|
|
12月31日
| "ABD ARTIK CESEDE DÖNÜŞTÜ"
|
|
* Usta gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun ART’de canlı yayımlanan Ceviz Kabuğu programına konuk olan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, “ABD, bu kez Titanik gibi battı. Gizleniyor ama ABD artık tamamen bitti” dedi.
Türkiye, ABD cesedinin arkasından koşmamalı Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, ABD’de ortaya çıkan büyük ekonomik krizin ABD’yi tamamen çökerttiğini, Batı’nın ve IMF’nin de çöktüğünü ama bir tek Türkiye’nin IMF’yi başından atamadığını belirtti
Macit SOYDAN
Ceviz Kabuğu, 29.12.2008 Usta Gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun Avrasya Televizyonunda (ART) canlı olarak yayınlanan Ceviz Kabuğu programında konuşan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, küresel kriz ve Türkiye gündemine ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulundu. Küresel ekonomik krizi, kaynağı olan Amerika’da gözlemleyen Prof. Dr. Sinanoğlu, “İki ay boyunca Amerika’nın batışını, Titanik’in batışı gibi izledim. Buralardan görünmüyor batış. Saklanıyor ama ’Aslan Amerika’ artık tamamıyla bitmiştir” dedi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tartışma yaratan “kriz bizi teğet geçer” sözünü değerlendiren Sinanoğlu, Başbakana bir matematik kuralını hatırlattı: “Matematikte teğet vardır. Bir de kesen vardır. Teğet biraz aşağı kayarsa keser.”
Açlıktan kırılan ülkeden fayda bekliyoruz Oktay Sinanoğlu, Amerika’nın batışının otuz yıldır hazırlanan bir süreç olduğunu dile getirdi. Yakın bir gelecekte Amerika’nın beş kuruşunun kalmayacağını söyleyen Sinanoğlu, şöyle konuştu: “Kapitalist sistemlerde her 10 yılda bir böyle şeyler yaşanır. Sistem bozulur, toparlanır... Ama bu sefer böyle değil. Bu sefer tam anlamıyla bir çöküştür. Üstelik aniden bir çöküş de değildir. Otuz yıldır adım adım hazırlanan bir çöküştür. İnsanlar sürekli olarak borçlandırıldı. Sürekli tüketime yönlendirildi. Amerika on senedir Çin’den aldığı borçlarla ayakta duruyor. Biz, batmakta olan, açlıktan kırılan bir ülkeden fayda bekliyoruz. Amerikanın borcu milli gelirinin 53 katı. Batan bankaları kurtarmak için yaptığı devletleştirmeler parası olduğundan değil, para basabildiğinden. IMF 50 milyar dolar verecek diyorlar. 1 milyar dolar verecek hali yok IMF’nin. Onların kaynağı Amerika’ydı.”
Merkez Bankası’nın sahibi devlet değil Prof. Sinanoğlu Amerika’nın ekonomik sistemi ile ilgili bir başka bilinmeyeni daha açıkladı. Amerikan Merkez Bankası’nın bizdekinden farklı bir anlama geldiğini ifade eden Sinanoğlu, “Amerikanın Merkez Bankası beş bankerden oluşuyor. 1905’ten beri bu böyle ama Amerikan halkının da haberi yok, onlardan gizlenmiştir bu gerçek” dedi.
ABD’nin krizi Türkiye’nin kurtuluşu olur Hulki Cevizoğlu’nun sorularını yanıtlayan Oktay Sinanoğlu, bugün ufak tefek ülkelerin bile Amerika’ya kafa tuttuğunu ama Amerika’nın onlara “gık” bile diyemediğini belirtti. Türkiye’nin de başını dik tutarak bu zor durumdan kurtulabileceğine dikkat çeken Sinanoğlu ilginç bir benzetme yaptı: “1919’da Atatürk Samsun’a çıktı. Bir yıl sonra 1920’de İngiltere çöktü. Kimse bunu söylemez. Şimdi de ABD çöktü. Amerika’nın batışı bizim ikinci kurtuluşumuz olur inşallah.” Sinanoğlu şöyle devam etti: “Serbest piyasa, küreselleşme edebiyatları artık bitmiştir. IMF bitmiştir... Zaten IMF’yi başından def eden Brezilya gibi ülkeler kurtulmuştur. Bundan sonra denge politikası gütmeliyiz. Bunu yaparak bir iki yıl içinde Brezilya gibi dünyanın parlayan ülkeleri arasına girmemiz mümkün. Türkiye’nin bunu yapacak gücü vardır.”
IMF’yi atarsak sorunu çözeriz Prof. Dr. Sinanoğlu Amerika’da olduğu gibi Türkiye’de de insanların borçlandırıp üretimi azaltarak krizin tetiklendiğini belirterek “Sömürge ülkelerinde bile görülmeyen şeyler yaşıyoruz” dedi ve devam etti: “İnsanları borçlandırdılar. Kredi kartıyla... Mortgage ile... Parası olmayan adam da ev aldı, araba aldı. Sonunda Türkiye’de üretim sıfırlandı. Satacak bir şey kalmadı. Toprak da kalmadı satacak onu da sattılar. Hatta bize gelen duyumlara göre satmadılar, bedava verdiler. Bir iki hükümet önce metni görmeden onaylanıp meclisten geçen yasa ile sömürge ülkelerinde görülmeyecek şeyleri yaşıyoruz... Sorunun biri AB biri IMF. AB’ye ’eyvallah biz istemiyoruz’ dersek, IMF’yi de başımızdan atarsak sorun çözülür. Hiçbir şey yoktan var edilemez. Amerika’ya da bu oldu. Bitti gitti... Cesedin peşinden ne diye koşuyoruz?“.
Ülkemizde bilim neredeyse yasak Oktay Sinanoğlu’nun Türkiye gündeminde yer alan konularla ilgili yaptığı diğer önemli açıklamalar başlıklarla şöyle: * YÖK’le kestiler “Bizim Batıya fiziği matematiği öğreten pirlerimiz var. Cebiri sıfırdan icat edip Batıya öğreten var. Şimdi ise orada adı sanı duyulmamış bir üniversiteye gidip eğitim için dünya kadar para dökülüyor. Geri geldiğinde tek meziyeti ’Tarzanca İngilizcesi’yle ders vermek oluyor. Bu ülkeye yapılan en büyük ihanettir bu. Oralara akıtılan paralar Türkiye’deki üniversitelerin AR-GE faaliyetlerine ayrılan paradan daha fazla. Türkiye’de bilimsel araştırma yapmak neredeyse yasak. Üniversitelere ’evrenkent’ dedik. Evrensel bilgilerin üretildiği yer anlamında. Bilimsel araştırma yapmanın önünü üniversitelerde YÖK’le kestiler.” * Kürtçe eğitim “Ben kimsenin diline karşı değilim. Bu insanlığın zenginliğidir. Fakat bir ülkenin ana dili ve eğitim dili çoğunluğun dilidir. Mesela Fransa’da eğitim dili Fransızca olmasaydı Fransa 5 parçaya bölünürdü. Kürtlere bir alfabe icat ettiler.” * Ümraniye davası “Ergenekon adını vermek psikolojik bir savaşın göstergesidir. Böyle oyunlara gelmeyin. Türkiye’den de geldi sanmayın. Dışarıdan talimat gelmiştir. Bu, psikolojik yani ruhbilimsel savaşın alâmeti. CIA marifeti işlerle ayağa düşürülüyor. Öyle bu işler.”
Dünyada en genç profesör olan kişi Sinanoğlu Batı’nın sömürge ve katliama dayalı olduğunu Ceviz Kabuğu’nda Hulki Cevizoğlu’na örnekleriyle açıklayan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, ABD’nin de artık 20-25 parçaya bölünme aşamasına geldiğini ileri sürdü. Kendisinin atom bombası yapabilecek bilgiye sahip olduğunu söyleyen Sinanoğlu, profesör unvanını dünyada en genç kazanan kişi.
Olmayan şey için neyin özrü? Millet atasına küfreder hale getirilmiş. Onlar bizden özür diliyor mu? Ama bu millet kendine gelecek Sömürgeleşmenin en tehlikesi “fikirlerin ve gönüllerin sömürgeleşmesi” olduğunu ifade eden Sinanoğlu, sözde Ermeni soykırımı için özür kampanyası açanları kastederek, “Kendi atasına küfreder hale getirilmiş bir milletten ne bekliyoruz?” dedi. Prof. Sinanoğlu şunları söyledi: “Olmayan bir şey için bizden neyin özrünü bekliyorlar? Dünyanın her yerinde Türkler soykırıma uğruyor. Onlar bizden özür diliyor mu? Yahudilerden bari ibret alın. Dünyanın herhangi bir yerinde bir Yahudi’ye bir şey olsa yer yerinden oynuyor... Daha önce Ermeni soykırımı bir yana, Ermenistan diye bir devletin bile yoktu. İngilizler buralara Kürtleri ve Yahudileri doldurdu. Olmayan bir şeyin peşinde koşuyoruz ama bu millet kendine gelecek. Gençler için için geliyor.”
Yeni dünya düzeni hortlatıldı Çeşitli kavramları üretir, tartışırlar ama uygulanmaz. Özelleştirme kavramı İngiltere ve ABD’den sonra Türkiye’ye geldi ve Türkiye’de uygulandı
Batı emperyalizminin “yeni dünya düzeni” adı altında yürüttükleri sömürge faaliyetlerinin 1900’lü yılların başından sonra Bush ve Clinton zamanında yeniden hortlatıldığını ifade eden Oktay Sinanoğlu, Türkiye’nin Amerika ve Avrupa’da üretilen ama uygulanmayan kavramlarla nasıl çıkmaza sokulmak istendiğini şu sözlerle anlattı: “Dünyanın yüzde 7’si hizmet için yeter. Gerisini birbirine kırdıralım, diyenler bunlar. Gençliğe söylenen yalanları bir yana koyarsak bizim kültürümüz insan olmaya dayanır. Biz insanın her türünü insandan sayarız. Batı emperyalizminin temeli ise ırkçılığa ve katliama dayanır. Çeşitli kavramlar oralarda üretiliyor ve Türkiye’de uygulamaya konuyor. Mesela özelleştirme kavramı İngiltere ve ABD’den sonra Türkiye’ye geldi. Küreselleşme kavramı da böyle. Oralarda üretilir, biraz tartışılır ama uygulanmaz. Oralarda kısa süre sonra adını duymazsınız ama Türkiye’de her gün duyuyoruz.
Bir biz kaldık el pençe duran Küreselleşme lafını Amerika’da bir kez duydum. O da bir ekonomi programında ve bizim anladığımız anlamından çok daha farklı olarak... Gözümle gördüm ki Türkiye’de en ufak ayrıntıya kadar kendi adamlarını yerleştirdiler. Avrupa’da bile hiçbir şeyin kendi kendine olacağını düşünemezsiniz. Orada öyleyse, Türkiye’de haydi haydi olur bunlar. Amerikan başkanları da aslında birer kukla. Küresel kraliyetçiler bunları yönetiyor.” Medyadaki tekelleşmeye de dikkat çeken Prof. Dr. Sinanoğlu, “Amerika’da bütün medya neredeyse bir kişinin elinde. Aynı kişi Avrupa’da ve Türkiye’de de el altından pek çok kuruluşun sahibi. Türkiye’de Amerika’nın bu durumu gizleniyor. Çünkü bir Türkiye kaldı Amerika ve IMF’nin karşısında el pençe duran” diye konuştu.
İhtilaller vatanı kurtarmak için yapılsa son 10 yılda yapılırdı Batıda olduğu gibi Türkiye’de de işlerin bir yerlerden gelen talimatlarla yürüdüğünü program boyunca sık sık ifade eden Sinanoğlu, “İhtilaller, ilkelere karşı çıkılıyor, ülke elden gidiyor diye yapılsaydı, şimdi yapılırdı. Son 10 yılda yapılırdı. Milliyetçiliğin içini boşaltıp “anti-komünist” dediler. Gerçek komünistleri yok edip komünizmin içini boşalttılar. Ona da ” anti-emperyalist “ dediler. Bu iki kelimeyle gençleri birbirine kırdırdılar. Ortada hiçbir şey kalmadı. Bir sağ bir sol hükümet geldi sonra bir darbe. Sonra yine aynı düzen. Bu da ortaya sahte sağcıyı, sahte solcuyu, sahte dindarı, sahte çağdaşı çıkardı” dedi.

www.cevizkabugu.com.tr |
12月30日
Rusya bir iki yıla kadar savaş çıkarır
Serpil Yılmaz
Milliyet, 30.12.2008
Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) 2030 yılına kadar enerji sektöründeki gelişmeleri öngören “World Energy Outlook 2008 Raporu”nu hazırladı. 12 Kasım’da piyasaya çıkan raporu 30 ülkeden sonra dün de Türkiye’ye gelerek Sabancı Center’da düzenlenen bir toplantıda Türkiye’ye anlatan IEA Başekonomisti Dr. Fatih Birol, bir izleyicinin “Enerji Bakanı danışmanı olsaydınız, ne yapardınız?” sorusunu yanıtlarken, enerjide Rusya’ya olan bağımlılığın azaltılması gerektiğinin altını çiziyordu. Birol’un asıl kaygısının, kapıda bekleyen “Rusya’nın enerji savaşları“ olduğunu öğrenmem için sunumun bitmesini beklemem gerekti.
Türkiye ne yapmalı? Dr. Birol, Türkiye’ye ilişkin “fosil yakıt kaynakları fakir, jeopolitik olarak zor bir yerde ve gelişen bir ülke” saptamasını yaptıktan sonra önerilerini sıralıyor: - Arz güvenliği ciddiye alınmalı. - Taşıtlarda enerji verimliliği artırılmalı. - Petrol varlığı açısından yanlış resimler ortaya konmamalı. - Rusya’ya bağımlı olan doğalgaza alternatif olacak yakıt ve kaynak ülke çeşitliliğine gidilmeli. Burada söz konusu olan ülke Rusya olmasaydı da bu sözleri söylerdim ama değil, Rusya! - Nükleer enerji açısından teknoloji ve ülke seçimlerinde kaygılar giderilmeli. (Mersin Akkuyu Nükleer Santral ihalesine tek teklif Rus şirketi Atomstroyexport ve Inter Rao ile birlikte Turgay Ciner’in şirketi Park Enerji konsorsiyumundan geldi.) - Kopenhag’da, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (2012’de sona erecek Kyoto Protokolü’nün devamı niteliğinde) güvenilir iklim rejimini sağlayacak yol haritasını belirleyecek. Türkiye ayak diretmemeli. Petrolün varil fiyatının 2010’dan sonra yeniden 100 dolara çıkacağını söyleyen Birol, “Petrol pahalanacak” diyor.
Putin ile gaz sancısı Rusya Başbakanı Vladimir Putin de geçtiğimiz hafta Doğalgaz İhraç Eden Ülkeler Forumu’nda “Ucuz doğalgaz dönemi bitti“ demişti. TÜSİAD Enerji Komisyonu Başkanı Arnold Hornfeld, toplantı sonrasında yanına gittiğimiz Birol’a “Putin’in sözlerini nasıl yorumladınız?” diye soruyor. Birol’un yanıtı net: “Enerji savaşlarına bir iki yılımız kaldı! Eğer bu raporun bir eksiği varsa o da Putin’in konuşmasından önce basılmış olması.” Doğalgaz OPEC’i olarak isimlendirilen İran-Katar ve Rusya merkezli, GECF’in kuruluşunu hafife almamak gerektiğini söyleyen Birol, “Ülkeler birbirlerinin doğalgaz fiyatlarını bilecek ve bu nedenle de fiyatlar artacak” tahmininde bulunuyor. Doğalgaz rezervlerinin üzerinde oturan “Gazman” Putin, Rusya’ya 2015 yılında enerji bağımlılığı yüzde 35’e ulaşacak olan AB’ye sürekli “tokat” atıyor ve son olarak da boru hatlarında Uzakdoğu projelerini aktive edeceğinin işaretlerini veriyordu.
Tartışmalı ihale: Akkuyu Birol’a, Barack Obama’nın kabinesine Nobel ödüllü Steven Chu’yu Enerji Bakanı olarak belirlemesini referans alarak şu soruyu yönelttim: “Aynı kubbe altında Rusya savaşçı bir enerji politikası belirlerken, ABD’nin enerjide kaynak sorununu jeostratejik alandan kendini üstün gördüğü Ar-Ge ve teknoloji alanına kaydırması nasıl mümkün oluyor?” Birol, “ABD, Rusya’nın bu politikasını öngörerek böyle (yeşil enerji, yenilenebilir enerji gibi) davranıyor” yanıtını veriyor. Toplantının açılış konuşmasını yapan Enerji Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Selahattin Çimen’e de ne soracağım belli: “Nükleer ihalesini Ruslara verirseniz, gelecek eleştirileri biliyorsunuz değil mi?” Çimen, “Eleştiriler belli ama, yasa da belli!” diyerek, fiyat değerlendirmesini beklediklerini vurguluyor.
syilmaz@milliyet.com.tr 12月29日
|
|
|
|
| Hürriyet, 29.12.2008
|
|
|
Kuş gribinden darbe yiyen, toparlanma sürecinde Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) nedeniyle pikniğe çıkanların azalmasına bağlı olarak dilediği satışları yapamayan beyaz et sektörünün, son bir yılda sadece 3 hafta maliyetleri karşılayan fiyatla satış yapabildiği bildirildi.
Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği (BESD-BİR) Genel Sekreteri Yüce Canoler, 2008'in, kanatlı sektörünün tamamen zararla kapattığı bir yıl olduğunu söyledi.
Maliyetlerdeki hızlı artış ve buna karşılık piyasada maliyetlerin altında oluşan satış fiyatlarının, zararın esas nedeni olduğunu belirten Canoler, satış fiyatlarının maliyetlerin altında oluşmasının, 2007 Kasım ayından bu yana devam ettiğine dikkati çekti.
Canoler, her yıl kasım-ocak döneminde beyaz ete olan talepte düşüş yaşandığını, bahar aylarında artan talebe bağlı fiyatlarda toparlanma gözlendiğini kaydederek, “Fakat bu yıl hiç beklenmedik şekilde KKKA, toplumda panik yarattı, risk alanlarının dışında dahi çoğu insan pikniğe çıkmamaya gayret etti, piknik sırasında tüketilen piliç eti, tüketilmedi, bu da satışlarımızı büyük ölçüde olumsuz etkiledi” diye konuştu.
“BU KADAR KÖTÜ OLMAMIŞTI”
Maliyetlerde önemli yeri olan soya fasulyesi ve küspe fiyatlarının, son 1,5 yılda yüzde 100'ün üzerinde arttığına işaret eden Canoler, şöyle devam etti: “Soyayı Meksika, Brezilya gibi uzak ülkelerden ithal ediyoruz. Yakıt fiyatlarındaki artışla navlun fiyatları da yüzde 100'ün üzerinde arttı. Enerji fiyatlarındaki artış da maliyetleri doğrudan etkiledi. Tüm bu olumsuz gelişmelere karşın maliyetlerdeki artış, fiyatlara yansıtılamadı. Fiyatlar, hep maliyetlerin altında kaldı. Yıl boyunca sadece nisanda 1, Ramazan'da da 2 haftalık süre boyunca maliyetleri karşılayan fiyatlarla satış yapabildik. Kuş gribinin en etkili olduğu 2006'da bile, sektörün durumu bu kadar kötü olmamıştı.”
Canoler, şu anda kilosu 3 YTL'ye mal ettikleri pilicin, kesimhaneden ambalajlı çıkış fiyatının 2,5 YTL olduğunu kaydederek, “Kiloda 50 YKr zararına satış yapıyoruz. İnsanlar 'Beyaz et pahalı' diyemezler fakat gerçek, olması gereken satış fiyatlarına çıktığımızda da isyan edecekler” dedi.
“EN ZAYIF ZAMANIMIZDA KRİZE YAKALANDIK”
Yüce Canoler, finansal krizin, tüm dünyayı etkisi altına aldığını belirterek, “Sektördeki firmalar, yılı büyük zararla kapattı. Hiçbirinin yılı karla kapatması mümkün değil. 2009'da da fazla iyimser olamıyoruz. En zayıf zamanımızda krize yakalandık” diye konuştu.
Rekabet Kurulunun, “piliç eti pazarında fiyat birlikteliği ile fiyatların yükseltilmesine ve arzın kısılmasına yönelik eylemler içinde bulunma” iddiasıyla BESD-BİR ve 25 beyaz et üreticisi firma hakkında soruşturma açtığını hatırlatan Canoler, şunları söyledi: “Önümüzü görmek amacıyla bu yıla yönelik ülkesel durumu gösteren projeksiyon yapmıştık fakat Rekabet Kurulu, bunu yapmakla bizi pazarı kontrol etmekle suçladı. Tavukçuluk sektöründe rekabetin en acımasızı yaşandığı için herkes de bildiğini yaptı. Sözümüze itibar etseydiler, yılı büyük zararla kapattığımız acı sonla karşılaşmazdık. Bu yıl, Rekabet Kuruluna iyi niyetli olduğumuzu göstermek için projeksiyon çalışması da yapmayacağız.” Canoler, tüm olumsuzluklara rağmen büyük üretici firmaların direnmeye devam ettiğini dile getirerek, finansal kriz nedeniyle bankaların kredilerini çağırması durumunda ise birçok firmanın sonunun geleceği uyarısında bulundu. | 12月26日
Özel kesimin dış borcu 140 milyar doları aşıyor
Hurşit Güneş
Milliyet, 26.12.2008
Dış borç sorunumuz hakkında çok şey söyleniyor. Önümüzdeki yıl temel ekonomik riskin dış borçlar olduğu ve özel kesimin yüklü dış borcunu çevirmekte zorlanacağı belirtiliyor. Zaten IMF ile bir anlaşma aranmasının nedeni de bu. Peki bu risk ne kadar? Çünkü her kafadan ayrı bir rakam çıkıyor. Bu konuda bu hafta Merkez Bankası önemli veriler açıkladı. Ekim sonu itibarıyla özel kesimin uzun vadeli dış borçlarının toplamı 139.4 milyar doları buluyor. Bunun 95.9 milyar doları reel kesime ait. Gerisi, yani 43.5 milyar doları ise, finans kesimine. Ancak Eylül ayı sonunda uzun vadeli dış borçların toplamı 145 milyar dolarmış. Yani özel kesimin bu borçları ödemeye başlamasıyla 5.5 milyar dolar azalmış. Kısa vadeli borçlar ise oldukça az. Banka dışı kesimin kısa vadeli dış borcu sadece 1.7 milyar dolar. Bankaların ise kısa vadeli dış borcu 9.4 milyar dolar. Fakat burada da azalma var; kısa vadeli borçlar reel kesim 300 milyon dolar ödemesiyle azalmış.
10 ayda 30 milyar dolar ödenecek Önümüzdeki 10 ayda (ocaktan itibaren) reel kesimin 29.8 milyar dolar uzun vadeli dış borç ödeyeceği anlaşılıyor. 1 milyar dolar kadar da kısa vadeli dış borç ödeneceğine göre, hemen her ay 3 milyar dolara yakın dış borç ödemesi gerekiyor. Az değil. Ayda 2 milyar dolar da cari açık oluşacağına göre, kamu hariç, finansman gereği 5 milyar doları aşıyor. Hadi özel kesim borcunun yarısını yinelesin; yine de 3-4 milyar dolarlık bir finansman gereği doğacaktır. Kasım ayında özel kesim 2.1 milyar dolar borç ödemiş. Aralık ayında ise 3.9 milyar dolar. Böylece döviz kurunun aralık ayında neden gevşemediğini de anlamış oluyorum. Ekim ayında sıcak para çıkışı 4.5 milyar dolardı. Demek ki, bunun üzerine ciddi ölçüde kurumsal döviz talebi de doğarak dış borçlar ödenmiş. Tabii bu borçların çevrilmesindeki en büyük sorun borcu sağlayan ülkelerdeki mali kriz. Daha önce borç vermek için müşteri kovalayan bankalar bugün “Kelin merhemi olsa başına sürerdi” misali paralarının üstüne oturup kendileri borç para arıyor. Örneğin, İngiltere bu borçların yüzde 21’ini sağlamış ve mali kesimi sorunlu. Gerçi yüzde 14’ünü sağlayan Bahreyn’de sorun daha az, ama petrol fiyatları da düşüyor. Almanya bu kredilerin yüzde 11’ini sağlıyor ve yine sorunlu. Fakat en azından ABD’den iyi. Daha sonra Malta geliyor; yüzde 10. Ama bu daha çok yerli bankaların yurtdışında sağladığı kredilerden oluşuyor. Özetle sorun çok da abartılmamalı.
2010’da ferahlayacağız 2009 yılında ödenecek borç yekûnu 39.3 milyar doları buluyor. Ama 2010 yılında bu 19.4 milyar dolara düşüyor. Yani 2009 yılından sonrası biraz daha ferah gözüküyor. Fakat hükümetin oturup düşünmesi gerek. 2003 yılında iktidara geldiklerinden bir yıl sonra özel kesimin uzun vadeli dış borcu 30 milyar dolardı. Bunun 5,3 milyar doları finans kesiminindi, 24.7 milyar doları da finansal olmayan kesimin. Şimdi bu rakam 139 milyar doları aşmış durumda. Finans kesiminin borcu 43.5 milyar dolara çıkmış, diğer kesimin ise borcu 95.9 milyar doları buluyor. Buradan da anlaşılıyor ki, finans kesiminin dış borcu 8 kat, diğer kesimin ise 3.9 kat artmış. Yani yine bankalar ortalığı bulandırmış. Bu sürede ayakta mı uyundu?
hgunes@milliyet.com.tr
ABD ‘sıfır faiz’de Japon modelinden medet umuyor
Güngör Uras
Milliyetr, 26.12.2008
Amerikalılar ekonomiyi canlandırmak için “sıfır faiz”den medet umuyor. “Sıfır faiz” deyimi ucuz kaynak için kullanılıyor. Hedef, ticari kredi dağıtacak bankalara Merkez Bankası’ndan sıfır faizle veya sıfır faize yakın ucuz faizle “sınırsız ölçüde” para akıtmaktır. Bankaların da bu kaynağa dayalı olarak yatırım, üretim ve tüketim yapacaklara bolca kredi dağıtmasıdır. Bolca krediyi alacakların bunu harcayarak ekonomiyi harekete geçirmeleridir. İşte bunun içindir ki, Amerika’da Merkez Bankası (FED) bankalara 0.25 faizle kredi vermeye başladı. (Bizde de Merkez Bankası faizi düşürdü ama, şimdilik bankalara yüzde 17.5 faizle kredi veriyor.) Sıfır faiz denilince genelde “kafalar karışabiliyor.” ABD’de Merkez Bankası faizi 0.25’e indirmeden önce Amerikan Hazinesi sıfır faizle hazine bonosu satmaya başlamıştı.
Sıfır faiz hazineye... Bankalarda gösterge faizi yüzde 3.25 ama bankalar genelde reel sektöre yüzde 4.5 dolayında faizle kredi kullandırıyor. Konut kredileri faizi yüzde 5 ile yüzde 8 arasında. Otomobil kredileri faizi yüzde 7 oranında. Kredi kartı gecikme faizi yüzde 15-20, iki yıl vadeli tüketici kredileri yüzde 11 dolayında Açık anlatımıyla, gerçek “sıfır faiz” ile hazine borçlanıyor, düşük faizle“bankalar” kaynak buluyor. Bankalar kaynağı ne kadar sıfıra yakın maliyetle elde etseler de faizi belli çizginin altına indiremiyor. Japonlar 1999 yılında ekonomiyi durgunluktan kurtarmak için faizi 1 yıl için sıfıra indirdi. 2001’de 5 yıl süreyle faizin sıfır kalacağını açıkladı. Merkez bankasından sıfır faizle kaynak bulan bankalar reel yatırımcıyı, tüketiciyi yüzde 1.7 faizle kredilendiriyordu.
Bankalar korkuyor Fakat Japon ekonomisi sıfır faize rağmen bir türlü krizden çıkamadı. Çünkü: - Bankalar sıfır faizle merkez bankasından aldıkları paraları, batacağı belli olan müşterilere kredi olarak veremiyordu. Kredilerin batmasından korkuyordu. - Cesur davranan ve kredi dağıtan bankalar ise, borçlarını ödeyemeyen müşteriler yüzünden güç duruma düşüyordu. - Kredi kullanabilecek durumdaki kurumlar ve kişilerse, “Şimdi faiz düşük ama, ileride yükselirse ne yaparız” korkusuyla kredi kullanamıyordu. İşte bu nedenle, sıfır faize rağmen Japon ekonomisi yakın zamana kadar durgunluktan çıkamadı. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Japon ekonomisi küresel ekonomi balon yaparken durgunluğa girmişti. Şimdi ise Amerika balon patlamasıyla krize giren küresel ekonomi nedeniyle girdiği durgunluktan çıkma arayışında. Sıfır faize rağmen ABD Hazinesi bono/tahvil satabiliyor. Üç aya kadar vadeli kâğıtlara sıfır faizle para bulabiliyor. Altı ay vadeliler yüzde 0.24 faizle, on yıl vadeliler yüzde 2.16 faizle satılabiliyor. Sıfır faizle Amerikan hazine bonolarını kim alır? Geçen ay yabancı alımları 91 milyar dolar olmuş. Şimdilerde her ülkenin merkez bankası, bankaları, büyük birikime sahip kurumları faizden vazgeçti. Paralarını güvenli bir yerde saklayabilme peşinde. Ve de her şeye rağmen en güvenli yatırım aracı Amerikan hazine bonoları ve tahvilleri.
guras@milliyet.com.tr
Erdoğan kriz yok diyorsa kriz yoktur
Metin Münir
Milliyet, 26.12.2008
Birçokları ekonomik krize karşı önlem almıyor diye Erdoğan’ı eleştiriyor ama bir de şöyle düşünün. Hiçbir şey yapmamak da bir şey yapmaktır. “Yapanları gördük” diye düşünüyor olabilir Başbakan. ABD krizi durdurmak için 8 trilyon dolar harcadı. Bu miktar Amerikan gayri safi milli hasılasının yarısından fazladır. ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nı kazanmak için yaptığı harcamanın iki mislidir. Avrupa’nın en büyük dokuz ekonomisi ise krizi durdurmak için şu veya bu şekilde 3.36 trilyon dolar para döktü. Ekonomik krizi durdurabildiler mi? Yoo. Kriz devam ediyor. Hatta derinleşiyor. Eğer dünyanın en zengin ülkeleri dünya tarihinde görülmemiş kurtarma operasyonları yapıp hüsrana uğradıysa Erdoğan neden bir şey yapsın? İş âlemi ise, zavallı, karlı havada sıcaklık yayan bir radyatör rüyası gören sokak kedisi gibi, Uluslararası Para Fonu (IMF) kredilerine bağlı önlem paketi hayalleri kurmaya devam ediyor. Ne oluyor? Kim haklı? Bir “Ben bu ülkenin doktoruyum” diyen Başbakan’ın gördüğü bir durum var. Bir de işadamlarının. İşadamlarının sorun gördüğü yerde Erdoğan sorun morun görmüyor.
Bütün gemiler sallanıyor Her ikisinin de haklı olması mümkün olmadığına göre, bir taraf yanılıyor demektir. Erdoğan haklı olamaz, mantıki düşünecek olursak, ki bu politika söz konusu olduğunda her zaman en iyi yöntem değildir. Dünyada bir kriz var ve bütün ülkeler bu krizin şoklarını hissediyor. Türkiye bundan muaf olamaz. Benzetmek gerekirse, denizde fırtına var ve o denizde bulunan bütün gemiler sallanıyor. Türkiye’nin gemisi de aynı denizde olduğuna göre, sallanmaması mümkün değil. Tersine, Türkiye’nin daha fazla sallanması lazım çünkü, teknesi, sallanan bazı başka gemilerden daha küçük ve eskidir ve hatta, delikleri var. Ama, dediğim gibi, mantık en iyi araç değil. Haklı olmak değil, güçlü olmak önemlidir. Güçlü olan Erdoğan’dır. “Kriz psikolojiktir” diyorsa psikolojiktir. “Türkiye’yi teğet geçecek” diyorsa teğet geçecektir. Psikolojik değilse? Teğet geçmezse? Churchill yıllarca önce cevabını verdi: “Siyasette maharet yarın, gelecek hafta, gelecek ay, gelecek yıl ne olacağını öngörmek ve öngörülen şey gerçekleşmeyince de neden gerçekleşmediğini izah edebilme yeteneğine sahip olmaktır.”
mmunir@milliyet.com.tr 12月25日 Dr. dedi ki...
Bekir Coşkun
Hürriyet, 25.12.2008 AYNI zamanda ekonomi doktoru olan Başbakan dün dedi ki: Ekonomi noktasında kriz var diyorlar...?
Dinleyen partililer "Aman Allah’ım bu ne iftira... Hangi kendini bilmez yaptı bu terbiyesizliği?" anlamında gözlerini açıp sağa-sola baktılar.
Doktor devamla:
"Bu psikolojiktir..."
Buyrun...
Doktor dediğine göre; demek ki bir dellenmek söz konusu... Ekonomide kriz yok, ama insanlara varmış gibi geliyor...
Tıp dilinde buna şey diyorlar:
Zırzopomani...
Tabii ki doktor doğrusunu biliyordur, dedi ki:
"Bunu körükleme gayreti içinde olanları da görüyoruz..."
Dinleyenler gözleri yanında bu sefer ağızlarını da "O" biçiminde açıp "Oooo... Bu kadar da olmaz yani..." dediler.
*
Daha geçen gün "Ben ülkenin doktoruyum... Bir doktor hastanın durumu ne kadar kötü olursa olsun, durumun çok kötü, gidiyorsun demez... Henüz ölüm sinyali vermeyen hastaya kefen hazırlayan doktor gördünüz mü?.." diyerek doktorluğunu kanıtlayan doktor, bir türlü o sinyali almıyor.
Bir yatırımcı eğitimcimiz, ödemelerini yapamayınca önceki gün intihar etti... Aynı gün iflas eden bir tanınmış tekstilcimiz de kendi yaşamına son verdi...
Bence Dr. onları çağırıp görüşebilir.
"Sinyal" vermedilerse, demek ki kahve içebilirler...
*
Dr. diyor ki:
"Tüm bunlar psikolojik..."
Yani kriz yok, bize öyle geliyor. Ve Dr. tedaviyi söylüyor "kriz var" diyen dellenmişlere:
"Şimdi şu an itibariyle bunları fırsata çevirme imkánı noktasına gelmemiz lazım..."
Hımmmm...
Yani o zaman ölümcül hastaya kefen değil de, diyelim ki smokin gibi bir şey...
*
Ne yapalım?
Kriz psikolojikmiş ve dellendiğimize karar veren Dr. böyle diyor.
Aha bakın...
Bakın şu an bile...
Şu an bile bir şey oluyor, bana sanki kriz varmış gibi geliyor...
Benzin Türklere 2.74 YTL’ye yurtdışına 45 YKr’ye satılıyor
Şükrü Kızılot
Hürriyet, 25.12.2008 TÜRKİYE’de üretilen benzinin, yarısını tüketip yarısını ihraç ettiğimizi biliyor muydunuz?
Rafineri çıkış fiyatı 45 Yeni Kuruş olan bu benzinin, pompa satış fiyatı 2.74 YTL. Başka bir anlatımla, Tüpraş’ın litresi 45 Yeni Kuruşa sattığı benzini, İstanbul’daki vatandaş 2.74 YTL’ye alıyor.
Türkiye’de üretilen benzinin yüzde 50’si (yurt içinde satılamadığı için) yurtdışına örneğin ABD’ye satılıyor. Yurtdışındaki alıcıya Türkiye teslim fiyatı ise 45 Yeni Kuruş!..
VERGİSİ YÜZDE 425 OLDU
Tablo-I’de de görüldüğü gibi, 8 Temmuz’da benzinden alınan vergilerin rafineri çıkış fiyatına oranı yüzde 180 idi. Bu oran 17 Aralık itibariyle yüzde 409’a fırlamıştı.
24 Aralık 2008 itibariyle, alınan vergilerin, benzinin rafineri çıkış fiyatına oranı, yüzde 425’e çıktı!..
Bu oran motorinde sırasıyla yüzde 103 ve yüzde 197 idi. 24 Aralık 2008 itibariyle de yüzde 208 oldu.
BENZİN OLAYI ÖNEMLİ
Tablo-II’den de fark edileceği gibi, Türkiye’de benzin tüketimi her yıl azalıyor buna karşılık motorin ve Oto LPG tüketimi artıyor.
Motorin ve Oto LPG’ye olan talep artışı, bunların vergileri ve fiyatının benzinden düşük olmasından kaynaklanıyor. Böyle olunca, Türkiye’de üretilen ve 2.74 YTL’ye satılamayan benzinin yarısı 45 Yeni Kuruşa yabancı ülkelere satılıyor.
Dönüp bakıyoruz; İngiltere, İsveç, İspanya, Romanya, Polonya, İrlanda, Macaristan, Yunanistan, Bulgaristan, Avusturya ve daha birçok ülkede, benzinin satış fiyatı, motorinden daha düşük.
ÇÖZÜM NE?
Çözüm çok basit.
Benzinin ÖTV’si indirilsin. Örneğin; benzin vergiler dahil 2 YTL’ye satılırsa, yurtdışına 45 Yeni Kuruşa satılan benzin, Türkiye’de daha yüksek fiyata değerlendirilir. Böylece Devletin vergi gelirleri de artar.
Türkiye’de tüketilen LPG’nin yüzde 80’i, motorinin ise yüzde 47’si ithal ediliyor. Önerimize uyulursa, yurtdışına fazla dövizimiz gitmez. Yabancı ülkelere 45 Yeni Kuruşa satılan benzin, Türkiye’de bundan daha yüksek ama bugünkünden daha düşük bir fiyata satılır. Ayrıca çevre kirliliği de azalır.
Sonuçta hem devlet hem de vatandaş kazanır...
skizilot@yaklasim.com

12月24日 After Slow Start, E-Books Turn Page and Find Fans
The New York Times, Dec 24, 2008
Could book lovers finally be willing to switch from paper to pixels?
For a decade, consumers mostly ignored electronic book devices, which were often hard to use and offered few popular items to read. But this year, in part because of the popularity of Amazon.com’s wireless Kindle device, the e-book has started to take hold.
The $359 Kindle, which is slim, white and about the size of a trade paperback, was introduced a year ago. Although Amazon will not disclose sales figures, the Kindle has at least lived up to its name by creating broad interest in electronic books. Now it is out of stock and unavailable until February. Analysts credit Oprah Winfrey, who praised the Kindle on her show in October, and blame Amazon for poor holiday planning.
The shortage is providing an opening for Sony, which embarked on an intense publicity campaign for its Reader device during the gift-buying season. The stepped-up competition may represent a coming of age for the entire idea of reading longer texts on a portable digital device.
“The perception is that e-books have been around for 10 years and haven’t done anything,” said Steve Haber, president of Sony’s digital reading division. “But it’s happening now. This is really starting to take off.”
Sony’s efforts have been overshadowed by Amazon’s. But this month it began a promotional blitz in airports, train stations and bookstores, with the ambitious goal of personally demonstrating the Reader to two million people by the end of the year.
The company’s latest model, the Reader 700, is a $400 device with a reading light and a touch screen that allows users to annotate what they are reading. Mr. Haber said Sony’s sales had tripled this holiday season over last, in part because the device is now available in the Target, Borders and Sam’s Club chains. He said Sony had sold more than 300,000 devices since the debut of the original Reader in 2006.
It is difficult to quantify the success of the Kindle, since Amazon will not disclose how many it has sold and analysts’ estimates vary widely. Peter Hildick-Smith, president of the Codex Group, a book market research company, said he believed Amazon had sold as many as 260,000 units through the beginning of October, before Ms. Winfrey’s endorsement. Others say the number could be as high as a million.
Many Kindle buyers appear to be outside the usual gadget-hound demographic. Almost as many women as men are buying it, Mr. Hildick-Smith said, and the device is most popular among 55- to 64-year-olds.
So far, publishers like HarperCollins, Random House and Simon & Schuster say that sales of e-books for any device — including simple laptop downloads — constitute less than 1 percent of total book sales. But there are signs of momentum. The publishers say sales of e-books have tripled or quadrupled in the last year.
Amazon’s Kindle version of “The Story of Edgar Sawtelle” by David Wroblewski, a best seller recommended by Ms. Winfrey’s book club, now represents 20 percent of total Amazon sales of the book, according to Brian Murray, chief executive of HarperCollins Publishers Worldwide.
The Kindle version of the book, which can be downloaded by the device itself through its wireless modem, costs $9.99 in the Amazon Kindle store. The Reader version costs $11.99 from Sony’s e-book library, accessible from an Internet-connected computer.
Even authors who were once wary of selling their work in bits and bytes are coming around. After some initial hesitation, authors like Danielle Steel and John Grisham are soon expected to add their titles to the e-book catalog, their agents say.
“E-books will become the go-to-first format for an ever-expanding group of readers who are newly discovering how much they enjoy reading books on a screen,” said Markus Dohle, chief executive of Random House, the world’s largest publisher of consumer books.
Nobody knows how much consumer habits will shift. Some of the most committed bibliophiles maintain an almost fetishistic devotion to the physical book. But the technology may have more appeal for particular kinds of people, like those who are the heaviest readers.
At Harlequin Enterprises, the Toronto-based publisher of bodice-ripping romances, Malle Vallik, director for digital content and interactivity, said she expected sales of digital versions of the company’s books someday to match or potentially outstrip sales in print.
Harlequin, which publishes 120 books a month, makes all of its new titles available digitally, and has even started publishing digital-only short stories that it sells for $2.99 each, including an erotica collection called Spice Briefs.
Perhaps the most overlooked boost to e-books this year — and a challenge to some of the standard thinking about them — came from Apple’s do-it-all gadget, the iPhone.
Several e-book-reading programs have been created for the device, and at least two of them, Stanza from LexCycle and the eReader from Fictionwise, have been downloaded more than 600,000 times. Another company, Scroll Motion, announced this week that it would begin selling e-books for the iPhone from major publishers like Simon & Schuster, Random House and Penguin.
All of these companies say they are now tailoring their software for other kinds of smartphones, including BlackBerrys.
Publishers say these iPhone applications are already starting to generate nearly as many digital book sales as the Sony Reader, though they still trail sales of books in the Kindle format.
Meanwhile, the quest to build the perfect e-book reader continues. Amazon and Sony are expected to introduce new versions of their readers in 2009. Adherents expect the new Kindle will have a sleeker design and a better microprocessor, allowing snappier page-turning.
Mr. Haber of Sony said future versions of the Reader will have wireless capability, a feature that has helped make the Kindle so appealing. This means that the device does not have to be plugged into a computer to download books, newspapers and magazines.
Other competitors are on the way. Investors have put more than $200 million into Plastic Logic, a company in Mountain View, Calif. The company says that next year it will begin testing a flexible 8.5-by-11-inch reading device that is thinner and lighter than existing ones. Plastic Logic plans to begin selling it in 2010.
Along the same lines, Polymer Vision, based in the Netherlands, demonstrated a device the size of a BlackBerry that has a five-inch rolled-up screen that can be unfurled for reading. There are also less ambitious but cheaper readers on the market or expected soon, including the eSlick Reader from Foxit Software, arriving next month at an introductory price of $230.
E Ink, the company in Cambridge, Mass., that has developed the screen technology for many of these companies, says it is testing color screens and hopes to introduce them by 2010.
Many book lovers are quite happy with today’s devices. MaryAnn van Hengel, 51, a graphic designer in Croton-on-Hudson, N.Y., once railed against e-readers at a meeting of her book club. But she embraced the Kindle her husband gave her this fall shortly after Ms. Winfrey endorsed it.
Ms. Van Hengel now has several books on the device, including a Nora Roberts novel and Doris Kearns Goodwin’s “Team of Rivals.” She said the Kindle had spurred her to buy more books than she normally would in print.
“I may be shy bringing the Kindle to the book club because so many of the women were so against the technology, and I said I was too,” Ms. Van Hengel said. “And here I am in love with it.”
Roubini: Türkiye de mali krizin eşiğinde
Krizi önceden gören ekonomistlerden Nouriel Roubini, dünyayı küresel çapta ağır bir resesyon beklediğini söyledi. Roubini, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bazı gelişmekte olan ülkelerin mali krizin eşiğinde olduğunu öngördü.
NTV-MSNBC, 23.12.2008
LONDRA - Küresel krizi önceden tahmin eden İstanbul doğumlu ABD’li New York Üniversitesi iktisat profesörü Nouriel Roubini, krizde gelinen noktayı Financial Times’a değerlendirdi.
Roubini, 2009’da ekonomik durgunluğun gözleneceğini ve küresel çapta ağır bir resesyon beklediğini söyledi. Roubini, 2010 yılında ekonomik büyümeye ise belki dönüleceğine dikkat çekti.
DAHA HIZLI SERMAYE AKTARILMALI ABD’de mali kurumlara daha hızlı ve daha aktif şekilde sermaye aktarılması gerektiğini ifade eden Nouriel Roubini, halen sıkıntılı ve batmış konumdaki konut sahibi ailelerin borç yükünü azaltmaya yönelik bir plana ihtiyaç olduğunu kaydetti.
BÜYÜK BUHRAN GÖRÜLMEZ Her şeye rağmen yeni bir Büyük Buhran’ın görülmeyeceğini öngören Roubini, “Yaşananlar kapitalizmin-piyasa ekonomilerinin sonu anlamına gelmiyor. Ancak tüm bunlar piyasalarda önemli kusurlar olduğu, piyasaların kendilerini ve birbirlerini iyi denetleyemedikleri izlenimi uyandırıyor” dedi.
TÜRKİYE MALİ KRİZİN EŞİĞİNDE Bir diğer tehlikenin gelişmekte olan piyasalarda gözlenen ekonomik koşullar olduğunu söyleyen Roubini şunları kaydetti: “Potansiyel bir mali krizin eşiğinde olan 12 ülke var. Avrupa’da Litvanya, Estonya, Letonya, Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Türkiye, Ukrayna. Asya’da Pakistan, Endonezya, Güney Kore. Latin Amerika’da Arjantin ve Venezüella. Bu ülkelerden bazıları sıkıntı yaşayabilir ve bunun gelişmekte olan diğer piyasalara yönelik bulaşıcı etkisi olabilir.”
KAYIPLAR KREDİ KARTLARINA YAYILABİLİR Roubini, kaybın emlak kredilerinden ticari kredilere, kredi kartlarına, otomotiv kredilerine yayılma tehlikesinin söz konusu olduğunu ifade etti.
http://www.bloomberg.com/avp/avp.htm?N=av&T=Roubini%20Sees%20Crisis%20Worsening%2C%20Hurting%20Emerging%20Markets&clipSRC=mms://media2.bloomberg.com/cache/vcYqArJFMJgA.asf - If you don't understand, don't invest
- Risk & return are correlated
- Leverage increases risk, a lot
- Cheap isn't the same as valuable
- Don't invest in thug-like management
Mark Sunshine
First Capital, Dec 23, 2008
|
Putin says 'cheap gas era' ending
|
Gas producers want more co-operation at a time of growing uncertainty |
BBC, Dec 23, 2008
The era of cheap gas is coming to an end, Russia's Prime Minister Vladimir Putin has told ministers from the world's major gas-exporting countries.
Mr Putin said the cost of extracting gas was rising sharply, therefore "the era of cheap energy resources, of cheap gas, is of course coming to an end".
The Gas Exporting Countries Forum (GECF) meeting in Moscow has agreed a charter and plans for a permanent base.
Some observers say the GECF may develop into an Opec-style producers' cartel.
This speculation increased with the news that the charter had been adopted and that GECF leaders had agreed to establish permanent offices in Doha, Qatar.
Mr Putin had earlier said Russia was ready to set up the headquarters in St Petersburg and give it full diplomatic status.
"A new organisation has been born today, said Russian Energy Minister Sergei Shmatko.
As the head of the government of the world's biggest gas exporter, Mr Putin's word carries weight both with producers and consumers, the BBC's James Rodgers in Moscow.
But despite Mr Putin's warning, gas prices - which tend to follow oil prices with a delay of a few months - seem likely to fall in the short term, he says.
The EU gets 42% of its gas imports from Russia, mostly via pipelines across Ukraine.
The Moscow meeting comes amid growing concern that a new contract dispute between Russia's gas giant Gazprom and Ukraine could disrupt gas supplies to Europe this winter.
'Not a cartel'
Concerns over energy security mean a formal organisation of gas exporting countries would be deeply unpopular in Europe and the US.
It is feared that such an organisation could hold a monopoly on world supply and set prices to suit its own needs.
The countries attending are Algeria, Bolivia, Brunei, Egypt, Indonesia, Iran, Libya, Malaysia, Nigeria, Qatar, Russia, Trinidad and Tobago, the United Arab Emirates and Venezuela. Equatorial Guinea and Norway are attending as observers.
As well as the possibility of formalising the organisation, issues including possible future cuts in gas production and the effect of lower oil prices are also likely to be on the agenda, our correspondent says.
Industry analysts say technical differences between the oil and gas markets - including longer-term contracts for gas exports - make it unlikely for now that gas exporters will set Opec-style quotas.
Officials at the meeting stressed they were not trying to set up a price-fixing cartel.
Venezuelan Energy Minister Rafael Ramirez said participant countries wanted to build a solid organisation, "which has in its foundation the same principles that gave birth to Opec".
But he added: "It's not a cartel. We are defending the interests of our countries, that's all."
Ukraine row
At the moment Russia remains locked in a dispute with Ukraine over non-payment of debts.
Russia's Gazprom says Ukraine owes it $2bn (£1.4bn) and has warned it may cut off gas supplies next month if the dispute remains unresolved.
On Monday, Gazprom said it had warned European customers about possible disruption linked to the Ukraine dispute.
"It is not ruled out that the current position of the Ukrainian side and some of its actions could lead to disruptions in the stability of gas supplies to Europe," Gazprom Chairman and First Deputy Prime Minister Viktor Zubkov said in a statement.
A similar dispute three years ago saw Russia briefly cutting gas deliveries to its neighbour, action that also affected supplies to several western European countries. | 12月20日
Faizi düşürmeyin
Ertuğ Yaşar
Referans, 19.12.2008
Dolar parçalandı…
Nerede ise bütün dünya paraları dolar karşısında inanılmaz değer kazandılar. Daha 3-4 hafta öncesinde 1.25'e dayanmış olan euro/dolar kuru, biz bu yazıyı kaleme alırken 1.45'e yürüyordu!
Nedenini biliyoruz: ABD Merkez Bankası (Federal Reserve)faizleri sıfıra dayadı! Bir ekonomist olmama karşın, kendim bile yazarken hata yapıyorum. "Faizleri sıfırladı" demek aslında pek bir şey ifade etmiyor; ya da yanlış bir anlatım. Çünkü nominal faiz (yani enflasyon etkisini içermeyen faiz), aslında ekonomik olarak anlamsız bir tanımlamadır. Asıl olan reel faizdir. Yani enflasyon etkisi düşüldükten sonra elimizde net kalacak kazanç; ya da enflasyon etkisi düşüldükten sonra ödenmesi gereken net maliyet.
Doğrusu, "ABD nominal (sayısal) faizleri sıfıra yaklaştırdı" demek olmalı idi. Türkiye'de de aynı durumu görüyoruz. Biz bu satırları kaleme alırken daha Merkez Bankası Para Politikası Kurulu'nun faiz kararı belli olmamıştı. Ama piyasa beklentisi, Merkez Bankası'nın faizleri 50 ile 100 baz puan arasında indirmesi yönünde idi.
İndirim oranı ne oranda olursa olsun, ABD'de sıfıra çok yaklaşan reel faiz, Türkiye'de en az yüzde 8'dir (önümüzdeki 12 ayda enflasyon yüzde 8-10 aralığında gerçekleşirse).
Burada bir çelişki içindeyiz. ABD Merkez Bankası, tüketimi ve ekonomiyi canlandırmak için faiz indirimine gidiyor. Faiz indirimi ABD'de işe yarayabilir. Ama Türkiye'nin kısa dönemde faiz indirimine gitmesinin iyi bir düşünce olmadığını söylemek acaba çok mu yanlış olur.
Uzun dönemde, yani 6 aydan daha uzun bir dönem içinde, mutlaka Türkiye reel faizleri sıfıra yaklaştırmalıdır. Böylece YTL'nin aşırı değerlenmesini engellemelidir (YTL'nin devalüe olmasına izin verilmelidir). Çünkü uzun dönemde Türkiye'nin sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlamasının tek ve tek yolu, sanayi malları dışsatımını artırmaktır. Sanayi mallarında uluslararası rekabet gücü de (diğer etmenlerin yanı sıra) ancak reel anlamda değerli olmayan bir döviz kuru ile sağlanabilir.
Halbuki Türkiye son 6 yıldır sürekli bunun tam tersi bir politika izlemiştir. Yani yüksek reel faiz/düşük kur ile tüketim canlı tutulmuştur. Çünkü bu politika sayesinde ülkeye ciddi anlamda likidite/sıcak para akışı olmuştur. Uzun dönemde bu politika sürdürülemez. Mutlaka değiştirilmeli ve Türkiye'nin bir sanayi ülkesi olmasını sağlayacak bir para politikası uygulanmaya başlamalıdır.
Ama ya kısa dönemde ?
Kısa dönem için bugün farklı düşünüyoruz. Dünyada bir "credit crunch", yani kredi arzı eksikliği sorunu yaşanmaktadır. Kimse kimseye borç/kredi vermek istememektedir. Anlı şanlı Batı bankaları bile birbirlerine güvenmemektedir. Halbuki hem Türk bankalarının, hem de Türk firmalarının çok ivedi biçimde mali kaynaklara ulaşmaya gereksinimleri vardır.
Tüketimin (demek ki cironun) yüzde 40'a kadar daraldığı bir pazar ortamında, işletmenin yaşaması için kısa dönemli mali desteğe gereksinimi her zamankinden daha fazladır. Yani krediye olan talep artmıştır; ama kredi arzı çok daralmıştır.
Batı dünyası para ve borçlanma piyasalarında öyle bir güvensizlik egemendir ki, geçen hafta 4 hafta vadeli Amerikan hazine bonosu sıfır faiz ile satılmış; ikinci elde de eksi faiz ile (-yüzde 0.01 faiz ile) el değiştirmiştir. Yani ikinci el piyasasında bir alıcı, bugün size 100.01 dolar ödeyerek, 4 hafta sonra vadesi gelecek yaprak değeri (face value) 100 dolar olan Amerikan hazine bonosunu satın almıştır!
Bu eylemin tek bir anlamı vardır, o da "flight to safety" diyen tanımlanan, Türkçeye "güvenli limanlara kaçış" diye çevirebileceğimiz yatırımcı düşüncesidir. Batı piyasalarında hiçbir mali kuruluş, diğer hiçbir mali kuruluşa güvenmemektedir (özellikle 50 milyar doları buharlaştıran Madoff vakasından sonra…).
İşte bu ortamda Türkiye gibi politik güven ve istikrar vermeyen bir ülkenin nominal/reel faizleri düşürmesi yanlış bir politikadır. Kısa dönemde faizleri yüksek tutmalı ama para bollaşır bollaşmaz da, hiç enflasyon tehdidine takılmadan, reel faizleri sıfıra kadar çekerek Türkiye'nin sanayi altyapısını tamamen farklı bir zemine oturtma yoluna gidilmelidir.
Yine de bakmayın siz bunları yazdığımıza; nasılsa bu hükümetten bu anlatılanları anlayacak kimse bulunmamaktadır. 12月19日
Becerikli Bay Madoff
Metin Münir
Milliyet, 19.12.2008
Bernard Madoff ticaret işlem hacmi olarak dünyanın en büyük borsası olan Nasdaq’ın başkanıydı. Görevden ayrıldıktan sonra New York’ta bir yatırım fonu kurdu. Bankalar, zenginler, başka fonlar Bay Madoff’un fonuna milyarlarca dolar yatırdı. Bay Madoff eski bir Nasdaq başkanı olduğuna göre ahlakına ve finansal becerisine güvenilebilirdi. Nitekim, tıkır tıkır yüzde 15’in üstünde faiz veriyordu. Geçen hafta Bay Madoff iflas bayrağını çekti. Madoff fonuna yatırılan en az 50 milyar dolar tebahhur etmişti. Paraların nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Herkesin sofistike finansal enstrümanlarla haşır neşir olduğunu sandığı bu tatlı adam ne yapmıştı biliyor musunuz? Rahmetli Banker Kastelli’nin 1980’lerde yaptığının aynısını. Yüksek faiz vaadiyle fon toplamış, faizleri ve anaparayı yüksek faiz vaadiyle topladığı başka fonlarla geri ödemişti.
Püf noktası Bu mükemmel yöntemin bir zayıf noktası var: hayattaki her şey gibi geçici olması. Bir gün yatırılan yeni paralar vadesi gelen eski paraları karşılamaz olur. Bu duyulunca, herkes parasını geri ister. Veee. Saç yolma ve gözyaşı. Öfke ve kasvet. İtiraf ve ceza. Türkiye’de 1980’lerde bankerler gariban halkın, memurun, emeklinin parasını ham etmişti. Becerikli Bay Madoff’a para kaptıranlar arasında ise HSBC (1 milyar dolar). Fortis Bank (1.3 milyar dolar) Bank Santander (3 milyar dolar) gibi dünyanın en büyük bankaları var. İnsan merak ediyor. Kılı kırk yarması gereken bu yüce ve saygın kurumlar Bay Madoff’a sormadılar mı “Kardeşim, sen yüzde 15’in üzerinde yıllık faiz veriyorsun. Biz veremiyoruz. Sen nereye yatırım yapıyorsun da bu geliri elde ediyorsun?” Sormadılar. Bir ekonomist yazmıştı birkaç ay önce. Biz bankaları banka sanıyorduk ama onlar sadece banka değilmiş. Hem banka, hem kumarhane imişler.
Beni de saymayın Bu kadar da değil. Görevi mali kurumları düzenleme ve denetleme olan heybetli Securities and Exchange Commission da (SEC) Bay Madoff’un dükkânına hiç uğramamış. SEC başkanının açıklamasına göre, 1999’dan beri kuruma Madoff’un üçkâğıtçılığına dair birçok “inandırıcı, kesin ve açık” ihbarlar yapılmış ama bunların hiçbiri kaale alınmamış. İnanabiliyor musunuz? Para su gibidir. Bir defa tebahhur etti mi bir daha onu elinizle tutamazsınız. Madoff’a yatırılan paralar geri dönmeyecek. Ama bu krizde tebahhur eden en önemli şey para değil, itibardır. HSBC, Madoff’a kaptırdığı 1 milyar doları bir şekilde kapatır. Ama kaybolan itibar nasıl kapatılacak? Bu kadar ahlaksızlık, akılsızlık ve açgözlülükten sonra Amerikan finans kurumlarına kim güvenecek? Sadece Amerika’da değil, Avrupa’da, İngiltere gibi bazı ülkelerde de, finans sektörü büyük darbe yedi. Sadece onlara değil, derecelendirme kurumlarına, muhasebe şirketlerine, SEC gibi resmi kontrol mekanizmalarına, hatta merkez bankalarına güven çok azaldı. New York mahkemesinin Becerikli Bay Madoff’u kefaletle serbest bırakması için 7 milyon dolar ve “mali açıdan sorumlu” dört kefil bulması gerekiyor. Ama eşinden başka kefil bulunamıyor. İki oğlu “Bizi saymayın” demiş. Bana sorarlarsa ben de “hayır” diyeceğim.
mmunir@milliyet.com.tr 12月18日 Benzinin vergisi yüzde 409’a çıktı
Şükrü Kızılot
Hürriyet, 18.12.2008 EKONOMİK kriz, döviz, borsa, faizler, işsizlik, cari açık, büyüme, kapanan işyerleri, piyasalardaki durgunluk, teğet geçtiydi geçmediydi derken, gözden kaçan "ince bir nokta" var.Temmuz 2008’de, benzinden alınan vergilerin rafineri çıkış fiyatına oranı, yüzde 180 idi. 17 Aralık 2008’de yani dün itibariyle, benzinden alınan vergilerin, rafineri çıkış fiyatına oranı yüzde 409!.. İnanmayan Tablo-I’e baksın. REKORUN DA REKORU Benzinden alınan vergide "dünya rekoru" yıllardır Türkiye’ye ait. Yüzde 409 oranı ise, rekorun da rekoru!.. Tabloya bakıyoruz; 8 Temmuz 2008’de, benzinin rafineri çıkış fiyatı: 1.13 YTL Alınan vergilerin toplamı (ÖTV + KDV): 2.03 YTL Vergilerin rafineri çıkış fiyatına oranı: (Yüzde) 180 17 Aralık 2008’de, benzinin rafineri çıkış fiyatı: 0.47 YTL Alınan vergilerin toplamı: 1.92 YTL Vergilerin rafineri çıkış fiyatına oranı: (Yüzde) 409
BENZİN BEDAVA OLSAYDI Vergi yükünün en büyük dilimini, litre başına sabit olarak alınan (1.49 YTL) Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) oluşturuyor. Ayrıca ÖTV’nin de yüzde 18 KDV’si (0.39 YTL) alınıyor. Yani bugün itibariyle benzin bedava olsa ve rafinerici, dağıtıcı, nakliyeci, bayi mal ve hizmet bedeli olarak hiç para almasa dahi, vergiler nedeniyle benzinin litresi, 1.92 YTL’den az olmayacak.
Tablo-II’den de fark edileceği gibi, bugün itibariyle 2.78 YTL olan benzinin pompa satış fiyatının, sadece 0.47 YTL’si rafineri satış fiyatı. 0.39 YTL de bayi payı, dağıtıcı ve nakliye. Aslan payı da 1.92 YTL olan vergiler. Buna göre örneğin rafineri satış fiyatı yüzde 50 düştüğünde (özellikle vergiler nedeniyle) pompaya yüzde 10 yansıyor. Akaryakıt fiyatları düştükçe, rafineri çıkış fiyatı da düşüyor. Ancak ÖTV düşmediği için, pompa satış fiyatına çok az yansıyor. BİR DENGESİZLİK DAHA ÖTV olayında bir başka dengesizlik de benzin ve motorindeki farklı uygulamayla ilgili. Benzin ve motorinde ÖTV tablodaki gibi. Benzin: 1.491,50 YTL/m3 Düşük kükürtlü motorin: 1.004,50 YTL/m3 Yüksek kükürtlü motorin: 934.50 YTL/m3 Motorinde, ülke talebinin yüzde 45’i ithalatla karşılanıyor. Benzin tüketimi ise üretimden az olduğu için, üretimin yüzde 50’si ihraç ediliyor. İthal olayı da cari açığımızı olumsuz yönde etkiliyor. Çoğunluğu yabancı bayraklı tankerlerle yapılan taşımalara da yersiz navlun ödenerek, yurtdışına kaynak aktarılıyor. Motorin lehine olan vergilendirme nedeniyle, yüksek oranda ithal edilen motorinin tüketimi son 3 yılda yüzde 23.7 artarken, benzin tüketimi aynı dönemde yüzde 12.7 azaldı.
Oysa, motorin ile benzinin ÖTV’si (benzin aşağı çekilip, motorin artırılmak suretiyle) eşitlense, hem ÖTV hasılatı azalmaz hem de cari açığın aşağı çekilmesine katkı sağlanmış olur. skizilot@yaklasim.com’Teğet’imiz nasıl?..
Bekir Coşkun
Hürriyet, 18.12.2008 EKONOMİDE "teğet" konusu:
Sol elimizin işaret parmağı ile başparmağımızı birleştirip bir delik daire yapıyoruz... Bu sefer sağ elimizin işaret parmağını kulak hizasına kadar havaya kaldırıp hazırlıyoruz ve usulca oluşturduğumuz delik dairenin üzerine, bir noktadan temas edecek şekilde koyuyoruz.
Bu ne?..
Teğet...
Başbakan’ın önceki gün TBMM’de, küresel krizin Türk ekonomisine teğet geçtiğini söylediği şey...
Ya teğet değilse?..
Anlamak için yine sol elin işaret ve başparmağından bir delik oluşturuluyor. Bu delik daire göz hizasına kadar kaldırılır. Tek göz açık tutularak iyice bakılır; içi boş...
Sağ elin işaret parmağı otuz santim uzaktan alınarak özenle deliğin içine sokulur...
Öbür taraftan ucu çıktı mı?..
Emin olmak için kafayı biraz uzatarak öbür taraftan bakıp, deliğin öbür tarafına geçmiş işaret parmağının ucu oynatılır...
Bu ise:
Karşı "Ne teğeti, deldi geçti" durumu.
*
Başbakan’ın lisedeyken geometri okumuş ve "teğet"i nasılsa unutmamış olması, bu küresel kriz karşısında ne kadar işe yarıyor görüyorsunuz.
Ekonomik krizi geometri ile çözüyor...
Dünya ekonomistleri aciz, ekonomi teorileri işe yaramıyor, trilyonlarca rakamdan oluşan formüller çöktü, bilim adamları çaresiz... Ama Türkiye’nin Başbakan’ı liseden öğrendiği "teğet" ile küresel krizi çözüyor...
TBMM’deki tarihi konuşmasında, "Teğet geçer dedim. Burada geometrik ders almanız lazım. Teğet de dokundurmadır..." dediği bu...
Bir tek şunu yanıtlamıyor:
Türkiye’de herkes yoksullaşırken, muhtaç sayısı artarken, işsizlik patlarken, her gün yüzlerce şirket iflas ederken... Nasıl oluyor da gemiciklerle, medya gruplarıyla, akıl almaz ortaklık ve yatırımlarla kendi şürekası, oğlu-damadı zenginleşiyor?..
Buna yanıtı yok...
*
Dönüyorum "teğet"e:
Sol elin işaret parmağı ile başparmağından bir delik oluşturulur... Sağ elin parmağı deliğe sokulur...
Bu ne?..
"Teğet"in son hali...
ABD’de faiz sıfır, Hazine’ye para yağıyor, üretim kıpırdamıyor
Güngör Uras
Milliyet, 18.12.2008
Amerika’da Merkez Bankası (FED) gecelik borçlanma faizini 0.25’e indirdi. (Bizim Merkez Bankamızın gecelik borç alma faizi 16.25, borç verme faizi 18.75 oranında.) Amerika’da Hazine 3 aylık bonoları yüzde 0.00 veya yüzde 0.02 faizle, 6 aylık bonoları yüzde 0.21 faizle satıyor. (Bizde dün 23 Haziran 2010 tarihli bononun faizi yüzde 18.16 idi.) Amerika’da Merkez Bankası’nın gecelik borçlanma faizini yüzde 0.25’e çekmesi ülke içinde “sürpriz” etkisi yapmadı. Anadolu’da bir deyim vardır... Aynı alet çok kullanılırsa “Yalama oldu... İşe yaramıyor” denilir. İşte o biçim. Amerika’da FED’in faiz indirimleri de “yalama oldu”. Beklenen etkiyi göstermiyor. Şimdiki yüzde 0.25 bir ölçüde mevcut durumu tescil etti. Mevcut durumda Hazine faizi zaten bu oranın da altında.
Ekonomi canlanamıyor FED’in derdi nedir? FED’in derdi, Amerika’da talebi canlandırmak, canlanacak talebe bağlı olarak üretimi artışının ve istihdam artışının önünü açmaktır. Bunun için kullanabileceği aletler (1) Faizi düşürmek, (2) Piyasayı paraya boğmaktır. FED bunu yapıyor. Bu iki aleti de kullandı. Faizin inmesine ve piyasanın paraya boğulmasına rağmen enflasyonun tırmanışa geçmemesi FED’in bu iki aleti sonuna kadar kullanmasını teşvik etti. İyi de... Bundan sonra ne yapılacak? Sıfır faizin ötesi nedir? FED, para yatırana, Hazine bono satın alana faiz ödeyecek yerde, onlardan faiz mi tahsil edecek? İlginç olan Amerikan Hazinesinin bono faizlerini kısa vadeli bonolarda sıfıra, orta vadelilerde yüzde 0.21’lere kadar indirmesine rağmen, bono talebinin devam etmesi. (10 yıl vadeli Hazine bonolarının faizi yüzde 2.50 dolayında). Parası olanların ABD’den Hazine kâğıdı satın alma alışkanlığını terk etmemesi. Hatta bu faizsiz kâğıtlara ilginin artması.
İndirim işe yarayamadı Bunun nedeni şu: Amerika şöyle veya böyle dünya piyasalarına dolar pompaladı. Bu dolarlara sahip olanlar doları yatıracak güvenli banka bulamıyorlar. Doları bağlayacak yatırım aracı bulamıyorlar. Geçici dönemde en güvenli adres olarak Amerikan Hazinesi’ni görüyorlar... “Getiriden vazgeçiyorlar... Şu fırtınalı dönemde tek bekle-yişleri sahip oldukları doların kim vurduya gitmemesi.” Amerika’da FED faizi yüzde 0.25’e indirdi ama piyasada gösterge faiz yüzde 4.0 dolayında. Otomobil kredilerinde faiz yüzde 7, konut kredilerinde yüzde 5 dolayında. Bankalar mevduata yüzde 3.75-4.00 dolayında faiz ödüyor. Son göstergelere göre sanayi üretimi bir yıl öncenin aynı ayına göre ekim ayında yüzde 5.5 gerideydi, kasım ayında yüzde 4.5 oranında bir gerileme söz konusu. Tüketici güven endeksi ekim ayında yüzde 44.9 iken, kasım ayında daha da kötüleşti yüzde 38.8 oldu. İşte bu göstergeler FED’i endişelendiriyor. Tekrarda yarar var: Hedef, halkın moralini yükselterek halkı tüketime yöneltmek. Talebi canlandırmak. Canlanacak taleple üretim ve istihdam artışının önünü açmak. Bu aşamada enflasyonu düşünen yok.
guras@milliyet.com.tr 12月17日 Sendika tavize yanaşmıyorsa şirket iflas etsin daha iyi
Ege Cansen
Hürriyet, 17.12.2008 AMERİKA’da "Üç Büyük" diye bilinen otomotiv şirketleri zora düşmüş halde kurtarılmayı bekliyor.
Bunların içinde en büyüğü ve mali durumu en kötü olan GM (General Motors) en iyisi Ford’dur. Bu üç firmanın nakit sıkışıklığından çalışamaz hale gelmemesi için bir kurtarma paketi hazırlanmış. Ancak paket ABD Senato’sunca onaylanmadı. Paketi reddeden Cumhuriyetçi partili senatörlerin lideri şöyle konuşmuş. "Biz de Amerikan otomobil firmalarının hayatta kalmasını ve gelişmesini istiyoruz. Ancak bunun için vatandaşın kesesinden, bu firmalara milyarlarca para aktarmak tek çözüm değildir. Söz konusu şirketler, ’iflas anlaşması’ (konkordato) için yargıya gidebilir ve yargı nezaretinde yeniden yapılanma projelerini hazırlarlar. Hem alacaklıları ile anlaşır hem de işçi sendikasından yürürlükteki toplu iş sözleşmesinin şartlarını hafifletecek tavizler alabilirler. Amerikan halkı da elinden gelen gayreti gösteren işçi sendikalarını ve şirket yönetimini takdir eder ve onların ürettikleri arabalarını alır."
Senatörün "işçiler de taviz versin" sözüne çok bozulan sendika başkanı, "sendika düşmanlıklarını tatmin için kan emicilik yapıyorlar" diye ağır bir cevap vermekte gecikmemiş.
* * *
1. Amerika’da 15 kadar otomobil üreticisi var. Bunların üçü Amerikan, diğerleri "yabancı" firmadır.
2. Amerika’da satılan her 100 arabanın 54’nü yabancılar üretmektedir.
3. Gelişmiş ülkelerde, sanayide maliyetinin yüzde 70’ini işçilik (emek maliyeti) teşkil eder. Burada bahsedilen işçilik, satın alınan yarı mamul, ham madde ve hizmetler içindeki işçilikleri de kapsar. Benim daha önce Türkiye için yaptığım hesaplarda bu oran yüzde 65 olarak çıkmıştı.
4. Milli gelirin "faktörsel (kár, kira, faiz ve ücret) dağılımıyla" bu sonuçlar birbirini teyit etmektedir.
5. Amerikan otomobil firmalarında giydirilmiş saat ücreti 74, Amerika’daki "yabancı" firmalarda ise 44 dolardır.
6. Saat ücretindeki 30 dolarlık fark, Amerikan firmalarının işten çıkardıkları ve emekli ettikleri işçilere aylık ödemesinden de kaynaklanmaktadır.
7. General Motors’da her bir çalışana karşı 4.6 kişi, diğer Amerikan şirketlerinde ise, ortalama 3 kişi maaş alıyor.
8. Yabancı üreticiler, fabrikalarını teşvikli bölgelerde kurdukları ve işçileri de nispeten kıdemsiz olduğundan böylesi bir yük altında değiller.
9. Aşırı değerli dolar, ucuz ithal malları kullanan ABD tüketicisini çok memnun etmişse de, sanayini rekabet edemez hale getirmiştir. (Bizim durumumuzun aynı.)
10. Krizle birlikte Amerikan halkının (ki bir kısmı sanayi işçisidir) daha düşük gelire razı olması kaçınılmaz hale gelmiştir. El atıyla binicilik buraya kadar.
Son Söz: Keskin sendika, şirketine zarar verir.
Türkiye’nin şıpıdık terlikleri...
Bekir Coşkun
Hürriyet, 17.12.2008 İŞTE o gördüğünüz yeni Türkiye’dir...
THY’nin Genel Müdürü, hac dönüşü VIP salonunda, tesettürlü karısı üç adım arkasında, ayağında siyah çorapların üzerine şıpıdık naylon terlikler...
O fotoğrafı unutmayın.
İçin için Türkiye’ye egemen olan, en küçük ilçedeki AKP dönemi adamlardan, devletin tepesi Çankaya’ya kadar, Türkiye’nin fotoğrafıdır o...
Arkada yürüyen örtülü kadınlar...
Naylon şıpıdık terlikler...
Türkiye’nin yeni görüntüsüdür bu...
İyi bakın...
*
Yazmakla-çizmekle olmuyordu.
Anlata anlata, anlatmayı başaramadık... Bir fotoğraf Hürrriyet’in göbeğinde yayınlandı ve artık anlamış olmanız gerek:
O biziz...
Yeni Türkiye...
Çağdaşlık-uygarlık yolunu tepip, gericilere oy vererek bu milletin tercih ettiği yer...
Devletin tümüne yerleşmiş on binlercesi gibi; VIP salonunda şıpıdık terlikle bir genel müdür...
Sizler öbürlerini nereden göreceksiniz?..
Ama bunu gördünüz...
*
AKP ile birlikte işte siz bunu tercih ettiniz.
Çağdaş Türkiye’nin hedeflediği modern-Batılı yaşam biçimini tekmeleyip bunu seçtiniz.
Patronlar altı sene buna çanak tuttular...
Medyanın toplumundan gizleyip üzerini örttüğü buydu...
Çoğu aydın, bunu bile bile kendi çıkarları için yalakalık yaptı şıpıdık terliklere...
O kuaförden çıkıp ekrana koşan koca ağızlı sahte cumhuriyet kadını, bunu görmezlikten geldi...
Muhalefet partisinin dahi rozet taktığı buydu...
Sizin tercihinizdir bu...
Siz istediniz...
*
İyi bakın; o fotoğraftaki yeni Türkiye’dir...
Arkada ezik kadınlarla, çağdışı, ilkel, zevksiz, görgüsüz, şıpıdık naylon terlikle Türkiye...
Sizin eseriniz...
Ekonomik olmayan bir kriz yazısı
Cüneyd Ülsever
Hürriyet, 17.12.2008 BAŞTAN belirteyim. Bu yazı ekonomik kriz hakkındadır.Ancak, ekonomi bilimi gözlüğü ile yazılmamıştır. Ayrıca bu yazının hedefinde hiçbir hükümet yoktur. Bu yazı olsa olsa bir özeleştiri niteliğindedir. Amacı ise okurların kendileri ile yüzleşmesidir. Ama hemen bir ayırım yapayım. İşsiz okurlar, ay başını getirmeyen gelirlerle baş etmeye çalışan okurlar kendileriyle yüzleşmeye çağrılan okurlar değildir. ( Názım Hikmet’ten mealen kullanmak üzere bir satırını borç alıyorum.) Ancak, yine de meramım şu: Sende de hiç mi kabahat yok be Mehmet(Bey)?* * * Ben kendimi anlatayım. Siz kendi muhasebenizi kendiniz yapın. Orta sınıfa ait bir memur ailesinin çocuğuyum. Ziraat Bankası’nın ekmeği ile büyüdüm. Babam ben ilkokulda, ortaokulda iken, hatta liseye giderken bana her yıl 2 çift ayakkabı alırdı. İlkokulda arife günü alınan ayakkabıya sarılarak uyurdum. Yeni ayakkabı derisi ve köselenin kokusu hálá bana çok cazip gelir. Hayatım boyunca ben de neredeyse hep sabit maaşlı işlerde çalıştım. Ancak... Şimdi kaç çift ayakkabım olduğunu bilmiyorum. Kaç adet pantolonum, gömleğim, kazağım olduğunu da bilmiyorum. Üstelik, beni tanıyanlar moda ile bir aşinalığım olmadığını, hatta giyimden-kuşamdan pek anlamadığımı bilirler. Üstüme başıma gerekli eşyayı hep ama hep eşim alır. * * * Araba ehliyetimi 33 yaşında aldım. Çalıştığım banka tarafından emrime tahsis edilen ilk arabayı kullanmaya başladığımda ise 34 yaşındaydım. Aradan geçen 20 küsur yılda emrime değişik zamanlarda ve işlerde 5 "makam arabası" verildi, şahsen sahip olduğum toplam 6 arabam oldu. 2 yılda bir yeni bir arabaya binmişim! Babam 76 yaşında 1996’da öldüğünde hayatında hiç özel arabası olmamıştı. * * * Babam Emlak Kredi Bankası kredisi ile ilk evimizi satın aldığında ise 16 yaşındaydım. Babam da takriben 50 yaşındaydı. Dünyalar benim olmuştu. Son 27 yıldır hep kendi sahip olduğum bir evde oturuyorum. Ayrıca yazlığım da var. * * * Hayatımda ilk kez yurtdışına çıktığımda üniversiteyi bitirmiş, kazandığım devlet bursu ile dışarıya yüksek lisans ve doktora yapmaya gidiyordum. Şimdi her yıl, herhalde en az 7-8 kere yurtdışına çıkıyorum. * * * Tıklım tıklım Boğaziçi Köprüsü’nde arkadan arabama çarpan kişi "Tamam ben suçluyum ama valla param yok, alt tarafı bir işçiyim!" dediğinde taş çatlasa 2-3 yaşında özel bir binek arabasına biniyordu, arabada sadece kendisi ve hanımı vardı. Kimliğini göstermek için cüzdanını çıkardığında cüzdanından 4 adet kredi kartı çıktı ve gerçekten bir işçiydi. İstanbul’da son 20 yılda açılan lüks lokanta sayısı acaba kaç? Kaç tane "mall" yapıldı? İstanbul’da trafiğe her gün kaç özel araç giriyor? Şimdi satabiliyorlar mı bilmiyorum ama geçmişini çok iyi bildiğim Ümraniye’de son 5 yılda kaç adet "modern site" inşa edildi? * * * Meramım kimsenin hayatına karışmak değil, ama sormadan edemiyorum: Acaba krizden önce ne kadar gerçek bir hayat yaşıyorduk? Tamam, ABD’deki fon yöneticileri suçlu, önüne gelen herkese ipotekli ev kredisi (mortgage) veren bankalar da suçlu. Krizi görmemeye çalışan T.C. Hükümeti de suçlu! Ama sevgili Mehmet Bey, ayağını yorganından öte uzatırken, sen de suça iştirak etmiyor muydun? Ben ediyordum. culsever@hurriyet.com.tr
|