the U.S. economy.

Most of the spending programs are run out of the New York Fed, whose president, Timothy Geithner, is said to be President- elect Barack Obama’s choice to be Treasury Secretary.

‘They Got Snookered’

The money that’s been pledged is equivalent to $24,000 for every man, woman and child in the country. It’s nine times what the U.S. has spent so far on wars in Iraq and Afghanistan, according to Congressional Budget Office figures. It could pay off more than half the country’s mortgages.

“It’s unprecedented,” said Bob Eisenbeis, chief monetary economist at Vineland, New Jersey-based Cumberland Advisors Inc. and an economist for the Atlanta Fed for 10 years until January. “The backlash has begun already. Congress is taking a lot of hits from their constituents because they got snookered on the TARP big time. There’s a lot of supposedly smart people who look to be totally incompetent and it’s all going to fall on the taxpayer.”

President Franklin D. Roosevelt’s New Deal of the 1930s, when almost 10,000 banks failed and there was no mechanism to bolster them with cash, is the only rival to the government’s current response. The savings and loan bailout of the 1990s cost $209.5 billion in inflation-adjusted numbers, of which $173 billion came from taxpayers, according to a July 1996 report by the U.S. General Accounting Office, now called the Government Accountability Office.

‘Worst Crisis’

The 1979 U.S. government bailout of Chrysler consisted of bond guarantees, adjusted for inflation, of $4.2 billion, according to a Heritage Foundation report.

The commitment of public money is appropriate to the peril, said Ethan Harris, co-head of U.S. economic research at Barclays Capital Inc. and a former economist at the New York Fed. U.S. financial firms have taken writedowns and losses of $666.1 billion since the beginning of 2007, according to Bloomberg data.

“This is the worst capital markets crisis in modern history,” Harris said. “So you have the biggest intervention in modern history.”

Bloomberg has requested details of Fed lending under the U.S. Freedom of Information Act and filed a federal lawsuit against the central bank Nov. 7 seeking to force disclosure of borrower banks and their collateral.

Collateral is an asset pledged to a lender in the event a loan payment isn’t made.

‘That’s Counterproductive’

“Some have asked us to reveal the names of the banks that are borrowing, how much they are borrowing, what collateral they are posting,” Bernanke said Nov. 18 to the House Financial Services Committee. “We think that’s counterproductive.”

The Fed should account for the collateral it takes in exchange for loans to banks, said Paul Kasriel, chief economist at Chicago-based Northern Trust Corp. and a former research economist at the Federal Reserve Bank of Chicago.

“There is a lack of transparency here and, given that the Fed is taking on a huge amount of credit risk now, it would seem to me as a taxpayer there should be more transparency,” Kasriel said.

Bernanke’s Fed is responsible for $4.7 trillion of pledges, or 61 percent of the total commitment of $7.7 trillion, based on data compiled by Bloomberg concerning U.S. bailout steps started a year ago.

“Too often the public is focused on the wrong piece of that number, the $700 billion that Congress approved,” said J.D. Foster, a former staff member of the Council of Economic Advisers who is now a senior fellow at the Heritage Foundation in Washington. “The other areas are quite a bit larger.”

Fed Rescue Efforts

The Fed’s rescue attempts began last December with the creation of the Term Auction Facility to allow lending to dealers for collateral. After Bear Stearns’s collapse in March, the central bank started making direct loans to securities firms at the same discount rate it charges commercial banks, which take customer deposits.

In the three years before the crisis, such average weekly borrowing by banks was $48 million, according to the central bank. Last week it was $91.5 billion.

The failure of a second securities firm, Lehman Brothers Holdings Inc., in September, led to the creation of the Commercial Paper Funding Facility and the Money Market Investor Funding Facility, or MMIFF. The two programs, which have pledged $2.3 trillion, are designed to restore calm in the money markets, which deal in certificates of deposit, commercial paper and Treasury bills.

Lehman Failure

“Money markets seized up after Lehman failed,” said Neal Soss, chief economist at Credit Suisse Group in New York and a former aide to Fed chief Paul Volcker. “Lehman failing made a lot of subsequent actions necessary.”

The FDIC, chaired by Sheila Bair, is contributing 20 percent of total rescue commitments. The FDIC’s $1.4 trillion in guarantees will amount to a bank subsidy of as much as $54 billion over three years, or $18 billion a year, because borrowers will pay a lower interest rate than they would on the open market, according to Raghu Sundurum and Viral Acharya of New York University and the London Business School.

Congress and the Treasury have ponied up $947 billion in TARP and other funding, or 12 percent.

The Federal Housing Administration, overseen by Department of Housing and Urban Development Secretary Steven Preston, was given the authority to guarantee $300 billion of mortgages, or about 4 percent of the total commitment, with its Hope for Homeowners program, designed to keep distressed borrowers from foreclosure.

Federal Guarantees

Most of the federal guarantees reduce interest rates on loans to banks and securities firms, which would create a subsidy of at least $6.6 billion annually for the financial industry, according to data compiled by Bloomberg comparing rates charged by the Fed against market interest currently paid by banks.

Not included in the calculation of pledged funds is an FDIC proposal to prevent foreclosures by guaranteeing modifications on $444 billion in mortgages at an expected cost of $24.4 billion to be paid from the TARP, according to FDIC spokesman David Barr. The Treasury Department hasn’t approved the program.

Bernanke and Paulson, former chief executive officer of Goldman Sachs, have also promised as much as $200 billion to shore up nationalized mortgage finance companies Fannie Mae and Freddie Mac, a pledge that hasn’t been allocated to any agency. The FDIC arranged for $139 billion in loan guarantees for General Electric Co.’s finance unit.

Automakers Struggle

The tally doesn’t include money to General Motors Corp., Ford Motor Co. and Chrysler LLC. Obama has said he favors financial assistance to keep them from collapse.

Paulson told the House Financial Services Committee Nov. 18 that the $250 billion that had already been allocated to banks through the TARP is an investment, not an expenditure.

“I think it would be extraordinarily unusual if the government did not get that money back and more,” Paulson said.

In his Nov. 18 testimony, Bernanke told the House Financial Services Committee that the central bank wouldn’t lose money.

“We take collateral, we haircut it, it is a short-term loan, it is very safe, we have never lost a penny in these various lending programs,” he said.

A haircut refers to the practice of lending less money than the collateral’s current market value.

Requiring the Fed to disclose loan recipients might set off panic, said David Tobin, principal of New York-based loan-sale consultants and investment bank Mission Capital Advisors LLC.

‘Mark to Market’

“If you mark to market today, the banking system is bankrupt,” Tobin said. “So what do you do? You try to keep it going as best you can.”

“Mark to market” means adjusting the value of an asset, such as a mortgage-backed security, to reflect current prices.

Some of the bailout assistance could come from tax breaks in the future. The Treasury Department changed the tax code on Sept. 30 to allow banks to expand the deductions on the losses banks they were buying, according to Robert Willens, a former Lehman Brothers tax and accounting analyst who teaches at Columbia University Business School in New York.

Wells Fargo & Co., which is buying Charlotte, North Carolina-based Wachovia Corp., will be able to deduct $22 billion, Willens said. Adding in other banks, the code change will cost $29 billion, he said.

“The rule is now popularly known among tax lawyers as the ‘Wells Fargo Notice,’” Willens said.

The regulation was changed to make it easier for healthy banks to buy troubled ones, said Treasury Department spokesman Andrew DeSouza.

House Financial Services Committee Chairman Barney Frank said he was angry that banks used the money for acquisitions.

“The only purpose for this money is to lend,” said Frank, a Massachusetts Democrat. “It’s not for dividends, it’s not for purchases of new banks, it’s not for bonuses. There better be a showing of increased lending roughly in the amount of the capital infusions” or Congress may not approve the second half of the TARP money.

To contact the reporters on this story: Mark Pittman in New York at mpittman@bloomberg.net; Bob Ivry in New York at bivry@bloomberg.net.

11月23日

Did You Understand, İvediks?

Çağlar'ın eski çalışanlarından İngilizce eylem

 
Hürriyet, Anadolu Ajansı, 23.11.2008
İş adamı Cavit Çağlar'a ait Nergis Holding bünyesindeki Sifaş A.Ş'den çıkarılan bir grup işçi, kıdem ve ihbar tazminatlarının ödenmesi için İngilizce basın açıklaması yaptı.

Atatürk Caddesi'ndeki Bursa Büyükşehir Belediyesinin tarihi hizmet binasının önünde toplanan Sifaş çalışanları adına İngilizce hazırlanan metni okuyan Murat Kemer, 18 Ağustosta hiçbir haklarını alamadan kapının önüne konulduklarını söyledi.

Kemer, Cavit Çağlar'ın 7 Ekimdeki açıklamasında “Bütün çalışan ve işten atılan işçilerin parasını ödeyeceğim” diye söz verdiğini, ancak şu ana kadar bu sözün yerine getirilmediğini ifade etti.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik ile konuyu görüştüklerini belirten Kemer, Bakan Çelik'in kendilerine elinden geleni yapacağını, ancak bazı sorunlar olduğunu söylediğini kaydetti.

Bu sorunların ne olduğunun kamuoyuna açıklanmasını isteyen Kemer, konuşmayı İngilizce yapmasının nedenini ise şöyle açıkladı:
“Sayın Faruk Çelik'e birkaç kez sorduk; 'Ne olacağız? Bizim için ne yapıyorsunuz?' dedik. Cevap alamadık... Biz de İngilizce soralım, belki bu şekilde derdimizi anlatabilir ve cevap alırız diye düşündük. Türkçe sorduk cevap vermedi. Bekleyip göreceğiz. Davaları sonuçlanan ve alacakları için haciz kararı çıkartılmış arkadaşlarımız var. Avukatlar haciz işlemleri için Cavit Çağlar'a ait iş yerlerine gittiğinde TMSF'nin 'iktisadi bütünlük' kararı aldığı, haciz işlemi yapılamayacağı söylenmiş ve iş yerine sokulmamıştır. Yani davaların bitmesi işin bittiği anlamına gelmiyor.”

Aymaz İvedik

Aymazlığın bedelini krizle ödüyoruz

Osman Ulagay

Milliyet, 23.11.2008

Dünya ekonomisini ve finans sistemini temellerinden sarsan krizin boyutlarını ve etkilerini doğru algılayamayan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) yönetiminin aymazlığı Türkiye ekonomisini derin bir çıkmaza sürüklüyor. Krizin olası etkileri konusunda halkı ve iş dünyasını doğru bilgilendirmediği için inandırıcılığını kaybeden hükümet, atılması gereken adımları da zamanında atmayınca ülkedeki güven bunalımı daha da derinleşti. Herkes kriz psikolojisi içine girip harcamalarını kısmaya, iş hacmini daraltmaya, ödemelerini ertelemeye başladı, ekonomi ani bir frenle çakılma noktasına geldi.
Halen ülkemizdeki birçok işletmede bordrodakilere  yapılan ödemelerin dışında ödeme yapılamıyor ve eleman çıkartma eğilimi giderek güçleniyor. Dış kaynak girişi yerini çıkışlara bırakırken döviz kurlarındaki yükselme eğilimi, halkımıza geçmişteki krizleri hatırlatarak moralleri daha da bozuyor. Gelişmeleri istediği gibi yönlendiremeyen Sayın Başbakan’ın her gün birilerini hedef seçerek suçlaması da bu olumsuz havaya katkıda bulunuyor. Bu kısır döngünün kırılamaması halinde piyasalarda tam bir kilitlenmenin yaşanacağı ve ekonomideki yavaşlamanın ani bir küçülmeye dönüşeceği endişesi de giderek artıyor.

Hükümetin yanlışları
AKP hükümeti, 2007’nin ikinci yarısında ABD’de başlayan krizin niteliğini ve etkilerini doğru algılamadığı için bir dizi yanlış yaptı ve krizin Türkiye ekonomisi üzerindeki maliyetinin ağırlaşmasına ortam hazırladı. AKP yönetiminin başlıca yanlışları şunlardı:
-  ABD’de başlayan bu krizin öncekilerden çok farklı bir küresel kriz olduğu ve bir noktada Türkiye gibi “Yükselen Pazar” ülkelerine dış kaynak akışını olumsuz etkileyerek ve pazarlarımızı daraltarak bizim için ciddi sorun yaratacağı algılanmadı.
-  Hükümet, küresel ekonomide likidite bolluğunun ve hızlı büyümenin yaşandığı dönemde geçerli olan koşulların tamamen değiştiğini ve kriz koşullarında ekonomiyi yönetmenin farklı yaklaşımları gerektirdiğini anlayamadı, geçmişteki performansıyla durumu idare edebileceğini sandı.  
-  Dış kaynağa bağımlı olan Türkiye ekonomisinin özel dış kaynak akışındaki yavaşlamadan fazla etkilenmemesi için IMF ile erken bir tarihte anlaşmaya varma şansı varken bu olanak kullanılamadı ve döviz likiditesinin sorun haline gelmesi önlenemedi.
-  Öte yandan “Bu kriz bizi teğet geçer, fazla etkilemez” söylemiyle halk avutulmaya çalışıldı ve gerçeğin hiç de öyle olmadığı anlaşılınca hükümete duyulan güven ciddi biçimde sarsıldı, “Kriz bizi teğet geçmedi, deldi geçti” denmeye başlandı.
-  Krizin olası etkilerinin ve bunlara karşı alınabilecek önlemlerin toplumla paylaşılmaması ve belirsizliğin arttığı ortamda hükümete duyulan güvenin sarsılması, tüketiciden yatırımcıya ve sanayiciye kadar her kesimde krize hazırlıksız yakalanma paniği yarattı ve davranışlar buna göre belirlendi.
-  Sorunların açıklıkla ortaya konmaması, gerçekçi hedefler belirlenmemesi ve küresel ekonomide her gün değişen koşullara karşı tavır belirleyecek ve önlem alacak, ekonomiden sorumlu bir yetkilinin bulunamaması güven bunalımını derinleştirdi.
-  Durumu kontrol edemeyen ve halka güven veremeyen Sayın Başbakan’ın hemen her kesimi suçlayarak “Biz yaptığımızı biliyoruz” söylemini sürdürmesi, krizin tüm kesimlerin katkısıyla atlatılması şansını yok ediyor.

Çıkış yolu var mı?
Yukarıda sıralanan yanlışlar nedeniyle Türkiye ekonomisinin çarkları iyice yavaşladı, ekonomi durma noktasına yaklaştı. Bu kısır döngüyü kırmanın tek yolu var: Hükümetin yanlışlarını kabul ederek farklı bir yola girmesi. Bu bağlamda yapılabilecekler ise şöyle sıralanabilir:
-  Kriz ortamında yeni bir rol üstlenmiş görünen IMF ile derhal anlaşmaya varılıp gerçekçi yeni hedefler belirlenmesi ve yeni bir yol haritası çizilmesi.
-  Bu yol haritasında her kesimin görev ve sorumluluğunun belirlenmesi ve onların bu çabaya gönüllü katılımının sağlanması.
-  Her gün değişen iç ve dış koşullara göre gerekli uygulama kararlarını alacak, Başbakan dışında, ekonomiden sorumlu olacak bir bakanın atanması ve onun sözlerinin ve kararlarının belirleyici olması.
-  Tutarlı bir programla ve bu programı uygulayacak inandırıcı bir ekiple dış dünyadaki güvenin yeniden kazanılması.
Bütün bunların yapılması bugün için kolay görünmüyor ama AKP yönetiminin en dikkate değer özelliklerinden birinin duvara çarpınca yön ve yöntem değiştirmek olduğunu da unutmamak gerekiyor. Gereksiz polemiklerden sonra IMF ile anlaşma yoluna gidilmesini bunun ilk işareti olarak değerlendirmek de mümkün. 

Bu tablo değişmeden ekonomi düzelmez
Türkiye’nin de içinde bulunduğu 52 ülkede insanların küresel krizi nasıl algıladığını, ülkelerinin ve kendilerinin kriz karşısındaki durumunu nasıl değerlendirdiğini gösteren verileri içeren, Nielsen’in Global Tüketici Güven Endeksi araştırmasının sonuçları Türkiye’nin durumunu çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
“Ülkenizin şu an için ekonomik durgunluk içinde bulunduğunu düşünüyor musunuz?” sorusuna “evet” diyenlerin oranı Türkiye’de % 91’i bulurken 52 ülkenin ortalaması alındığında bu soruyu “evet” diye yanıtlayanların oranı % 63. Söz konusu 52 ülkede yaşayan insanların kendi maddi durumlarıyla iş olanaklarının önümüzdeki 12 ayda nasıl değişeceğine ilişkin beklentilerini gösteren bulguları da grafikte görüyorsunuz.
Bu veriler, kişisel beklentiler açısından Türkiye’deki insanların 52 ülke ortalamasına göre daha karamsar olduğunu gösteriyor. Bu olumsuz algılamayı değiştirecek adımları atmadan beklentileri olumluya çevirmek ve ekonomideki gerilemeyi önlemek kolay olmayacak herhalde.

oulagay@milliyet.com.tr

11月22日

Sahip Olmak ya da Olmak

Sahip Olmak ya da Olmak
 
 
Hikmet Uluğbay
17.11.2008
Yunanistan’daki Delphi Tapınağı’nın girişinde “Kendini Tanı” ibaresi yer almaktadır. Bu ifade insanın bireysel gelişimine olduğu kadar toplumsal gelişime de rehberlik edecek önemli bir anlayışı vurgulamaktadır. İnsan kendisini tanımaya çalıştığı ve tanıdığı ölçüde öz eleştirisini sağlıklı yapabilir ve böylece kişisel gelişmesinin ve olgunluğunun da yolunu açar. Gelişmiş ve olgunlaşmış insanlardan oluşacak bir toplum ise barışın, huzurun, demokrasinin, insan haklarının ve hukukun hükümran olduğu bir düzeye çıkar ve onu koruyup geliştirebilir.
Kendimizi tanımanın yollarından birisi de bu konudaki çabalarımıza yön verecek kitaplardır. Dünya ölçeğinde birçok yazar bu konuda insanlara değerli bilgi ve analizler suna gelmektedir. Bugün sizlere tanıtacağım kitabın yazarı bana göre bu niteliklere sahip bir kişidir. 
Bugün sizlere kitaplarını büyük bir ilgi ve beğeni ile okuyup yararlandığım bir yazar olan Erch Fromm’un, aslı 1976 yılında, Türkçe çevirisi ise, Arıtan Yayınevi tarafından 1997 yılında yayınlanmış olan “Sahip Olmak ya da Olmak” isimli kitabını tanıtmak istiyorum. Yazarın diğer bazı kitaplarını da daha sonraki yazılarımda tanıtmayı düşünüyorum.
Yazar bu kitabında, insandaki “Sahip Olmak” tutkusunun, tarih boyunca insanı ve insanlığı nasıl sıkıntılı bir sürecin içine soktuğunu ve yaşamı ve dünyayı nasıl çekilmez bir konuma taşıdığını birçok örnek eşliğinde açıklamaktadır. Kitap aynı zaman insanın “Olmak” tercihini yaptığında ulaşacağı düzey ile hem iç hem de dış huzurunu nasıl sağlayacağını ve doğanın dengesine nasıl yardım edeceğini de ortaya koymaktadır.
Fromm, kitabında “Sahip Olmak” ya da “Olmak” kavramlarını felsefi açıdan işlediği gibi, dinler açısından da ele almakta, çok değerli ve yararlı analizler yapmaktadır.
Tanıtmak için kitaptan seçtiğim bazı ifadelerden yararlanacağım. Seçtiğim bu ifadeler üzerinde şöyle bir düşündüğümüzde bu saptamaların kendi yaşamımızda ve çevremizin yaşamında sıkça gördüğümüz ve rahatsızlık duyduğumuz hususlar olduğunu da gözlemleyeceğiz.
Kitabın 30 uncu sayfasında Fromm şu saptamayı yapıyor; “Bencillik, insanın her şeyi yalnızca kendisi için istemesi durumudur. Bölüşme yerine, sahip olmak kişiye haz verir. Sahip olmak tek hedef olunca, insan giderek daha aç gözlü ve muhteris olur. …. insanın, …. tüm yaşamı, kendinden çok şeye sahip olanları kıskanmak ve kendinden az varlığı olanlardan da korkmakla geçecektir.” Hiç de az rastlanan bir durum değil.
33 üncü sayfada, “Doğayı fethetmek arzusu ve doğa düşmanlığı gözümüzü öylesine köreltmiş ki, doğal kaynakların da bir sonu olduğunu ve bir gün tükenebileceklerini, ayrıca doğanın insandaki bu sömürücü tutuma karşı kendini savunabileceği gerçeklerini bir türlü göremiyoruz.” Yazar, bu kitabı ile daha 1976 yılında insanın doğayı tahrip etme boyutunun ulaştığı tehlikeli boyutu görüyor ve insanlığı, “doğa intikam alabilir” diyerek çok ciddi bir şekilde uyarıyor. Fromm ve bazı bilim insanlarının çevreci uyarıları çok erken tarihlerde başlamış olmasına rağmen insanlardaki “sahip olma” tutkusu o denli bir gözbağı oluşturmuş ki, “doğanın kendini savunma” süreci başlamış olmasına rağmen bilinçsiz tüketim ve doğayı yok etme hız kesmeden devam etmektedir. Kyoto Protokolu ve benzeri bazı adımlar atılmaya çalışıldı ise de insanın tahripkarlığı fren tutmamaya devam ediyor.    
Fromm, çevre konusundaki uyarılarına 36 ıncı sayfada şu cümleyi de eklemiş, “İnsanlık tarihinde ilk kez, insanlığın, fiziksel olarak varlığını sürdürebilmesi, kendi kalbindeki köklü değişikliklere bağlıdır.” İnsan ve insanlık kendi özeleştirisini en samimi şekilde en kısa zamanda yapmaz ise fiziksel varlığı da ciddi tehdit altında kalacaktır. Bu süreç esasen başlamış durumdadır. Bu konuda daha fazla bir şey eklemek istemiyorum. Bu sitedeki çevre kategorisinde yer alan yazılarımda bazı bilgiler mevcuttur.
Yazar kitabının 50 inci sayfasında Goethe’nin Faust isimli kitabından şu şiire de yer vermiştir;
“Mülkiyet;
Biliyorum ki ben,
Ruhumdan akıp gelmek isteyen düşünceler dışında
Hiçbir şeye sahip değilim.
Biliyorum ki ben,
Tatlı bir sevgiyi, küçük bir sevinci tattığım anlar dışında,
Hiçbir şeye sahip değilim.”
Her yıl bir yerlerde bir şeylere (petrol, doğal gaz, maden v.b.) sahip olmak için öldürülen insanlar, bu bağlamda özellikle kadın ve çocuk katliamları göz önüne alındığında, insanlık sahip olunabilecek en değerli şeyin “sevmek” olduğunu ne zaman öğrenebilecek?
Fromm, kitabın 117 inci sayfasında ise şu muhteşem saptamayı yapıyor; “Bilgi, bizi kendisine köle kılacak bir dogma haline dönüştürülmemelidir hiçbir zaman. İşte bu tür davranışlar ‘sahip olmak’ ilkesinin özellikleridir. ‘Olmak’ kökenli …. bilgi, araştırıcı bir düşünce sürecidir ve kesinliğe vararak bitmeyi, sona ermeyi istemeyen bir eylemdir.” Birçok şey okuyoruz, öğrendiğimizi zannediyoruz. Farkında değiliz ki gözlerimizde “sahip olmak” filtreli bir gözlük var. Bu gözlüğü çıkarıp doğanın bize doğuştan verdiği “olmak” gözleri ile çevremize bakarak, okuyarak gerçeği görmeye ne zaman başlayacağız? Bu kitap gözlerimize inmiş olan perdeyi kaldırabilmemize de büyük bir katkıda bulunuyor. 
Çok gerilere gitmeden son bir yıl içinde okuduğunuz ve dinlediğiniz yazılı ve görsel basın haberlerinde kadınlara ve çocuklara yönelik tecavüz ve suçlardaki artışın hatırınıza getirin ve Fromm’un şu ifadesini okuyun, “Ataerkil toplumlarda en fakir adam bile, en azından karısının, çocuklarının ve hayvanlarının mülkiyetini elinde tutar, kendisini onların mutlak efendisi olarak görürdü. Olabildiğince çok çocuk doğurulması, insanın mülkiyetine sahip olmanın ve çalışmak zorunda olmadan “sermaye birikimi” yaratmanın tek yoluydu. … ataerkil toplumlarda çocuk dünyaya getirme olayının, belirli bir aşamadan sonra, kadının sömürülmesine yol açtığını rahatlıkla söyleyebiliriz.” Acaba, halen dahi çok çocuk dünyaya getirilmesini savunanlar konuya hiç bu pencereden bakmayı denediler mi?
Yazarın, “sahip olmak” üzerine değerlendirmelerine ilişkin örnekleri bu kadar sınırlayarak şimdi de “olmak” için yaptığı gözlem ve yorumlardan bir demet sunmak istiyorum.
“Sahip Olmak” konusunu değerlendirirken seçtiğim bir alıntıda Fromm, “Bilgi, hiçbir zaman, bizi kendisine köle kılacak bir dogma haline dönüştürülmemelidir” demişti. Bu kez “Olmak” için düşüncelerini açıklarken 157 inci sayfada şöyle diyor; “Olmak ilkesi, bağımsızlık, özgürlük ve eleştirel düşünceyi kendisinin ön koşulları olarak alır. …. ‘Olmak’, kişinin herkeste (değişik oranlarda) var olan özelliklerini ve insancıl zenginliklerini değerlendirerek, onları geliştirmesi demektir.” İnsanın insan olabilmesi ve olgunluğa ulaşabilmesi için gideceği yolun özgür ve eleştirel düşünce yolu olması gerektiği vurgulanıyor. Dogmanın çıkmaz sokak olduğu da çok güzel anlatılıyor.
Son yıllarda hem dünya genelinde hem de ülkemizde insanlar, “tele-kulak”, “internet iletişimlerinin izlenmesi” ve diğer yöntemlerle gözetlendiği duygusunun yoğun baskısı altına girmişlerdir. Fromm kitabının 174 üncü sayfasında şu gözlemi yapmaktadır; “İnsanlar, yalnızca akıldışı ve çocuksu şeyleri değil, aynı zamanda en önemli şey olan, gerçeğin bilgisini de bastırmakta, bilinç altına itmektedirler.” İnsanın gelişmesini engelleyen en önemli frenlerden birisi daima korku olmuştur. Korkunun hükümran olduğu toplumlarda ne bireysel ne de toplumsal gelişme ve olgunlaşma mümkün değildir. Tarih iyi tetkik edildiğinde, insanın gelişmesinden korkanların “korku toplumu” inşa etmeye özen gösterdikleri görülür. Ancak, aynı tarih baskılara rağmen bildiği doğruların peşinden giden ve topluma açıklayan insanlarla da doludur ve sonunda kazanan onlar olmuştur. Galileo bunun örneklerinden sadece birisidir.
Fromm, insanın doğasında “sahip olmak” ve “olmak” duygularının birlikte var olduğunu ve bunların bir anlamda devamlı mücadele içinde olduklarını da anlatmaktadır. Bu bağlamda 177 nci sayfadaki şu cümlesini okurlarla paylaşmak isterim; “Gerçek şu ki, insanın doğasında hem sahip olmak, hem de olmak eğilimleri birlikte bulunurlar. Ayrıca yaşamda kalma güdüsü de, ‘sahip olmak’ duygusunu biraz güçlendirir. Ama yine de, bencillik ve tembelliğin insandaki başat özellikler oldukları fikri yanlıştır. Çünkü insanlarda doğumla birlikte getirilen ve en derinde yatan istek ‘olmak’ eğilimidir.” Yetiştiğimiz ortam üzerimizdeki baskıyı kaldırarak “olmak” eğilimimizin ortaya çıkmasına izin veriyor?
Yazar ölüm korkusunu yenebilmede “olmak” eğiliminin önemine 222 inci sayfada şöyle dikkat çekiyor; “Ölümün sırrı, yaşamınkiyle aynıdır. Sahip olmak tutkusundan ve ben-merkezcil bir yaşam anlayışından sıyrıldığı oranda, kişi, ölümden korkmayacaktır. Çünkü ölümle yitireceği bir şey yoktur.”
Yazar, bir toplumun insancıllaşması için atılacak ilk adımlardan birisi olarak kadının erkeğin baskısından kurtulması olduğunu 324 üncü sayfada şöyle ifade ediyor; “Kadınların erkeğin üstün olduğu ataerkil bir baskı altından kurtarmak, toplumun insancıllaştırılmasının ilk adımlarından biridir.” Ben Fromm’un bu saptamasına “kadınların” sözcüğünden hemen sonra gelmek üzere “çocukların da” ibaresini eklemek istiyorum.
Fromm, insanlığın yeni bir toplum yaratması gerektiğine de inanıyor. 339 uncu sayfada bu bağlamda siyaset kurumunu da eleştirerek, onun da kendisini yenilemesi gerektiğine şu ibareler ile değiniyor; “Yeni toplumun idealleri, herhangi bir partiye bağlı değildir. Çünkü bilinen bütün politik partiler, herkese, en doğru insancıl değerleri yalnız kendilerinin savunduğunu kabul ettirmeye çalışarak, seçmenleri kandırmakta, daha doğrusu oylarını sömürmektedirler.”
Ben “Sahip Olmak ya da Olmak”ı 2002 yılında büyük bir keyifle okudum ve çok yararlandım. Onun için de sizlere önermek istedim. Bu kitabı okuduktan sonra Fromm’dan birçok kitap daha okudum. Zevkli bir okuma dileklerimle.
11月21日

Benzinin Değeri $ 2.00, Kerizliğin Değeri $ 6.50

Regular Gasoline at the Pump Falls Below $2 a Gallon

By Aaron Clark and Barbara Powell

The Bloomberg, Nov 21, 2008

Regular gasoline at the pump fell to the lowest since March 2005 as a slumping economy forces cash- strapped U.S. consumers, grappling with rising unemployment, to cut back on unnecessary trips.

The motor fuel, averaged nationwide, dropped 3.1 cents to $1.989 a gallon, AAA, the nation's biggest motoring group, said today on its Web site. Retail gasoline prices have dropped 52 percent from the record $4.114 a gallon in July. Motorists drove less in September for an 11th consecutive month, the Federal Highway Administration said Nov. 19.

``After the record prices this summer, people have really changed their behavior, and it doesn't appear lower prices will stimulate demand,'' said Mike Zarembski, an analyst at OptionsXpress Inc. in Chicago.

U.S. consumption of the motor fuel decreased 2.8 percent last week, the smallest decrease in 11 weeks, as gasoline prices fell to the lowest since February 2007, a MasterCard Inc. report showed Nov. 18.

Gasoline futures rose for the first time in six days, increasing 3.71 cents, or 3.7 percent, to $1.0441 a gallon at 10:48 a.m. on the New York Mercantile Exchange. Crude oil, which according to the U.S. Energy Department accounted for 59 percent of the cost of a gallon of gasoline in October, increased 35 cents to $49.77 a barrel in New York.

The average pump price is 84 cents a gallon more than the wholesale price paid by retailers and 16 cents greater than the mean this year, according to AAA and data compiled by Bloomberg.

``Retail prices typically fall a little more slowly than crude,'' said Jason Toews, co-founder of gasbuddy.com, a Web site that collects prices in the U.S. and Canada. ``Station owners make more money when prices are going down than when it's going up.''

To contact the reporter on this story: Aaron Clark in New York at aclark27@bloomberg.netBarbara Powell in Dallas at Bpowell4@bloomberg.net.

USSA

All US Financials Will be Nationalized in a Year: Manager
 
CNBC.com
Nov 21, 2008
It's not preferable, but all major U.S. financial companies will eventually be under government control because the alternative is so much worse, Hugh Hendry, chief investment officer at hedge fund Eclectica Asset Management, said Friday.

 

"All financials will be owned by the U.S. government in a year," Hendry said. "I bet you."

Nationalizations take dramatic losses from the private sector and places them on the larger balance sheet of the public sector, he said.

"It's not good," but society is vulnerable and society is going to have to intervene, Hendry said.

Shareholders Should Get Nothing

Because the taxpayers are forced to foot the bill for bailout of the banks, shareholders shouldn't be compensated, Hendry added.

"Actually the shareholders of Citigroup have looked the other way for more than a decade" while management took excessive risk, he said.

Shareholders should take nothing away if it is nationalized, because the taxpayer will be "paying this for a long, long time," he added.

Cahillerin Vebalini Cahil Ödemez

AKP’yi biz seçtik vebalini ödeyeceğiz

Tufan Türenç
Hürriyet, 21.11.2008
DÜNYA yanıyor, Türkiye yanıyor... Bankalar, iş álemi önlem alması için hükümeti sürekli uyarıyor.

TOBB Başkanı ile Türkiye’nin en zengin işadamı, hükümeti uyandırmak için olayın vahametini fıkralarla anlatmaya çalışıyorlar.

Bir oda başkanı, Türkiye’nin geldiği noktayı "Sözün bittiği yerdeyiz" diye tanımlıyor.

Bütün bu vahim uyarılar, hükümeti ve Başbakan’ı pek etkilemiyor.

Onlar hálá tevekkül içinde "Evvel Allah bize bir şey olmaz" diyorlar.

Krizin başından beri işi ciddiye almayarak sürekli patinaj yapıyorlar.

Başbakan, Amerika’dan geldikten sonra ayağının tozuyla bankaları kriz rantçılığı yapmakla suçluyor.

Bununla da kalmıyor BDDK’yı (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) göreve çağırarak bankalara gözdağı veriyor.

İşadamlarına da kimsenin cebine para koymayacaklarını söyleyerek zulalarındaki paralarını çıkarmaları uyarısında bulunuyor.

Sonra da eşi hanımefendi ile Hindistan seferine çıkıyor.

Programda dünyanın yeni yedi harikasından biri sayılan Tac Mahal de var.

Bu nefis yapıyı birlikte gezecekler.

(Sanırım Tac Mahal’in ilginç ama dramatik öyküsünden çok etkilenecekler.)

* * *

Bizler, yani halk, bir gece önce Başbakan’ın AKP yöneticilerine Amerika gezisi hakkında verdiği bilgiden IMF ile anlaşacağımızı büyük bir sevinçle öğreniyoruz.

Ama "ümük" sıkıldı mı, sıkılmadı mı onu çözemiyoruz.

Bu arada Başbakan, arkadaşlarına IMF’den 30 milyar dolar borç alabileceğimiz müjdesini veriyor.

Buna çok ama çok seviniyoruz.

İşte sevgili okurlar, durum vaziyeti böyle...

Hiçbir şeyin farkında olmayan bir hükümet tarafından yönetiliyoruz.

En yakınlarını bile artık dinlemeyen "Tek lider" dönemi yaşıyoruz.

Bir zamanlar Tayyip Bey’e toz kondurmayanlar bile isyan etmiş durumdalar.

Onlar bile Başbakan’ın çevresinin "Evet efendimciler" tarafından sarılmış olduğunu söylüyorlar.

"AKP’den demokrasi bekliyorduk, büyük hayal kırıklığına uğradık" diyorlar.

Ben de kendilerine, "Günaydınlar efendim, sabah şerifleriniz hayırlı olsun" diyorum.

* * *

Erdoğan ve hükümetini daha üç beş ay öncesinde göklere çıkaranlardan biri, işlerin 2005’ten bu yana bozulduğunu şimdi itiraf ediyor.

Büyüme hızının o yıl yavaşlamasıyla Türkiye için alarm zillerinin çalmaya başladığını anlatıyor.

Gerçekten de Türkiye, 2005’ten hatta 2004’ten itibaren için için yanıyordu.

Ama küresel kriz ile içten içe sürmekte olan yangın birden dev alevlere dönüşüyor ve her yeri sarıyor.

Ancak alevlerin henüz başbakanlığa uzanmadığını anlıyoruz.

Belki de o nedenle AKP hükümeti, bütün uyarılara rağmen işin vahametini kavramakta zorlanıyor.

Bu kriz, AKP’nin Türkiye gibi potansiyeli büyük ama ekonomisi son derece kırılgan olan bir ülkeyi yönetecek yetisi olmadığını herkese gösterdi.

Yapacak bir şey yok. Bu iktidar bizim seçimimiz oldu.

Çaresiz vebalini ödeyeceğiz.

İçinden Kamyon Geçen IMF Garajı

IMF anlaşmasına çarpan kamyon...

Osman AROLAT
Dünya, 21.11.2008

Hürriyet Gazetesi'nin dünkü "Büyükşehir savaşı" manşet haberinde yer alan Ankara Belediyesi'nin yerel seçim propagandası için dağıttığı "bedava kömür" kamyonu IMF anlaşmasına çarparak, Susurluk sonrası yeni bir "kamyon faciası" niteliği taşıyor. Ve çok talihsiz bir şekilde Başbakan'ın IMF anlaşmasının zorunluluğunu ortaya koyan demeciyle aynı gazete sayfalarında yer alıyor.

Türkiye'nin yakın siyaset tarihinde "kamyon"un özel bir yeri vardır. Ve kamyonlar bazı gizlenen ilişkilerin ortaya çıkmasına, olumsuzlukların sergilemesine yol açarlar. Susurluk kazasındaki kamyon, devlet görevlileri ve siyasilerle, mafya arasındaki ilişkinin ortaya çıkmasına yol açtı. Kamyonun çarptığı araçtaki silahlar bu ilişkinin üstü örtülmez belgesi olarak kamuya yansıdı.

Dün sabah Hürriyet Gazetesi'nin "Büyükşehir savaşı" manşetinde yer alan 18 tekerlekli, kasası kömür çuvallarıyla dolu kamyon, IMF anlaşmasının geri kalmasının, hükümetin IMF anlaşması için masaya oturmada neden çekimser davrandığının belgesidir. IMF anlaşmasına çarpan bir kamyon özelliğini taşımaktadır. Alaca karanlıkta görüntülenen bu kamyon aynı zamanda seçim döneminin popülizminin göstergesidir. Ve Maliye Bakanı Unakıtan'ın bizlere bir süre önce verdiği bilginin aksine, yerel seçim için popülizm yapıldığının belgesidir.

Haberde ise vatandaştan tahsil ettiği doğalgaz paralarını BOTAŞ'a ödemeyen Ankara Belediyesi'nin bu yıl içinde 70 bin ton "bedava kömür" dağıttığını, yıl sonuna kadar dağıtılan kömürün 100 bin tona ulaşacağı bilgisine yer veriliyor. AKP'nin iktidara geldiğinden bu yana 6 milyon 761 bin ton bedava kömür dağıttığı, bunun için Türkiye Kömür İşletmeleri'ne 1 milyar 86 milyon 958 bin YTL ödemesi gerekirken kurumun devletten 78 milyon 558 bin YTL alacaklı olduğu bilgisi de yer alıyor. Ayrıca seçim propagandası olarak Ankara Belediyesi'nin BOTAŞ'tan sonra TKİ'ye ne kadar borç taktığı bilgisi de yer almıyor.

Ve bu talihsiz görüntü, Başbakan Erdoğan'ın IMF konusunda yeni değerlendirmesinin, IMF ile anlaşmanın zorunluluğundan söz ettiği demecinin haberi gazetenin birinci sayfasında birlikte yer alıyor. Başbakan iki hafta önce "Ümük sıktırmayacağını" söylediği ve anlaşmaya uzak durduğu IMF için önceki gün, "IMF bir akreditasyon kuruluşudur. Yani o sizi akredite ederse sizin dünya piyasalarındaki yeriniz de çok farklı hale gelir, böyle bir durum söz konusu değilse, o zaman kusura bakma kimseyi de kolay kolay buraya da çekemezsiniz. Yani küresel sermaye o zaman Türkiye'nin semtine uğramaz."

Başbakan'ın bu iki haftalık dönemde IMF konusundaki birbirine zıt değerlendirmeleri arasında acaba bu kömür dağıtımları ve seçim öncesi popülist politikaların düzenlenmesinin tamamlanması mı yatıyor? Ama öyle de olsa dün gazetede yer alan fotoğraf "IMF anlaşmasına çarpan bir kamyon" olma özelliğini taşıyor.

Çünkü biliyoruz ki IMF anlaşmalarında metin bizim tarafımızdan yazılır. Ve hangi ekonomik önlemleri alarak yola devam edeceğimizin taahhüdünde bulunuruz. Makro ekonomik konularda hedeflerimizi belirtir, bunları IMF'nin görüşmeler için gelerek denetlemesini kabul ederiz. Tabii ilk mektup yazılırken de IMF'nin tavsiyelerini alarak kaleme alınması da söz konusudur. Bir süredir Başbakan'ın "Ümük sıktırmayız" söyleminin ardında her ne kadar "Büyüme için yatırımdan vazgeçmeyiz" cümlesi ağırlık kazandıysa da, IMF tarafının "mali disiplini gevşetmemek için yerel seçimde popülist politikalardan vazgeçme" taahhüdünün mektupta yer almasını istediği tartışılıyordu. Evet işte bu nedenden tekrarlarsak dünkü "Bedava kömür yüklü kamyon" IMF anlaşmasına çarpmış oldu. Bakalım bu kazanın faturası nasıl ödenecek. IMF'ye sunulacak mektupta hangi "Ümük sıkmalara" daha yer verilecek...

osman.arolat@dunya.com

11月20日

Cenaze Arabası

Eğer batarsak, bunun ekonomiye maliyeti 300 milyar doları aşar

 
Hürriyet, 20.11.2008
ABD’nin nakit sıkıntısı içerisindeki otomotiv devleri General Motors (GM), Ford ve Chrysler’in CEO’ları, Senato’nun Bankacılık Komitesi’ne 4 saat boyunca yaptıkları konuşmada, acil olarak 25 milyar dolara ihtiyaçları olduğunu belirterek, "Eğer biz batarsak, bunun ekonomiye maliyeti 300 milyar doları bulur. 3 milyon kişi işsiz kalır ve milli gelir yüzde 4 azalır" uyarısında bulundu.

GM CEO’su Rick Wagoner, Chrysler Başkanı ve CEO’su Robert Nardelli, Ford Başkanı ve CEO’su Alan Mulally ve Birleşik Otomotiv İşçileri Sendikası (UAW) Başkanı Ron Gettelfinger, Bankacılık Komitesi’ne otomotiv sektörünün felaketin eşiğinde olduğunu anlattılar.

Ekonomiyi kurtarın

GM CEO’su Rick Wagoner, Komite’ye yaptığı konuşmada, 10-12 milyar dolarlık bir kaynağa ihtiyaçları olduğunu belirterek, sektörün çıkmazının yönetim hatalarından değil, derinleşen küresel finansal krizden kaynaklandığını söyledi. Otomotiv sektörünün başarısız olması halinde ilk yılda 3 milyon kişinin işini kaybedebileceği ve gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 4 oranında azalacağı uyarısında bulunan Wagoner, "Başarısız olursak, önümüzdeki üç yılda Amerikalıların gelirleri 150 milyar dolar, devletin vergi geliri ise 156 milyar dolar düşecektir" dedi.

GSYH’nin yüzde 10’u

Ford Başkanı Mulally de, tek bir otomotiv şirketinin bile batmasının büyük sonuçları olacağını belirterek, şöyle konuştu: "Gayrisafi yurt içi hasılasının (GSYH) yaklaşık yüzde 10’unu oluşturuyoruz ve tek bir otomobil üreticisinin ciddi sorunla karşılaşması halinde bile bunun tüm endüstri için büyük etkileri olur. Mevcut sorunlar son 30 yıldaki kötü ekonomik koşullar nedeniyle arttı."

Nakit az, zaman kısa

Chrysler Başkanı Nardelli de, yıl sonuna kadar faaliyetlerini sürdürmek için gerekli nakdin azaldığını ve acilen yardıma ihtiyaçları bulunduğunu belirterek, "Üçüncü çeyreğin sonunda Chrysler’ın 6.1 milyar dolar nakdi vardı, temmuz-eylül döneminde 3 milyar dolardan fazla harcadı. Çok kırılgan pozisyondayız" dedi. Maaşları, faturaları ödemek ve diğer maliyetleri karşılamak için her ay 4-5 milyar dolara ihtiyaçları olduğunu belirten Nardelli, Chrysler’in iflas korumasına dahil edilmesi halinde yeniden yapılanma maliyetinin, hükümetin vereceği 10 yıl vadeli 25 milyar dolarlık köprü krediden yüksek olabileceğini söyledi.

Batma Oranı % 35

Vatandaş kredi kartına yüklendi

 
Hürriyet, ANKA, 20.11.2008
Yılın ilk on ayında kredi kartı ve banka kartlarıyla yapılan harcama tutarı 153 milyar YTL'ye ulaştı.

Bankalararası Kart Merkezi (BKM) kredi kartlarıyla ilk dokuz ayda yapılan harcamaların ayrıntısı ile Ekim ayındaki toplam harcama tutarını açıkladı. Buna göre ilk dokuz aylık döneminde kredi kartıyla toplam 137 milyar YTL, Ekim ayında da 16 Milyar YTL harcama yapıldı. Böylece on aylık kredi kartı harcaması 153 milyar YTL’ye ulaştı. 2008 yılının ilk dokuz aylık döneminde, yerli kredi kartları ile yurt içi ve yurt dışında yapılan işlemlerin cirosu bir önceki yıla oranla yüzde 35 artış gösterdi. Banka kartlarının yurt içi kullanımı cirolarında ise yine bir önceki yıla oranla yüzde 20 oranında bir artış elde edilerek, 115 milyar 922 milyon YTL’ye ulaşıldı.

BANKA KARTLARI ALIŞVERİŞTE DEĞİL NAKİT ÇEKİMDE KULLANILIYOR

BKM verileri yapılan tüm tanıtım kampanyalarına rağmen, banka kartlarının alışverişte kullanım oranının düşük düzeyde kaldığını ve esas olarak nakit çekim aracı olarak kullanıldığını ortaya çıkardı. Sonuçlara göre ilk dokuz ayda banka kartlarıyla gerçekleşen yaklaşık toplam 520 milyon işlemin sadece 79.5 milyon adedi ve tutar olarak da 115.9 milyar YTL içinde sadece 3 milyar YTL'lik kısmı banka kartları aracılığıyla yapıldı.

BKM aynı dönemde, yabancılara ait kredi ve banka kartlarıyla, 2 milyar 665 milyon dolar tutarında alışveriş, 1 milyar 903 milyon dolar tutarında nakit avans kullanımı yapılarak Türkiye’ye toplam 4 milyar 568 milyon dolar döviz girdisi sağlandığını kaydetti.

EKİM AYINDA 16 MİLYAR YTL HARCAMA

2008 yılı Ekim ayına ait kredi kartı verileri geçen yılın Ekim ayı ile karşılaştırıldığında işlem adedi ve ciroda yükselme olduğu gözlendi. 2008 yılının Ekim ayında yerli kredi kartları ile yurt içi ve yurt dışında gerçekleştirilen kredi kartı işlemlerinin cirosunda ise geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 24 artış kaydedilerek 16 Milyar YTL üzerinde ciro elde edildi. 2008 yılının ilk 10 aylık döneminde kredi kartı ile gerçekleşen toplam 1 milyar 413 milyon adet işlemle kredi kartı kullanım cirosu 153 Milyar YTL düzeyine çıktı.

BKM verilerine göre, 2008 yılı Ekim ayı sonu itibariyle, Türkiye’deki kredi kartı sayısı 42 milyon 894 bin 233, banka kartı sayısı 59 milyon 958 bin 830, otomatik vezne makinası (ATM) sayısı 21 bin 473 satış noktası terminali (POS) sayısı 1 milyon 621 bin 257 adede ulaştı.

Tanrı Sabır Versinden Önce Akıl Vermiştir

İstanbul depreminde kayıp 60 milyar dolar


Milliyet, Anadolu Ajansı, 20.11.2008

İstanbul’da, 7.5 büyüklüğünde bir depremin olması halinde, bina kayıplarının maliyetinin yaklaşık 20 milyar dolar, ekonomik kaybın ise 40-60 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor.

Bayındırlık ve İskan Bakanlığı verilerine göre, Türkiye’nin büyük bir bölümü, 1. derece deprem kuşağında yer alıyor.
Toprakların yüzde 96’sı, farklı oranlarda deprem tehlikesine sahip bölgeler içinde bulunuyor. Nüfusu 1 milyonun üzerindeki 11 şehir de dahil olmak üzere, nüfusun yüzde 70’i ve büyük sanayi tesislerinin yüzde 75’inin kurulduğu bölgeler, deprem tehlikesiyle karşı karşıya.
Yalnızca 19. yüzyılda 32 deprem geçiren, ortalama her 50 yılda bir orta şiddette depremin meydana geldiği İstanbul’da, olası bir depremin maliyeti çıkarıldı.
7,5 büyüklüğünde bir depremin olması halinde, İstanbul’daki bina kayıplarının maliyetinin yaklaşık 20 milyar dolar, ekonomik kaybın ise 40-60 milyar dolar olacağı tahmin ediliyor. Sigortalanmış kayıpların ise toplam ekonomik kaybın yüzde 10-15’i arasında gerçekleşebileceği belirtiliyor.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı (JICA) ile ortaklaşa yürüttüğü ‘Deprem Risk Analiz Çalışması’ kapsamında, İstanbul için 4 farklı deprem senaryosu geliştirilmişti.  Buna göre, 7.5-7.7 büyüklüğünde bir deprem olduğunda, 50-60 bin bina hasar görecek, 70-90 bin kişi hayatını kaybedecek. 135 bin kişi ağır yaralanacak.

11月19日

Deniz IMF Dolu

Denize düşen IMF’ye sarılır

Güngör Uras
Milliyet, 19.11.2008

 

Bugünkü şartlarda IMF’nin yardımına ihtiyacımız var. Daha fazla gecikmeden (1) IMF’nin yeni uygulaması olan, ülke kotasının 5 katına kadar yükselen mali destekten hemen yararlanmanın, (2) Kısa vadeli bir stand-by anlaşması yapmanın yollarını aramalı ve bulmalıyız.
Daha önceki yanlışları tartışmanın, suçlu aramanın şimdilerde yararı yok. Olan oldu. O zamanlar uyarıları dinlemeyenler aşırı değerli YTL ve de aşırı büyüklükte bir cari açıkla (döviz açığı) ve de büyük miktarda kısa vadeli özel sektör döviz borcuyla Türkiye’nin krize yakalanmasına neden oldu.
Krizin reel sektör üzerindeki olumsuz etkilerini yok edecek politikaları ele almadan, ekonomiye döviz girişini düzenlemeye mecburuz. IMF ile anlaşmak ekonomiye döviz girişini garantiye almaz ama kolaylaştırır.
Türkiye IMF’siz yapamaz mı? Yapar. Eğer Türkiye, sadece kendi kaynaklarıyla ekonomisini götürmeye karar verir, ne kadar döviz geliri olursa, o kadar döviz harcamayı göze alırsa, IMF’ye ihtiyacı olmaz.

IMF’siz de olur
Türk ekonomisi bir süre küçülür, insanlar fakirleşir. Piyasada birçok mal bir süre yok olur. İthalat kısılır. Önce döviz borçlarını öderiz. Sonra döviz gelir giderini dengeleriz. Bir-iki kuşak ıstırap çeker ama sonunda Türkiye adam gibi bir ekonomiye kavuşur.
Şu anda hükümetin ve halkımızın tercihi, bugünkü yaşam şeklini sürdürmek, düzeni korumak olduğuna göre, (1) Döviz kuru biraz yükselecek, (2) Cari açık (döviz açığı) biraz azalacak. Ama biz gene de her yıl belli ölçüde dış kaynak kullanarak (el parasını harcayarak) günümüzü gün edeceğiz.
IMF ile ilişkilerde bugüne kadar yanlışlar yapıldı. (1) Geçen yıl stand-by anlaşmasının süresi sona erdiğinde, ortalığı toz duman kaplamamıştı. Anlaşmayı uzatalım diyenleri dinleyen olmadı. (2) Sivri akıllılar durup dururken “ihtiyati stand-by” fikrini ortaya attı. Gereksiz bir tartışmayla vakit harcandı. (3) Başbakan yanlış bilgilendirildi. “Biz IMF’siz de yaparız” havasına sokuldu. 

Biz IMF’siz yapamıyoruz
Şimdi ise “Takke düştü, kel göründü”. IMF’nin önündeki kuyruğa gireceğiz.
- Önden yüklemeli mali destek denilen acil döviz yardımı imkânından yararlanmaya çalışacağız. IMF ülkelere kotalarının 5 katı acil döviz yardımı yapıyor. Kotamız 1.191 milyon SDR/1.757 milyon dolar olduğuna göre, 9 milyar dolarlık bir acil yardım alabilme şansımız var.
- Daha sonra “ihtiyati stand-by” hikâyesinden vazgeçip doğru dürüst bir ”stand-by” ile 2009 yılında 20-25 milyar dolar kredi imkânı sağlamamız mümkün olabilir.
(Bütün bu hikâyenin ardında, krizi en az hasarla atlatma arayışı var. Krizi en az hasarla atlatmak demek, (1) İnsanlar işini kaybetmesin demektir. (2) Firmalar batmasın demektir. (3) Üretim durmasın, ülke fakirleşmesin demektir. Krizin reel sektör üzerindeki olumsuz etkisini giderecek politikalar geliştirmeden, iş ve aş sorununa el atmadan döviz trafiğini düzenlemek zorunluluğu var. İşte bunun için IMF ile ilişkiler öncelik taşıyor.)

guras@milliyet.com.tr