|
|
4月30日
Kartta batık yüzde 20 arttı
HSBC Bank Genel Müdür Yardımcısı Cimilli, son 4 ayda kredi kartı harcaması ile kart sayısını geciktirenlerin sayısının yüzde 20 oranında arttığını söyledi..
Mehmet Sindel
Sabah, 30.04.2008
HSBC Bank Bireysel Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Demet Cimilli, HSBC Advantage kartta kredi kartında ödemeleri geciktirenlerin sayısının son 4 ayda yüzde 20 dolayında arttığını kaydetti. Aynı dönemde kart harcamalarının da yüzde 20 arttığına dikkat çeken Cimilli, bu durumu yüksek enflasyon dönemlerinden düşük enflasyonlu ekonomiye geçişin bir ürünü olarak niteledi. HSCB Bank'ın kadınlar ve erkekler için ayrı kredi kartı çakarması nedeniyle düzenlenen toplantıda konuşan Cimilli, "İnsanlar gelirlerinin geçmişte enflasyonun yüksek olduğu dönemdeki gibi artacağı düşüncesiyle harcama yaptılar oysa hiçbirimizin geliri aynı oranda artmadı. Bütçesini ayarlayamayan vatandaşlar kredi kartlarından daha fazla harcama yapmış olabilirler" diye konuştu.
KADINA AYRI ERKEĞE AYRI HSBC Advantage, kadınlar ve erkekler için özel tasarlanmış kredi kartlarını, İstanbul'da gerçekleştirdiği basın toplantısında tanıttı. Türkiye'nin ilk parfümlü kredi kartları Advantage Rouge ve Advantage Black, HSBC Advantage'ın tüm özelliklerine sahip olmalarının yanı sıra; kadın ve erkeklere ilgi alanlarına göre farklı hizmetler ve indirim avantajları sunacak. İstağe göre ayarlanan vanilya ve hindistan cevizi kokusuyla Advantage Rouge, astroloji danışmanlığı, New York/Milano Outlet turu, stil danışmanlığı, diyestisyen ve yemek kursu hizmetlerinde indirim ve rezervasyon önceliği, kozmetik, mücevher ve giyim alışverişlerini ise özel indirimler sağlayacak. Lavanta ve tütün kokusuyla erkekler için hazırlanan Advantage Black ise; yelken, dalgıçlık, fotoğraf kursu, stil danışmanlığı hizmetleriyle birlikte; mağaza ve parfümerilerdeki özel indirimleriyle erkek olmanın avantajını yaşatacak.
"Milli gelirin yüzde 9'u kadar üretim yapıyoruz kriz beklemiyoruz"
Sabah, 30.04.2008
80 milyar YTL ciro hedefiyle milli gelirin yüzde 9'una eşit üretim yapan Koç Holding'in yönetim kurulu başkanı Mustafa Koç, "Siyasette sorun olmazsa kriz yaşanmaz" dedi..

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç, Türkiye'de siyasette istikrarsızlık olmazsa ekonomide kriz beklemediklerini söyledi. Koç Holding CEO'su Bülent Bulgurlu ise 2008'de yüzde 10 büyüme ile 80 milyar YTL ciro (kombine) beklediklerini belirtti. Bulgurlu, Koç'un kombine cirosuyla milli gelirinin yüzde 9'una eşdeğer bir üretim yaptığını belirtti. Mustafa Koç, Bülent Bulgurlu önceki gün holdingin İstanbul-Nakkaştepe'deki merkezinde bir grup gazetecinin katıldığı sohbet toplantısında biraraya geldi. Koç Holding'in dünyanın en büyük şirketlerinin yer aldığı Fortune 500 şirketleri sıralamasına giren ilk Türk şirket olduğunu hatırlatan Mustafa Koç, 2006 sonuçlarına göre dünyanın en büyük 200, Avrupa'nın en büyük 49'uncu şirketi olduklarını söyledi. "Holding olarak dünya sıralamasında 50 basamak çıktık. Bu yıl da ilk 150'de oluruz" diyen Mustafa Koç, Türkiye'de kriz olunca şirketlerin hızla küçüldüğüne ancak normal zamanlarda Avrupa şirketlerine göre daha hızlı büyüdüklerine dikkat çekti. Ekonomide yüzde 5 büyüme hedefi olduğunu, kendilerinin yüzde 10 büyüyeceğini kaydeden Koç'a göre asıl sorun ciro değil kârlılık. Koç "Ciro kaybına karşın kârlılık azalmıyorsa mesele yok" dedi.
HUKUKA SAYGI DUYMALIYIZ Mustafa Koç, AKP'ye yönelik kapatma davasının ekonomiye etkilerine ilişkin bir soruya şöyle yanıt verdi: "Global ekonominin parçası olduk. Türkiye'de bir kriz beklemiyorum. Ama eğer siyasi istikrarsızlık olmazsa. Parti kapatma davası, tabii ki bir demokrasi için üzücü ama hukuk sürecine saygı duymamız lazım. Eğer çabuk atlatabilirsek ekonomiye çok ciddi olumsuz etkisi olmaz." Koç "Türkiye'nin en önemli sorunu işsizlik. Sıfırdan yatırım çekmemiz gerekiyor. Yatırım ortamını iyileştirmek için siyasiler elinden geleni yapıyor. Bürokratik engeller çıkıyor. Çok büyük özelleştirmeler oldu. Bu konuda destekler gerekiyor" dedi. Mustafa Koç, holdingin kurucusu Vehbi Koç için de önemli anlamı olan Migros'un satış kararının verilmesi sırasında zorlanıp zorlanmadıklarına ilişkin bir soruya şöyle karşılık verdi: "Hislerimizle hareket etmemeye çalıştık. Vehbi Koç'un hayatında çok özel bir yeri vardı. Bu ruhen satışı biraz zorlaştırdıysa da kalben doğru olduğuna inanıyorduk." Koç, perakendede yapı marketi Koçtaş ile varlıklarını sürdüreceklerini belirtti.
'Marmara Depremi hızla yaklaşıyor'
Sabah, Anadolu Ajansı, 30.04.2008
Marmara Denizi dibindeki fay hatlarına denizaltıyla inerek inceleme ve gözlem yapan İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi Öğretim Üyesi ve deprem uzmanı Prof. Dr. Naci Görür, gözlem ve incelemelerini "Fay'a Seyahat" ismiyle kitaplaştırdı.
SÜRE DOLMAK ÜZERE İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayınlanan kitabın tanıtımı dolayısıyla düzenlenen toplantıda bir konuşma yapan Prof. Dr. Naci Görür, "Marmara Denizi altındaki faylarda normalde 220 yılda biriken enerji ve stres Gölcük ve Düzce depremleri ile 55 saniyede yüklenmiştir. Deprem hızla yaklaşıyor. 250 yılda bir tekrarlanan deprem oluşma süresi dolmak üzere. Maalesef bizim nesil tam bu süreye denk geldi. Bu strese bu kabuk fazla dayanmaz" diye konuştu.
Migros’u yeni sahipleri henüz devralamadı
Güngör Uras
Milliyet, 30.04.2008
Migros’un patronunun kim olduğu mağazalarından alışveriş yapanları ilgilendirir mi? Yoksa onlar için önem taşıyan, sadece kaliteli malı ucuz fiyatla satın almak mıdır? Marketler açılmadan önce, insanlar mahalle bakkalından alışveriş ederdi. Mahalle bakkalı demek “Bakkal Amca” demekti. Müşteriler “Bakkal Amca”yı, Bakkal Amca da her bir müşterisini tanırdı. İnsanlar “Bakkal Amca”ya güvendiklerinden, aldıkları malın kalite ve fiyatını pek sorgulamazdı. Marketlerin sayısının artması kalite ve fiyat rekabetini öne çıkardı. Migros’tan, Carrefoursa’dan, BİM’den, Kiler’den alışveriş edenler şimdilerde bu mağaza zincirlerinin sahiplerinin kim olduğunu pek merak etmiyor. Girip çıktıkları mağazaların, bırakınız sahiplerini, müdürlerini ve kasa görevlilerini bile tanımıyor. Migros’un hâkim ortağı Koç grubuydu. Koç grubu Migros’taki yüzde 50.8 ortaklık payını 14 Şubat’ta 1.977 milyon dolara BC Partners adındaki bir İngiliz yatırım fonuna sattı. Yatırım fonu demek, çok kişinin, paralarını içine koydukları bir çanak demek. Yatırım fonunun belli bir sahibi olmadığı için, fon yönetimi Migros’un başına Koç Holding’in tepe yöneticiliğine getirilmeden önce Migros’u yöneten Bülent Özaydınlı’yı atadı.
Yabancılar yönetime geçemedi Satıştan bu yana Migros mağazalarına girip çıktıkça, “Hâkim ortak değişiminin hiçbir etkisi olmadı. Bülent Özaydınlı hiçbir şeyi değiştirmedi” diyordum... Türkçe olarak yayımlanan Fortune dergisinin mayıs ayı sayısında BC Partners fonunu yönetenlerle yapılan bir söyleşiden öğrendiğime göre, yeni sahibi henüz Migros’ları devralmamış. Bülent Özaydınlı henüz yönetimin başına geçememiş. Bizim Rekabet Kurulumuz, Migros’un satışını bir ay içinde onaylamış da Kazakistan’daki Rekabet Kurulu’ndan henüz onay gelmemiş. Migros’un mağazalarının çoğu Türkiye’de ama yurtdışında da mağazaları var. Türkiye’de 220 Migros, 247 Tansaş, 460 Şok, 3 M5, 8 Macrocenter’ı olan şirketin Azerbaycan’da 3, Kazakistan’da 9, Kırgızistan’da 1, Makedonya’da 2 olmak üzere 15 Ramstore mağazası bulunuyor.
Önce büyüme, sonra tekrar satış Koç grubu, Migros’un Rusya’daki iştiraki Ram-Enka marketlerinin hisselerini 2007 yılı Eylül ayında 542.5 milyon dolara ortağı Enka’ya devrederek Rusya pazarından çıkmıştı. Migros’un yeni hâkim ortağı BC Partners’ın yöneticisi F. Conte, Fortune dergisinde yayımlanan söyleşide “Migros’un Rusya’da, Kazakistan’da ve Azerbeycan’daki faaliyetleri, şirketin Türkiye’de geliştirdiği konsepti başarıyla ihraç edebileceğini gösteriyor. Migros, Rus gıda perakendeciliği pazarını ilk keşfeden şirketlerden biriydi” diyor. Rusya pazarıyla ilgileneceklerinin işaretini veriyor. Fortune dergisinde yer alan bilgilere göre BC Partners, 1986 yılından bu yana faaliyet gösteren bir “Girişim Sermayesi Grubu”. Yatırımcılardan topladıkları tasarruflar ve bankalardan aldıkları kredilerle fon oluşturuyorlar. Çoğunluk hisselerini satın aldıkları şirketleri, büyütüyorlar. Kârlılıklarını artırdıktan sonra satıyorlar. Alım ve satım fiyatları arasındaki farkı ortaklarına dağıtıyorlar. Açık anlatımıyla, Migros’u da belli bir süre sonra satacaklar
guras@milliyet.com.tr
|
Web in infancy, says Berners-Lee
|
|
By Darren Waters BBC, Apr 30, 2008 | 
Tim Berners-Lee developed the web while working at Cern |
The world wide web is "still in its infancy", the web's inventor Sir Tim Berners-Lee has told BBC News.
He was speaking ahead of the 15th anniversary of the day the web's code was put into the public domain by Cern, the lab where the web was developed.
The future web will put "all the data in the world" at the fingertips of every user, Sir Tim said.
"The web has been a tremendous tool for people to do a lot of good even though you can find bad stuff out there."
Making the web free to use had a vital role in spreading its use worldwide.
There are now 165 million different websites around the world, according to internet research firm Netcraft.
Sir Tim said he was optimistic about the future of the web.
'Fantastic experience'
"The experience of the development of the web by so many people collaborating across the globe has just been a fantastic experience," he said.
"The experience of international collaboration continues. Also the spirit that really we have only started to explore the possibilities of [the web], that continues."
Sir Tim predicted that the web's ability to engender collaboration could one day see the web being used to help manage the planet.
|
The difficult part was explaining to them the true nature of what the web was going to be 
|
"What's exciting is that people are building new social systems, new systems of review, new systems of governance.
"My hope is that those will produce... new ways of working together effectively and fairly which we can use globally to manage ourselves as a planet."
The ubiquity of the web gives the impression that its success was inevitable but that was not always the case, said Robert Cailliau, who worked alongside Sir Tim.
The decision by physics laboratory Cern to release the web code into the public domain was not a straightforward one, he told BBC News.
Technical proposals
As more people become web literate our ancient system of government will change
David, London, UK
Mr Cailliau helped draw up one of the early technical proposals for the web and later helped convince the directors at Cern to "give the web away".
"The difficult part was explaining to them the true nature of what the web was going to be," he said.
"We had to convince them that this was going to take off and it was a really big thing. And therefore Cern couldn't hold on to it and the best thing to do was to give it away."
He added: "We had toyed with the idea of asking for some sort of royalty. But Tim wasn't very much in favour of that."
He said competing technologies, such as Gopher, which was developed at the University of Minnesota, were also offering a method of using hyperlinks to connect documents across computers on the internet.
"If we had put a price on it like the University of Minnesota had done with Gopher then it would not have expanded into what it is now.
"We would have had some sort of market share alongside services like AOL and Compuserve, but we would not have flattened the world."
|
Spitzer call girl sues 'Girls Gone Wild' for $10 million
By CURT ANDERSON
CNBC, Apr 29, 2008
MIAMI - The call girl linked to the downfall of former New York Gov. Eliot Spitzer sued the founder of the "Girls Gone Wild" series on Monday for $10 million, claiming he exploited her image and name to advertise the racy videos.
Ashley Alexandra Dupre, 22, contended in the lawsuit that she was only 17 _ too young to sign legally binding contracts _ and drunk on spring break in 2003 when she agreed to be filmed for "Girls Gone Wild" in Miami Beach.
Dupre "did not understand the magnitude of her actions, nor that her image and likeness would be displayed in videos and DVDs," says the lawsuit filed by Miami attorney Richard C. Wolfe.
The lawsuit filed in federal court in Miami names as defendants "Girls Gone Wild" founder Joe Francis, two of his companies and a man purportedly involved in creation of two Internet sites that the lawsuit contends improperly use Dupre's image to sell DVDs and other products.
Francis, 35, has built a soft porn empire filming and marketing videos of young women exposing their breasts and being shown in other sexually provocative situations, often at public events such as Mardi Gras or spring break beach locales.
Dupre gained notoriety in March when it came out that she was the high-priced call girl named "Kristen" named in court documents who was hired by Spitzer for at least one tryst at a posh Washington hotel. Spitzer, known as "Client 9" in the documents, resigned as New York governor a few days after the scandal broke.
Francis made a public $1 million offer for Dupre to appear in a "Girls Gone Wild" video and go on a promotional tour, then rescinded the offer after he realized he already had footage of Dupre from 2003. Dupre's lawyer warned she was only 17 when the video was shot, not 18 as Francis claimed.
Francis said in March that Dupre spent a week on a "Girls Gone Wild" bus and made seven full-length tapes after signing release papers. He also said he bought her a bus ticket home to North Carolina.
Francis said he was surprised by the lawsuit.
"It is incomprehensible that Ms. Dupre could claim she did not give her consent to be filmed by Girls Gone Wild, when in fact we have videotape of her giving consent, while showing her identification," Francis said in a statement.
He said the photos were taken "in front of a room full of people, including two newspapers and multiple crews we had in the room." Francis also said he would be happy to discuss the $1 million offer with her again.
The lawsuit claims Dupre is the victim of unfair trade practices, false advertising and unauthorized use of her likeness.
Francis is no stranger to legal problems in Florida. He spent a year in jail and was released in March after pleading no contest to child abuse and prostitution charges for filming underage girls in the Panhandle beach town of Panama City. Four women who claim they were 17 or younger when filmed have filed lawsuits there against Francis.
Francis also faces federal tax evasion charges in California. Prosecutors say companies controlled by Francis claimed more than $20 million in phony deductions in 2002 and 2003 and that Francis used offshore accounts to conceal income. 4月29日
Marmara fayını inceleyen Naci Görür: Fay ürkütücü
Milliyet, 29.04.2008
İstanbul'u tehdit eden fayı gözleriyle gören Prof. Dr. Naci Görür, "fay ürkütücü. Marmara'nın altı fokur fokur. Bu özellikleri ile tıpkı 1999 Gölcük depreminden önce Körfez'deki fayın belirtilerini sergiliyor" dedi. İTÜ Maden Fakültesi Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Naci Görür, geçen yıl "Nautile" adlı özel bir denizaltıyla Marmara Denizi'nin derinliklerinde bulunan faya yaptıkları dalışın öyküsünü kitap haline getirdi.
Levent'teki İş Kuleleri'nde yapılan "Bir bilim adamının not defterinden: Fay'a Seyahat" adlı kitabın tanıtım kokteylinde açıklama yapan Görür, öncelikle kitabın bir anı, belgesel yada edebi bir roman olmadığını, halkın anlayacağı bir dille gelmekte olan Marmara depreminin ciddiyetini halka ve hükümet yöneticilerine anlatmak olduğunu söyledi.
Görür, 1999 Gölcük depreminden sonra tüm mesaisini adadığı Kuzey Anadolu Fayı'nın Marmara'daki kolunu gözleriyle görmek için 31 Mayıs 2007 tarihinde özel bir denizaltıyla 1239 metre derine daldı. Deniz dibinde 7 saat süreyle kalarak fayı inceledi. Görür, bu ilginç yolculuğu, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan, Marmara'nın derinliklerinden görüntüleri de içeren DVD hediyeli, "Bir bilim adamının not defterinden: Fay'a Seyahat" adlı kitabında anlattı. İstanbul'u tehdit eden fayı gözleriyle gördüğünü dile getiren Prof. Dr. Naci Görür, "Çok bariz bir çatlak, belirgin bir kırık. Tıpkı 1999 depremlerindeki o fay hattı gibi. Fay ürkütücü. Bazı noktalarından gaz ve su çıkışı var. Hatta bu yönüyle Marmara'nın altı fokur fokur. Bu özellikleri ile tıpkı 1999 Gölcük depreminden önce Körfez'deki fayın belirtilerini sergiliyor. Günün birinde Marmara'nın altındaki fay da uyanacak. 2029'a kadar herhangibir anda Marmara'yı deprem bekliyor. 1999 depremleri Marmara'nın altındaki fayı tetikledi. Normalde 220 senede birikmesi gereken stresi, 1999'daki Düzce ve Gölcük depremleri 55 saniyede Marmara'nın altındaki kabuğa yükledi. Dolayısıyla Marmara'nın altındaki kabuk çok stres altında. Bu kabuk bu stres ile daha fazla dayanamaz. Bekleyeceğimiz depremin boyutu 7 ile 7.6 arasında olabilir " dedi. Görür, tüm bu araştırmalara ve yapı stoğunun yüzde 60'ının kaçak olduğu bir İstanbul'da yöneticilerin ciddi çalışma yapmadıklarını ileri sürdü. Görür, kitabında üç kişilik denizaltıyla daldığı Marmara derinliklerinde gördüklerini şöyle anlatıyor:
KOCAMAN BİR ÇÖPLÜK GİBİ...
"...Penceremden dışarı baktığımda gözlerime inanamadım. Dışarıda sanki lapa lapa kar yağıyordu. Hani, tipi esnasında araba kullandığınızda gözünüzün önünü göremezsin ya, işte ben de aynen öyle önümü göremiyordum. Yağan şey deniz suyunun içerisindeki her türlü süspansiyon malzemeydi. Bu malzemenin bir kısmı herhalde organik madde, bir kısmı ise silt, kil ve kirlilikten ibaret inorganik maddelerdi... Bu arada gözüme sık sık naylon torba ve yoğurt kabı gibi tanıdık şeyler de çarpıyordu... Marmara sanki kocaman bir çöplük gibiydi.
... Fayla burun burunaydım. Artık onu gözlerimle görüyordum, aramızdaki mesafe ancak 1-2 m. kadardı. Heyecanlanmamak elde değil. Fay çok belirgindi. Büyük bir çatlak olarak görünüyordu. Marmara'nın karanlığında kıvrılan bir yılan gibiydi. Fay boyunca bazı yerlerde sürtünmelerin olduğunu gördük. Fayın canlı oluşunun belirtisi su ve gaz çıkışlarıydı. Bu su ve gaz çıkışları depremin olduğu derinliklerden geliyordu.
Gördüğümüz eğimli malzeme, olası bir depremde deniz altı göçük ve heyelanları meydana getirebilirlerdi. Bu da Marmara'da tsunamiye neden olabilirdi...Yapılan araştırmalar bugüne kadar Marmara'da çok sayıda tsunaminin gerçekleşmiş olduğunu ortaya koymuştu." Siyasi kargaşa ve işadamının tavrı
Erdal Sağlam
Hürriyet, 29.04.2008 BİR süredir Ankara’da, AKP’nin, partinin kapatılmasını önlemek için neler yapabileceği, bir hareket alanı bulup bulamayacağı konuşuluyor. Bununla birlikte AKP’nin bir pazarlık marjı oluşturup; "durumu ucuz kurtarma yolu"nu seçip seçmeyeceği de tartışılıyor.
AKP’nin içinden bile "Keşke bu kadar oy almayıp, bu kadar bildiğimizi okumasaydık" sesleri geliyor. Bu arada o kadar çok senaryo üzerinde konuşuluyor ki...
İşte böyle bir atmosferde, dün Fikret Bila’nın Milliyet’teki köşesinde yeralan, AKP üst düzey yetkilisine dayandırdığı yazı haklı olarak büyük ilgi çekti. Konuşan kişinin kim olduğu, Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek olup olmadığı konuşuldu.
Bir süredir bu konuları tartıştığımız, siyaseti iyi bilen gazeteci arkadaşlarımdan biri arayarak, "Acaba AKP bu yazı kanalıyla ’biz pazarlığa açığız’ mesajı veriyor olabilir mi?" dedi.
Böyle bir pazarlık marjı oluşturma çabası pekala olabilir. Ancak benim okuduğum kadarıyla AKP tarafı uzlaşma için sadece "birkaç bakanı vererek" işi kurtarmak istiyor. Bunun ortada varolan sorunları çözebileceğini ise şahsen sanmıyorum.
Çünkü toplumdaki sıkıntı, AKP’nin kapatma davasına giden yolda döşenen taşlar, sadece birkaç bakana bağlı olarak temizlenecek aşamayı çoktan geçmiş görünüyor...
Bence yargı mensupları, gazeteciler, askerler, bürokratlar, işadamları, sokaktaki insan, daha doğrusu yaşam tarzının değişmesinden korkan kesimlerin tümü, "AKP kapatılınca işlerin nereye varacağını", "Türkiye’nin parti kapatılmasıyla küresel entegrasyondan dışlanıp dışlanmayacağını", "parti kapatılırsa ekonomik krize girilip girilmeyeceğini", "AKP kapatılırsa onun yerine gelecek parti olup olmadığını" tartışıyor.
Ancak bunlarla birlikte, şu anda üzerinde düşünülmesi ve yanıtlanması gereken bir başka soru daha doğrusu soru demeti bulunduğu da hatırdan çıkmamalı. Son günlerde bu sorular da haklı olarak gündeme geliyor. Bu, her gün sayıları artan, bir başka açıdan yöneltilen bu sorulara verilecek yanıtların değeri, belki de şu anda, diğerlerinden çok daha önemli hale geldi.
EN ÇOK ZARARI GÖRECEK OLANLAR
O soru demeti içinden seçilecek bazı sorular şunlar olabilir: Eğer AKP kapatılmazsa, AKP yönetimi ne yapıp edip, bu badireyi de atlatırsa, tüm bu saydığımız zaten tedirgin hale gelmiş kesimler ne yapacak, daha doğrusu yönetimin bu kesimlere tavrı ne olacak? Bu kesimler tümüyle dışlanmayacak mı, bu kesimler "giderlerse gitsinler" mantığının devamı olarak zorbaca dayatmalara maruz kalacaklar mı? AKP’nin bu çatışmadan galip çıkması halinde devletin tüm kurumları, sistemin dengelerini oluşturan kurumların hepsi, bir rövanş tavrıyla karşılaşıp tümüyle ele geçirilmeye çalışılmayacak mı? Muhaliflere ne olacak?
Şimdiye kadar AKP’nin kazandığı her çatışmadan sonra olanlar, bu sorulara neden oluyor.
AKP’nin sicili, kadrolaşması, bu sorulara mutlaka yanıt verilmesini gerektiriyor.
İşadamları da bu soruların yanıtlarını vermek zorunda. En küçük eleştirilerinde topla tüfekle nasıl saldırıya uğradıklarını unutmamaları gerekiyor. Aldıkları işlerde, alamadıkları işlerde neler yaşandığını akıllarına getirmeli, böyle bir ihtimalde olacakları da hesap etmeliler.
İşadamları bir ara ölçekleri nedeniyle kendilerine mahkum olsalar da, bir türlü benimsenmedikleri yönetimler tarafından, özellikle küçülme dönemlerinde pastanın kimler arasında paylaştırıldığını daha önce gördüler. Bu kez tavrın daha sert olacağını da bekliyorlar.
Bizce işadamları her şeyden önce de ülkenin geleceğini düşünmek zorundalar...
Unutulmasın ki; sistem çöktüğünde en çok zarar görecek olanlar, varlıkları fazla olanlar, yani kaybedecekleri diğer toplum kesimlerinden çok daha fazla olanlardır....
Herkes çatışmasız, gerginliklerin olmadığı, birlikte büyümeye kitlenmiş bir ülke istiyor...
İşadamlarının sesi, gerginliklerin önlenmesi ve hukukun işletilmesi için daha fazla çıkmalı.
Vural Savaş'tan Başbakan hakkında şok iddia
| |
|
|
|
| Emre BAYLAN
|
| Hürriyet, 29.04.2008
|
Yargıtay Onursal Başsavcısı Vural Savaş, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı Yüce Divan'a götürecek dosyanın da hazırlandığını iddia etti. ATV - Sabah Grubu'nun Çalık'a satışının da bu dosyada yer aldığını iddia eden Savaş, “Başbakan'ın yüce divan dosyası oluşuyor. Çalık işi de bu dosyanın içinde” dedi.
Akdeniz Üniversitesi'nde düzenlenen ‘Anayasa Hukuku ve Son Gelişmeler’ başlıklı panele Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve meslektaşı Vural Savaş konuşmacı olarak katıldı.
Savaş, panelde yaptığı konuşmada 'Anayasa Mahkemesi'nin esastan inceleme yapamaz’ tartışmalarının getireceği tehlikelere değindi. “Diyelim ki ‘İlköğretim ve liselere türbansız girelemez’ şeklinde düzenlenen bir kanun mecliste kabul edildi. Anayasa Mahkemesi yeterli çoğunluğa bakacak. Anayasa'ya aykırı bir durum yok. Kabul edildi” dedi. Savaş, bu açıdan CHP'nin Anayasa'nın 10'uncu ve 42'nci maddelerindeki değişikliğin iptali için yaptığı başvurunun çok önemli olduğunu söyledi.
Vural Savaş, “Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın dolaylı ihlallerini göz önüne almaz, sadece şekli denetleme yapar derse Türkiye'nin sonunu getirecek yol açılır” diye konuştu. “Atatürk'ün yaptığı her yasayı değiştirirken, Anayasa'da değişikliğe giderken çok iyi düşünmemiz lazım” şeklinde konuşmasını sürdüren Onursal Başsavcı, AKP iktidarına yüklendi, “Hitler de seçimle iktidara gelmişti” dedi.
'Hakim, laik cumhuriyet karşısında tarafsızım diyemez'
Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın Anayasa Mahkemesi'nin 46'ncı kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmayı eleştirerek, “Türkiye'de hiçbir hakim, laik cumhuriyet karşısında tarafsızım diyemez” dedi. AKP'nin başlattığı Sivil Anayasa tartışmalarına değinerek konuşmasına başlayan Sabih Kanadoğlu, Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç'ın Anayasa Mahkemesi'nin kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmanın 4 maddesine katılmadığını söyledi.
Kanadoğlu, “Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın konuşması hem oraya, hem şuraya, hem de buraya mesajlar verdi diye alkışlandı. Dikkatle incelendiğinde Anayasa Mahkemesi Başkanı'nın yaptığı konuşmada değindiği 4 noktayı reddetmek durumundayım. Bunlardan birincisi ‘Hakim mutlaka tarafsız olmalıdır’ sözüdür” diye konuştu.
“Kastetmediği anlamda elbetteki hakim tarafsız olmalıdır” sözleriyle konuşmasını sürdüren Yargıtay Onursal Başsavcısı, “Ama bu tarafsızlık özel hayatında vermiş olduğu kararların doğruluğu yönünde kamuoyunda kuşku uyandırmayacak bir tarafsızlık olmalıdır. Yüksek hakim, özel hayatında herhangi bir tarafa iltizam ettiği veya herhangi bir düşünceyi kabul ettiğini gösterir hareketlerden mutlaka kaçınmalıdır. Tabi Başkanın kastettiği tarafsızlık bu değil” dedi. Kanadoğlu konuşmasına şöyle sürdürdü:
“Başkanın kastettiği tarafsızlık, düşünceler, kavramlar, idealler ortaya çıktığı zaman hakimin tarafsız kalması düşüncesidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin hakimi her şeyden önce Anayasa'nın tarafı olmak zorundadır. Neden Anayasa tarafı olmak zorundadır. Çünkü Anayasa Türkiye Cumhuriyeti'nin temel niteliklerini koruma görevini ona vermiştir. Bu mahkemede üye olan, başkan olan bir kişi ‘Ben laik Cumhuriyet karşısında tarafsızım’ diyemez. ‘Ben hukuk devleti ilkelerinin karşısında tarafsızım’ diyemez. Bu konuşmada kastedilen mutlak tarafsızlık sözü, Türkiye Cumhuriyeti hakimi için geçerli değildir.”
‘LAİKLİK ANAYASA KORUMASINDADIR’
Türkiye Cumhuriyeti'nin hakiminin, laik, demokratik sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin tarafında olduğunu kaydeden Kanadoğlu, Kılıç'ın ‘Laiklik toplumun koruması altındadır’ açıklamasını ise talihsizlik olarak niteledi. Kanadoğlu şunları söyledi: “Laiklik her şeyden önce Anayasa'nın koruması altındadır. Başkan farkında olmayabilir, ama Anayasa Mahkemesi'nin de koruması altındadır. Hakim, laik Cumhuriyetin tarafında olacaktır. Ve laiklik ilkesinin korunmasını, Anayasa'nın uygulanması sağlayacaktır.”
Yargıtay Onursal Başsavcısı Kanadoğlu, Kılıç'ın ‘Yeni Anayasa için toplumsal mutabakat gerekir’ sözleri ile de siyasi iktidara hizmet ettiğini savundu. Kanadoğlu, “Eğer siz belirli amaçlarla Anayasa yapma sözcüğünün ortaya atıldığını bilerek ve yeni bir anayasa yapma yetkisinin 23'üncü dönem TBMM'de olmadığını görerek bu sözü söylüyorsanız, siz farkında olmadan siyasi iktidarın gayretlerine hizmet eder duruma düşmektesiniz” diye konuştu. Kanadoğlu şunları söyledi: “Bir Anayasa Mahkemesi Başkanı, yeni bir anayasa yapma olanağının olmadığını bile bile yeni anayasa yapmaktan bahsedemez. Anayasa'nın belirli hükümlerinin değiştirilmesi için fikirlerini ortaya koyabilir, ama öğretinin, uygulamanın bütün gerçeklerine rağmen bir Anayasa Mahkemesi Başkanı, mevcut siyasi iktidar gibi yeni anayasadan bahsediyorsa onun samimiyetinden şüphelenmemek olanaksız hale gelir.”
‘YOL AYRIMINA GİDİLİYOR’
Kanadoğlu, son olarak, Haşim Kılıç'ın 46'ncı yıl konuşmasında milli iradenin temsili için Anayasa Mahkemesi'ne meclis tarafından da üye seçilmesinin yerinde olacağına yönelik açıklamasına değindi, “Yargıyı siyasallaştırırsınız” dedi. Sabih Kanadoğlu, AKP iktidarının devletin tüm kademelerinde büyük kadrolaşma hareketi içinde olduğunu belirterek, “Türkiye yol ayrımına doğru hızla yürüyor. Kendi kafalarındaki ideolojik rejimi yerleştirebilmek için devletin tüm kadrolarında büyük bir kadrolaşma hareketi kesinlikle görünüyor. 17 kişilik Anayasa Mahkemesi kadrosunun 8'inin meclis tarafından seçilmiş olduğu bir an düşünürseniz ortaya çıkacak tablo siyasallaşmış bir yargı olacaktır” diye konuştu.
|
'Ne olursa olsun dış kaynak olsun' bağımlılığı
Abdurrahman Yıldırım
Sabah, 29.04.2008
2005'te yüzde 55 hissesi 6.55 milyar dolara yabancı sermayeli Oger Grubu'na satılan Türk Telekom'un kamu hisselerinin bir bölümü halka arz ediliyor. Bu halka arz, Türkiye sermaye piyasasının gelişimi açısından önemli bir adım olarak kabul edilirdi. Çünkü başka ülkelerde de telekom şirketleri piyasaların sürükleyici hisselerinden biri. Bu beklentiyle Telekom'un halka arzı, yaygın yerli yatırımcı kitlesini sermaye piyasasına kazandırması açısından önemli bir fırsat olacaktı . Bu nedenle Telekom'un borsaya gelmesini gecikmiş bir proje diye de değerlendirebiliriz.
- Bu ortamda mı?- Gecikmesine gecikti de, bu ortamda mı gelmeliydi acaba, diye de sorulabilir. Çünkü ortam halka arzlar için elverişli değil. Bu nedenle hem dünyada hem de Türkiye'de sıraya girmiş bazı halka arzlar birer birer geri çekildi. Çok azı gerçekleştirilebildi. Risk alma iştahının düştüğü bir dönemde Türk Telekom acaba yerli yatırımcıları borsaya kazandırmakta ne ölçüde başarılı olacak? Bunu biraz da talep toplanmasından sonra göreceğiz. Ancak ortam uygun olmamasına karşılık, Türk Telekom bu fiyat üzerinden halka arzı başarıyla sonuçlanabilir.
- Fiyatı kırdılar- Çünkü madalyonun öteki yüzünde, fiyat kırılması gerçeği var. 6.5 fiyat kazanç oranıyla Türkiye'nin en büyük şirketlerinden birinin hisseleri satışa çıkarılıyor. Yatırdığınız parayı 6.5 yılda şirket kazanıyor. Normalde şirketin yüzde 15'inin halka arzından 3.54 milyar dolar satış hasılatı elde edilmesi beklenirken şimdi hisse başına verilen fiyat aralığına göre bu rakam 2 milyar dolar civarına gerileyebilir. Böyle bir rakam da, 2005 Eylül'ünde şirketin blok satış fiyatı üzerinden toplam piyasa değeri olan 11.9 milyar dolarla aynı düzeyde bulunuyor. Düşünün o zamandan bu yana borsa yüzde 65 artmış. Aynı sektörde bulunan bir başka telekom şirketi yüzde 95 prim yapmış. Türk Telekom da özelleşmiş, faaliyet alanlarını genişletmiş. Üzerinden kamusal yükleri de attığı için gelirlerini artırmış. Buna karşılık piyasa değeri üç yıl öncesine göre değişmemiş. Ortamın elverişsizliğini de dikkate alan satış yetkilileri, bunu fiyat yoluyla kompanse etmeyi tercih etmişler.
- Satıştaki motif- Ama keşke hisse senedine talebin daha yüksek olduğu dönemde bu satış yapılsaydı da, kamu daha çok gelir elde etseydi. Sermaye piyasası da bu arzdan beklediği yerli yatırımcı patlamasına kavuşabilseydi. Yine de Telekom yatırımcı sayısını artırabilir ama normal zamanlarda çekebileceği 100 binlerce yatırımcı varken, şimdi bu sayı belki de 10 binlerle ifade edilebilecektir. Tabii ki burada özelleştirmenin siyasi irade ile yapıldığını eklemek gerekiyor. Bu iradenin de sermaye piyasasının kazanımları yanında başka birtakım gerekçeleri olabilir. Dikkate aldığı tek kıstas piyasanın elverişliliği olmayabilir. Bu küresel konjonktürde Türkiye'nin yüksek cari açığını ve bütçe açığını finanse edebilmesi için, özelleştirme gelirine şiddetli ihtiyaç duyabilir. Eğer durum böyleyse önümüzdeki dönemde ortam uygun olmamasına karşılık başka özelleştirmeleri beklemek gerekiyor. Örneğin Halk Bankası'nın satışı gibi.
- Hükümetin yaptığı- Varlık satışıyla açık kapatma yoluna bir kez girilmişse bundan geriye dönüş ancak yeni bir kırılma ile mümkün olabiliyor. Hükümetin de yaptığı herhalde bu. Ekonomide herhangi bir kırılmayla karşılaşmamak için, varlık satışlarını hızlandırmak ve ülkeye dış kaynak girişinin devamını sağlamak istiyor. Böyle bir yola belki isteyerek ve bilerek girdik ama devam etmek artık bir tercih değil, zorunluluk.
Para ödendi ama sorun bitmedi
Yaman Törüner
Milliyet, 28.04.2008
Sabah-atv ihalesini kazanan Çalık grubu, 1.1 milyar dolar+KDV tutarındaki ödemeyi buldu. Buldu, ama asıl sorun şimdi başlıyor. Çünkü; a) Para bulunmasına siyasi etkiler karıştı. Dış ortağın bulunmasında, siyasilerin temasları etkili oldu. Krediler, devlet bankalarından alındı. Bu haliyle, işlemin “Yüce Divan”a götürülme olasılığı bulunuyor. Yapılan işlemde, “cahil cesareti” görüntüsü var. Satın almada, Gülen cemaatinin “etkili ve yetkili olduğu” az çok belli. Çalık grubu ihaleye tek katılımcı olarak katılmıştı. Bu normal gibi görünse de, diğer katılımcıların ihaleye katılmaktan vazgeçirildikleri biliniyor. Üstelik, Başbakan’ın damadının kardeşi, Sabah-atv’nin yönetiminde, ikinci adam. b) TMSF, henüz kendini kurtaramadı. Katarlı ortağın para kaynağı tam olarak araştırılmadı. Ödemeden sonra, ortağın adı bile değiştirildi. Katarlı ortağın parasının, “Independent Sovereign Funds” denilen, denetlenemeyen fonlardan gelmiş olma olasılığı çok yüksek. Bu fonlardaki, “kara para olasılığı” konusunda IMF’nin ve diğer uluslararası kuruluşların denetimleri sürüyor. Paranın, bilinen bir bankadan transfer edilmiş olması, durumu değiştirmiyor. Öte yandan, TMSF’nin aldığı parayı döviz fiyatlarına müdahalede kullanma ve Hazine’ye ödeme yapmama olasılığı var. c) Kredide, teknik olarak anlaşılmaz noktalar var. Kredi şartlarında şeffaflık yok. Kredi alındığı günün ertesi günü, uluslararası değerlendirme kuruluşu Fitch, Çalık Holding’in döviz ve YTL notunu düşürerek durumunun kötüleştiğini belirledi. Sabah gazetesinin tirajı düşmeye başladı. Bu durum da kredinin geri ödenmesini güçleştiriyor. Para ödendi ama, RTÜK onayı hâlâ çıkmadı. Çalık’ın koyduğu paranın da Fettah Tamince’den borç alındığı anlaşılıyor. Yani, ortada ihaleyi kazananın koyduğu, yeterli miktarda para yok. İşte merak edilen sorular
Şimdi, bazı sorularımızı sıralayalım:
a) Sabah-atv, 750 milyon dolarlık bir kredinin teminatı sayılabiliyorsa, Dinç Bilgin’in her şeyine neden el konuldu? b) Çalık grubunun uluslararası bankalardan ve Türk özel bankalarından kredi bulamadığı anlaşılıyor. Böyle bir kredi müşterisine, kamu bankaları hangi baskı veya güdülerle kredi vermiş olabilir? c) Fettah Tamince’nin sağladığı kaynağın miktarı ve ödeme şartları nedir? d) Katar Şeyhi 125 milyon dolar verdi ama 312 milyon dolarlık bir riske girdi. Bunun karşılığında neler bekliyor? e) Krediler geri ödenemezse, Sabah-atv yeniden kamu bankalarına, yani, devlete geri döneceğine göre, bu tam bir özelleştirme sayılabilir mi? f) Yine, krediler geri ödenemezse, zarar, kamu bankaları aracılığıyla halka yüklenmiş olmayacak mı?
Krediyle ilgili teknik sorunlar
Milliyet, 29.04.2008
Sabah-atv ihalesini kazanan Çalık grubu, 1.1 milyar dolar+KDV tutarındaki ödemeyi yaparken, bunun 750 milyon dolarlık bölümünü devlet bankaları Halk Bankası ve Vakıflar Bankası’ndan aldı. Ancak, kredi verilmesinde anlaşılmaz noktalar var. Kredi şartlarında şeffaflık yok; kredi verilmesinde hatalar var. Kredi alındığı günün ertesi günü, uluslararası değerlendirme kuruluşu Fitch, Çalık Holding’in döviz ve YTL notunu düşürerek, durumunun kötüleştiğini belirledi. Sabah gazetesinin tirajı düşmeye başladı. Bu durum da kredinin geri ödenmesini güçleştiriyor. Çalık grubunun uluslararası bankalardan ve Türk özel bankalarından kredi bulamadığı anlaşılıyor. Böyle bir kredi müşterisine, kamu bankaları hangi teknik verilerle kredi verebildi? Krediler geri ödenemezse, Sabah-atv’nin kendisi ve kredilerin zararı kamu bankalarına, yani, devlete geri dönecek. Krediyle ilgili teknik sorunları aşağıdaki bölümlerde inceleyebiliriz: a) Kredide büyük bir vade uyuşmazlığı (maturity mismatch) vardır. Yani, Halkbank ve Vakıflar Bankası’nın kendileri 3 yıl ödemesiz 10 yıl vadeli kredi bulamazlarken, bu vadeyle kredi vermişlerdir. (Demirbank bu tip krediler yüzünden battı. Kendisi kısa vadeli borçlanırken, Hazine’ye daha uzun vadeli borç vermişti. Verdiği borcun vadesi de 10 yıl değil, 3 yıla kadar idi.) Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz bile, birkaç gün önce yapılan Genel Kurul’da yaptığı konuşmada, bankaları bu konuda uyardı. Yılmaz, “Bankaların etkin likidite yönetimini özenle sürdürmeleri büyük önem taşımaktadır” derken, hedefi, vade uyuşmazlığına dikkat edilmesiydi ve muhtemelen Halkbank ve Vakıflar Bankası’nı uyarıyordu. b) Yine, kredide büyük bir faiz uyuşmazlığı (interest rate mismatch) var. Bu vadeyle bulunabilecek kredinin bugünkü şartlardaki faizi, her halükârda, Libor+4.85’i geçecektir. Citibank bile, geçen aylarda, yüzde 8.4 civarında bir faiz ödeyerek, daha kısa vadeli bir borç bulabildi. Kamu bankaları, kendi bulabilecekleri kredilere ödeyecekleri faizin altında bir faizle kredi vermişlerdir. c) Halk Bankası’nın şimdiye kadar verdiği en yüksek kredi tutarı 125 milyon dolar iken, kredi verilir verilmez notu düşürülen Çalık’a 375 milyon dolar kredi verilebilmiştir. Sadece, düşen not nedeniyle bile, kredinin geri ödenememe riski, şimdiden belirmiştir. Verilen kredinin vadesi uzun tutulduğundan, adına “proje kredisi” denilmiştir. Ortada bir “proje” filan yoktur. d) Kredinin yeterli teminatı yoktur. Alınan teminatların da “değer araştırması (appraisal)” yapılmamıştır. “Değer araştırması”nı bankaların kendilerinin yaptığı anlaşılmaktadır. Bu, katiyen yapılmaması gereken bir hatadır. Bu işlemle, bir “çıkar çatışması (conflict of interest)” durumu oluşmuştur. İhale değeri ile “gerçek değer” aynı sayılmıştır. İhale değeri gerçek değer olsaydı, ihaleye katılım her türlü baskıya rağmen yüksek olurdu. Üstelik, Katar Şeyhi’nin hisseleri (Sabah-atv’nin yüzde 25’i), teminata konu edilmiş durumda değil. e) Çok düşük miktarlı kredilerde bile (Amerika’da bile) kredi isteyenin yaklaşık paranın yüzde 30’unu özkaynaklarından koyabilecek olması aranır. (Dünkü yazım üzerine, Fettah Tamince aradı. Çalık’a para vermediğini söyledi. Bu durumda 375 milyon doları Çalık’ın nereden bulduğu, bu paranın vergisini verip vermediği daha büyük önem taşıyor.) Hatalar zinciri açıklanamayacak kadar büyük.
ytoruner@milliyet.com.tr
|
Star, 29.04.2008
|
|
|
Akaryakıt ürünlerinden 95 oktan kurşunsuz benzinin litre fiyatı 4 YKr arttı. Son fiyat artışıyla Türkiye, Avrupa’da benzin satış fiyatında birinci sırada yer aldı.
Motorin fiyatlarına üst üste gelen zamlardan sonra kurşunsuz benzinin fiyatı da artırıldı. 95 oktan kurşunsuz benzinin litre fiyatı 4 YKr arttı. Yeni ayarlamayla 1 litre benzin 3.49 YTL oldu. Son zamla birlikte dolar bazında kurşunsuz benzinin litresi neredeyse 3 dolara yaklaştı. Dün itibarıyla 1 litre benzin 2.76 dolar oldu. Türkiye böylece Avrupa’da benzin satış fiyatında birinci sırada yer aldı. Benzin fiyatlarının 3.5 YTL’yi bulmasında yüzde 63’ü bulan vergi yükü etkili oldu. Benzindeki vergi yükü bakımında Avrupa’da ilk 5 içinde yer alan Türkiye’de tüketiciler satın aldığı her 1 litre kurşunsuz benzin için Maliye’ye 2.2 YTL ödüyor.
ZAMLI FİYATLAR Yeni zamla Ankara ve İzmir’de BP, Opet ve Shell’de 95 oktan kurşunsuz benzinin litre fiyatı, 3.44 YTL’den 3.48 YTL’ye yükseldi. İstanbul’un Avrupa ve Anadolu yakalarında, 95 oktan kurşunsuz benzinin litre fiyatı, BP, Opet ve Shell istasyonlarında 3.45 YTL’den 3.49 YTL’ye çıktı. Bu arada katkılı 95 oktan kurşunsuz benzinin litre fiyatında da 4 Ykr artış yapıldı. Katkılı 95 oktan kurşunsuz benzinin litre fiyatı, illere ve dağıtım firmalarına göre 3,37-3,38 YTL arasında değişiyor.
POMPA FİYATINDA DÜNYA BİRİNCİSİYİZ
Ülke Fiyat (Lt/$)
TÜRKİYE 2.72 Hollanda 2.24 Belçika 2.14 Finlandiya 2.13 Almanya 2.11 İtalya 2.08 Portekiz 2.03 Fransa 2.02 Avusturya 1.81 Lüksemburg 1.70 İspanya 1.66 Yunanistan 1.60
| | China May Revalue Yuan by 10% to 15%, Says JPMorgan's Gong
By Kim Kyoungwha
The Bloomberg, Apr 29, 2008
China may revalue the yuan by 10 to 15 percent in the coming months as policy makers seek to temper inflation close to an 11-year high, according to Frank Gong, head of China research at JPMorgan Chase & Co.
The currency's 16 percent gain since the last revaluation of 2.1 percent on July 21, 2005 has failed to curb import prices, and attracted funds seeking to take advantage of continued yuan gains which have flooded the economy with excess cash.
``Given global crude oil prices where they are now and continued rising global resource and commodity prices, the government is weighing the pros and cons of a one-step, large revaluation of renminbi,'' wrote Hong Kong-based Gong in a research report. ``They can continue on the path of accelerated appreciation seen in the first quarter but the negative aspect of it is the hot money inflows.''
Policy makers have pledged to allow further flexibility in the yuan as it rose at the fastest pace last quarter since the decade-long link to the dollar was abandoned. The advance has paused this month because China is reconsidering its policy of quickening gains because it hurts exports and fuels hot money inflows, Market News International said yesterday, citing unidentified government officials and economists.
``It is very surprising that policy makers and think- tankers in Beijing are seriously debating the issue,'' wrote Gong. ``At the very least, we expect the renminbi to continue its accelerated pace of appreciation to reach 6.3 against the dollar by the end of this year.''
The chances of a one-off adjustment are higher than the 10 to 20 percent odds previously forecast, wrote Gong in the note published yesterday. He was unavailable for comment today.
Inflation, Growth
The yuan traded at 6.9960 as of 9:47 a.m. in Shanghai, compared with 7.0014 yesterday, according to the China Foreign Exchange Trade System.
China's economy grew more than 10 percent in the first three months of the year for the ninth straight quarter and consumer prices rose 8.3 percent in March, near the highest in 11 years, according to government data.
So far this year, China has allowed a 4.3 percent gain as it battles to slow inflation whilst oil surges. China is the world's biggest energy consumer after the U.S. and will import 55 to 60 percent of its oil needs by 2020 compared with about 50 percent previously, according to a research unit of the National Development and Reform Commission.
To contact the reporters on this story: Kim Kyoungwha in Beijing at kkim19@bloomberg.net; Wolfensohn `Pessimistic' as Financial Losses Rise
By Brian Swint
The Bloomberg, Apr 28, 2008
Former World Bank President James Wolfensohn said he's ``pessimistic'' on the outlook for financial markets and predicted losses from the global credit turmoil may climb to $1 trillion.
``I'm more pessimistic than optimistic,'' Wolfensohn, 74, said an interview today in London. ``That doesn't necessarily mean a crash, but it means we're not through the woods yet. There are continued dangers.''
U.S. Treasury Undersecretary Robert Steel forecast last week that tighter credit conditions ``will take a while to work through.'' Banks worldwide have reported more than $309 billion of writedowns and credit losses caused by the U.S. subprime collapse and the seizure in credit markets.
``It does seem to be a major adjustment on any level,'' Wolfensohn said, after addressing the European Pensions and Savings Summit 2008. ``There may be a $1,000 billion worth of losses in it somewhere.'' He said he ``cannot recall anything similar, certainly in the last 30 to 40 years that I've worked.''
The International Monetary Fund predicts that losses from the crisis, including those tied to commercial real-estate, may total $945 billion and says global economic expansion may be the slowest since 2003 this year. Wolfensohn said the fund's loss forecast of about $1 trillion is now a ``consensus estimate.''
European Economy
The European economy will slow to 1.5 percent next year as the impact of the credit crunch continues, the European Commission predicted today. It previously forecast 2.1 percent expansion.
Wolfensohn, an adviser to Citigroup Inc., was president of the World Bank from 1995 to 2005. He founded his own investment company in the 1980s, and before that he was a senior executive at Schroders Plc.
``I'd have to say in my working experience, this is a different sort of crisis, largely because of the extent of the overhangs in financial markets,'' Wolfensohn said. ``I don't think in my working lifetime, I've seen challenges to the major institutions in terms of writedowns and impact on market capitalization.''
Faster-growing economies in India and China will provide a fillip for the global expansion, Wolfensohn said. The IMF predicts world economic growth of 3.7 percent this year, down from 4.9 percent in 2007.
Emerging Markets
Emerging markets ``have enormous internal growth and are expanding in other markets such as Africa,'' he said. ``When you're walking around Beijing or Shanghai, it's hard to feel pessimistic. If you can breathe.''
Still, in the U.S. and U.K., the impact of the credit crisis ``is likely to be substantial,'' Wolfensohn said.
Steel said in a Bloomberg Television interview on April 25 that there will be ``bumps and fallbacks'' as financial institutions recover from the collapse of the U.S. subprime mortgage market.
Governments in the U.S. and elsewhere are doing their best to prevent the credit squeeze from deepening, Wolfensohn said. Finance ministers ``are talking about nothing else,'' he said.
``The crisis that you observe is never the same as the last one,'' Wolfensohn said. ``We have a capacity to invent new ones.''
To contact the reporter on this story: Brian Swint in London at bswint@bloomberg.net.
When everyone is against you, it means that you are absolutely wrong-- or absolutely right.
|
Opec warns oil could reach $200
|
The Grangemouth refinery strike has caused widespread disruption |
Opec, the oil producing cartel, has warned that the price of crude could keep rising to reach $200 a barrel.
BBC, Apr 28, 2008
Opec president Chakib Khelil blamed the falling value of the US dollar, which makes other assets, including oil, more attractive for foreign investors.
His comments came as oil prices hit a fresh high, just below $120 a barrel.
Prices were lifted by a strike at a UK refinery that disrupted North Sea production, and supply problems in Nigeria due to pipeline attacks.
BP shut down a key North Sea pipeline at the weekend after staff walked out of the Grangemouth refinery in Scotland in a two-day strike over pensions.
Providing a third of UK oil output, the closure of the Forties pipeline has raised fears about supply shortages.
US light crude hit a high of $119.93 a barrel before edging down to finish at $118.79.
In doing so, it passed the previous record mark of $119.90 a barrel achieved on Friday.
In London, Brent crude ended at $116.74 a barrel after earlier rising to a peak of $117.51 a barrel on Monday.
Disruption
The BP-run pipeline from the Forties oil fields in the North Sea relies on steam and electricity from the Ineos refinery at Grangemouth.
|
FORTIES OIL PIPELINE
The Forties pipeline system (FPS) carries crude oil from the Forties oil fields in the North Sea
After making landfall at Cruden Bay the oil travels to the Kinneil terminal at Grangemouth
At Kinneil it is stabilised and gas processing takes place
The Kinneil terminal uses electricity and steam from the nearby Grangemouth refinery to operate
|
Grangemouth's closure has caused up to 70 platforms in the North Sea to either shut down or reduce production of oil, resulting in the loss of 700,000 barrels of oil a day.
Although BP has said it can re-open the pipeline within 24 hours of the strike's end on Tuesday, it will take weeks for the refinery to return to full capacity.
"It will affect supplies from the North Sea and that has a potentially significant impact," said David Moore, a commodity strategist with the Commonwealth Bank of Australia.
'Perfect storm'
The trouble at Grangemouth is the latest spur to an already febrile oil market which has seen prices rise nearly 25% this year.
Regular attacks on oil facilities in Nigeria, the weak US dollar and general concerns about the ability of supply to meet global demand have underpinned the market this year.
Oil producers' body Opec has shown itself disinclined to raise quotas to curb rising prices.
The dollar's decline has also made dollar-denominated assets such as oil and other commodities relatively cheap for some investors.
"We have got a confluence of a number of events that have really disrupted crude oil supply and that's what's driving oil to a new record," said Victor Shum, from energy consultants Purvin and Gertz. | 4月28日 Bir balon patlarken diğeri şişiyor
Ercan Kumcu
Hürriyet, 28.04.2008 Gelişmiş ülkelerde varlık fiyatları balonu patladı. Bu balonun patlaması aynı zamanda kredi balonunu da patlattı. Bunların yerine şimdi emtia fiyatları balonu şişiyor.
Kredi balonunun patlaması yalnızca sermaye piyasası araçlarını değil, doğrudan banka kredilerini de etkiledi. Bankalar kredi verme standartlarını daha sıkı hale getirdiler. Artık, gelişmiş ülkelerdeki bir takım aileler için konut kredisi almak eskisi kadar kolay değil. Çünkü, bankalar bu alanda çok para batırdılar.
Kredi sorunu şimdi konut kredilerinden diğer kredi çeşitlerine yayılıyor. Amerika’da tüketici kredilerinde de batık oranı artmaya başladı. Tüketici kredilerinde yoğunlaşan Amerikan bankalarının batık krediler nedeniyle kazançları düşme eğilimine girdi.
Ekonomik durgunlukla beraber kredi sorununun yakın bir dönemde şirketler kesimine de yansıması şaşırtıcı olmayacak. Bütün bunlar gelişmiş ülkelerdeki ekonomik durgunluğun daha da derinleşmesi olasılığını artırıyor.
GÖRELİ FİYATLAR
Ekonomik durgunluğun artması olasılığının yanında, gelişmiş ülkelerde enflasyon baskısı da artış eğiliminde. Özellikle Amerika’da, ekonomik durgunluk olasılığı ile mücadele adına enflasyonun artması olasılığı giderek artıyor. Aynı zamanda, Amerikan doları diğer paralara göre tarihinin en düşük düzeylerine geldi. Üç-beş günlük iniş-çıkışlar bir yana bırakılırsa, doların daha da değer kaybetme olasılığı küçük değil.
Bir yandan Amerikan dolarının daha da değer yitirme olasılığı, diğer yandan küresel düzeyde ekonomik büyümenin düşmesi, hatta büyük gelişmiş ülkelerde ekonomik durgunluk olasılığı, farklı piyasalarda fiyat balonunu şişiriyor. Önce, toplam talebi ekonomik büyüme ile yakından ilgili olan petrol ve diğer madenlerde (demir, bakır gibi) fiyat balonu şişti. Şimdi, talebi ekonomik büyümeye petrol ve diğer madenler hassas olmayan gıdaya yönelik emtiada fiyat balonu şişmeye başladı.
Yakın tarihimizin hiçbir döneminde farklı mal grupları arasındaki göreceli fiyatlar bu denli radikal değişimler göstermemişti. Göreli fiyatların bu denli hızlı ve büyük boyutlarda oynaklık göstermesi de ekonomik faaliyetleri daraltıcı bir rol oynayacaktır. Bir yandan genel fiyat düzeyindeki artışın hızlanması, diğer yandan göreli fiyatlardaki oynaklıklar tüketicilerin ve yatırımcıların önlerini görmelerini engellemektedir.
PARA FAZLASI
Gelişmeler küresel düzeyde bir "para fazlası" olgusunun varlığını gösteriyor olabilir. "Para fazlası" olgusu mutlaka tek başına Amerika’da ya da Avrupa’da değil, finansal piyasaların uluslararası alanda yayılıp derinleşmesiyle, küresel düzeyde ele alınmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, son yıllarda yaşanan çeşitli mal gruplarındaki fiyat gelişmelerini küresel para fazlası olgusunu yok sayarak açıklayabilmek zorlaşmaktadır.
Gelişmiş ülkelerdeki ekonomik sorunların daha fazla para ile çözülebileceği düşünülüyor. Bu yolla aslında küresel düzeydeki para fazlası artırılıyor. Petrol fiyatlarının düşmesi durumunda Avrupa’nın da faizleri düşürebileceği düşünülüyor. Sınırlı bir mal endeksine bakarak ayarlanan para politikası aslında çok daha fazla balonların şişmesinin kaynağı oluyor.
ekumcu@hurriyet.com.tr
Döviz riski kurlara rağmen büyüyor
Erdal Sağlam
Hürriyet, 28.04.2008 KURLARDAKİ artışa, küresel kriz nedeniyle daha da artacağı beklentisine rağmen, özel sektörün aldığı döviz riskinin büyüdüğü ortaya çıktı. Bu bizce çok tehlike bir eğilim ve başından tespit edilip, gerekirse önlem alınması gerekiyor. Çünkü döviz riski sadece reel kesime ait olmaktan çıkar, "artık sağlam" dediğimiz bankacılık kesimini de önümüzdeki dönem olumsuz etkiler.
Haluk Bürümcekçi liderliğindeki Fortisbank araştırmacıları, döviz riskini yakından takip ediyor ve bazı tahmin yapıp mümkün olduğunca tabloyu daha net hale getirmeye çalışıyor.
Yayınladıkları son raporda, uzun yıllar 30 milyar dolar civarında seyreden yurtdışı kredilerin 2007 yılı sonunda 89 milyar dolara, küresel kredi koşullarındaki kötüleşme işaretlerine rağmen 2008 yılı ilk çeyreği sonunda ise 97.7 milyar dolara kadar çıktığını belirtiyorlar.
Verilerin bu borcun yarıdan fazlasının 5 yıl ve daha uzun vadeli olduğunu gösterdiği belirtilen raporda, "Ancak kısa vadede yenilenmesi gereken dış borcun (şirketler kesiminin 2008 ve 2009 yıllarında yapacağı geri ödeme 21.6 ve 13.4 milyar dolar) yüksek düzeylerde bulunması, kredi koşullarının kötüleştiği ve kurların yükseldiği bir dönemde, ister arz (kredi yenilemede isteksizlik) isterse talep tarafından (kur riskini azaltmak için kredinin kapatılması) kaynaklansın, nihayetinde döviz piyasasına gelecek döviz arzını olumsuz etkileme potansiyeline sahip olacaktır. " değerlendirmesi yapılıyor.
Yabancıların portföy yatırımlarında yavaşlamanın artık belirginleştiğini, yerli yatırımcının da artık döviz bozdurmada eskisi kadar rahat olmadığı belirtilen raporda, bu nedenle şirketlerin kredi kullanımı ve bu kapsamda verecekleri pozisyon kararlarının önümüzdeki dönem ekonomik dengeleri daha fazla etkiler hale geldiği söyleniyor. "Dalga dalga yayılan temkin, YTL’de oluşan değer kaybını bir trend haline dönüştürürse, bir diğer kaybeden enflasyon görünümü ve bu doğrultuda para politikası açısından işi daha da zorlaşacak olan Merkez Bankası olacaktır" denilen raporda Merkez’in de bu süreçte temkinli olması bekleniyor.
Dolayısıyla bu gelişmelerin faiz artışlarına neden olabileceği anlatılmaya çalışılıyor.
POZİSYON DENGESİ KÖTÜLEŞİYOR
Fortisbank’ın yaptığı araştırma sonucunda ortaya çıkan bazı bulgular aynen şöyle:
- Şirketler kesiminin döviz açık pozisyonu 2007 yılında 29.4 milyar dolar artışla 67.2 milyar dolara ulaşmıştır. Bu yıl ise açık pozisyon, kurlarda belirgin artışın Mart ayında görülmesi nedeniyle yükselişini sürdürerek 10.5 milyar dolar daha artışla ilk çeyrek sonunda 77.8 milyar dolarlık yeni rekor seviyesine ulaşmıştır. Yurtiçi hasılaya oranla baktığımızda da yüzde 11 ile 2001 yıllarının halen altında kalsa da bu dönemdeki riske çok yaklaşıldığını yansıtmaktadır.
- Gerçek kişilere baktığımızda ise, 2006 yılının ikinci yarısında başlayan döviz pozisyonlarında artış eğilimi 2007 yılında da korunmuş ve bu kesimdeki döviz fazlası yıl sonunda 73.5 milyar dolara yükselmiştir. Bu yılın ilk çeyreğinde ise, belirgin kur artışları DTH’larda çözülme getirmiş ve söz konusu fazla 72.2 milyar dolara gerilemiştir. Yurtiçi hasılaya oranla ise, 2007 yılı ilk yarısı sonundaki yüzde 12’lik zirve noktasından bu yıl ilk çeyrek sonunda yüzde 10.2’ye inilmiştir. Yurtiçi görünüme ilişkin belirsizliklerin artması risk algılamasını olumsuz etkileyerek buradaki çözülmeyi sınırlamaktadır.
- Birlikte değerlendirildiğinde, tüzel kişilerin ve bireylerin toplam döviz pozisyon dengesi, 2001 krizi öncesinde bile görmediği bir noktaya gelmiş ve bu yıl ilk çeyrek sonunda tarihinde ilk kez 5.5 milyar dolar düzeyinde bir açığa işaret etmiştir. Yani yerleşik gerçek kişilerin döviz varlıklarının şirketlerde oluşan net döviz yükümlülüğünü artık karşılamadığını yansıtmıştır. Ancak, Türkiye’nin net döviz pozisyonu da diyebileceğimiz bu açık halen yurtiçi hasılaya oranla yüzde 0.8 ile düşük bir seviyededir.
- Sonuç olarak, yılın ilk çeyreği sonunda şirketler kesiminde açık pozisyonun 77.5 milyar dolar ile rekor seviyeye ulaşması ve bireylerdeki döviz varlıklarının da dahil edildiği döviz pozisyonunun ilk kez açık vermesi, 2006 yılı ortasındaki türbülans öncesine göre daha zayıf ve riske daha açık bir görünümü yansıtmaktadır. Bu rapora göre işimiz bir hayli zor...
esaglam@hurriyet.com.tr
Türk ekonomisinde beklentiler kötüleşiyor, güven yok oluyor
Güngör Uras
Milliyet, 28.04.2008
Ekonomiyi yönlendiren, ekonominin geleceğini belirleyen en büyük etken “insanların gelecek hakkındaki bekleyişleridir”. İnsanlar “yarınların daha iyi olacağına inanır ve güvenir ise” yatırıma ve tüketime daha çok para harcar. Yatırım ve tüketim, üretimi artırır. Üretim artışı daha çok istihdam, daha çok gelir getirir. Ülkenin refahı artar. 2002 yılından bu yana AKP’ye oy verenlerin, vermeyenlerin, büyük kısmına “iyimserlik” hâkimdi. İnsanlar, “döviz sorunu olmayacak, enflasyon düşecek, döviz fiyatı artmayacak, piyasadaki canlılık sürecek, yapılan evler satılacak, yurtdışından ülkeye oluk oluk para akacak, halkımız bol bol para harcamayı sürdürecek” havasına girmişti.
Sihir bozuldu Derken bu sihir birden bozuldu. Sihir neden bozuldu? (1) ABD kaynaklı konut kredisi önce ABD ekonomisinde daha sonra dünyanın başka ülkelerinde sarsıntılara neden oldu. (2) Türkiye bu sarsıntılardan daha az etkilenecek derken, içeride AKP’yi kapatma davası açıldı. Bu Türkiye’nin geleceği hakkında politik bir risk ortaya çıkardı. (3) Bu tabloda siyasi parti liderleri tansiyonu aşağıya çekecek yerde, tansiyonu tırmandırmak için birbirleriyle yarışa girdi. (4) Halk birdenbire “Eyvah deniz bitti... Şimdi kayaya toslayacağız” paniğine kapıldı. Bütün bu çalkantılar Türkiye’nin sadece geleceğini değil, bugüne kadarki kazanımlarını da tehlikeye atıyor. “Akil kişi”lerin bu tehlikeyi önlemek için harekete geçmesi şart.
Gül, “güven” önemli diyor Eski yıllarda özel sektörde, üniversitelerde kamuoyunu etkileyen, yönlendiren “akil büyüklerimiz” vardı. Şimdilerde “çağdaş işadamlarımız, bilim adamlarımız” daha iyi eğitim görmüş ve de kendi alanlarında daha başarılı kişiler var ama, kamuoyu liderliğine önem vermiyorlar. İşte bu tabloda, Cumhurbaşkanı Sayın Gül’ün 23 Nisan mesajı önem taşıyor. Uzun 23 Nisan mesajı içinde gözden kaçan bir bölümü sayın okuyucularıma aktarmak istiyorum. Sayın Gül diyor ki, Dünyanın bugünlerde içinde bulunduğu hassas ekonomik ve siyasi koşullarda Türkiye, ekonomik ve siyasi istikrarın sağlanması, güven ortamının hâkim kılınması yolunda memnuniyet verici bir mesafe kat etmiştir. Halkımızın büyük fedakârlıkları, devletimize sağladığı büyük destek, bu başarının yakalanmasında temel faktör olmuştur. İçinden geçtiğimiz süreçte, halkımızın dişiyle, tırnağıyla, emeğiyle yarattığı kazanımları, ileri demokrasimizi, istikrar ve güven ortamında her zamankinden daha titiz biçimde korumaya özen göstermemiz gerekmektedir. Burada toplumumuzun istisnasız bütün kesimlerine, kurumlarına ve fertlerine görev düşmektedir.
Yarınları unutmayalım Bu görevimiz, sadece bugünle sınırlı değildir. Türkiye’nin geleceğini güvence altına almak, gelecek nesillerin refahı ve güvenliğini sağlamak için de şimdiden özenle davranmalıyız. Sayın Gül’ün 23 Nisan mesajının kazanımları kaybetmemenin ve geleceği güvenin önemine işaret eden bu bölümünü okuyunca, Merkez Bankası ile Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) düzenlediği beklenti anketlerini ve güven endekslerini inceledim. Anket ve endeksler insanların beklentilerinin nasıl kötüleştiğini, güvenlerinin nasıl yok olduğunu ortaya koyuyor.
Yatırımcının, üreticinin güveni azalmış durumda
Yatırımcıya, üretimciye (açık anlatımıyla bu ülkede iş ve aş yaratan kesime) “reel kesim” diyoruz. Bu kesimin güveni geçen yıl nisan ayında 100 üzerinden 119.5 idi. Bu yıl mart ayında 105.4 olmuştu. Bir ayda 2.2 puan daha eksildi. Nisan ayında 103.2’ye düştü. Merkez Bankası her ay imalat sanayiinde durum tespiti yapıyor. Nisan ayında 1.182 firmaya sormuşlar, soruşturmuşlar. Sunuş: Siparişlerde azalma, stoklarda artış var. Geçen 3 aylık dönemdeki üretim konusunda bekleyişleri geçen yıla göre kötü durumda. Toplam siparişlerin azalacağını söylüyorlar. Yatırım konusunda geçen nisan ayında 121.1 olan güven endeksi bu nisan ayında 100.7’ye gerilemiş. Yatırımcıya, üreticiye sorulmuş: “Genel gidişat nasıl? 100 üzerinden not veriniz?” Genel gidişatın geçen yıl 110.4 olan notu bu nisan ayında 68.5’a gerilemiş.
Halkın satın alma gücü azalıyor
Mart ayında halka soruyorlar: “Ey Türk insanı... Söyle bakalım... 2008 yılının Mart ayında satın alma gücün 6 ay öncesine göre daha mı iyi, daha mı kötü?” Zengini, fakiri, halkın tamamının durumunu belirlemek amacıyla ve örnekleme yoluyla yapılan sorgulama gösteriyor ki, 2008 yılında, “6 ay önceye göre satın alma güçlerinin azaldığını söyleyenler” çoğalmış durumda. Halkımızın yüzde 7.6’sı çok daha kötü, yüzde 45.8’i biraz kötü, yüzde 36.7’si aynı diyor. Biraz daha iyi diyenlerin oranı yüzde 8.8 olarak belirlenmiş. Önemli olan geçen yılın mart ayına göre iyi veya kötü diyenlerin oranlarının değişimi. Biraz iyi diyenlerin oranı düşerken, kötü diyenlerin oranı artıyor.
Tüketicinin güveni dibe vurmuş
Merkez Bankası ile Türkiye İstatistik Kurumu her ay tüketicilerin harcama davranışlarını ve beklentilerini belirlemek için soruşturma yapıyor. Derlenen bilgileri daha sonra endeks halinde rakama dönüştürüyor. Endeks rakamının 100’den büyük olması tüketici güveninin iyimser olduğunu, 100’ün altına inmesi güvenin yok olduğunu ve kötümserliği gösteriyor. Güven yok olunca, tüketici kötümser olunca harcamalar azalıyor, işsizlik çoğalıyor... Piyasa “geberik” hale geliyor. Geçen yıl temmuz ayında 98.25 olan Tüketici Güven Endeksi, yıl sonunda 93.89’a inmişti. 2008 yılı başından itibaren devamlı gerileme gösterdi. 2008 Ocak ayında 92.12, Şubat ayında 87.60, Mart ayında 81.96 oldu. İnsanlar satın alma güçlerinin her ay azaldığını, gelecekte azalmaya devam edeceğini, genel ekonomik durumun gelecekte daha da kötüleşeceğini, iş bulma imkânlarının daha da azalacağını söylüyor. Açık anlatımıyla, güven yok olmuş durumda.
guras@milliyet.com.tr
Kısa vadeli toparlanmadan yeni yol ayrımına doğru mu?
Abdurrahman Yıldırım
Sabah, 28.04.2008
Bu hafta açıklanacak veriler, bilançolar ve ABD Merkez Bankası'nın faiz kararı küresel piyasalarda 17 Mart sonrası başlayan, borsalarda yüzde 10'u geçen, korku endeksi VIX'in yeniden 20'nin altına inmesine yol açan kısa vadeli toparlanmanın devam edip etmeyeceğini netleştirecek. 17 Mart 2008 sonrası 6 haftayı bulan toparlanma sonucu ABD borsaları 2008 yılındaki kayıplarını telafi ettiler ve yılbaşı düzeylerine geri döndüler. Bu toparlanmayı, kısa vadeli bulan ünlü spekülatör George Soros iyileşmenin 1.5-3 ay arasında olabileceği tahmininde bulunmuştu. Bunun 1.5 ayı doluyor. İlk kavşak noktasına yaklaşırken, finansal kriz veya dalgalanmanın nispeten durgunlaştığı ama bunun reel ekonomiye ne ölçüde bulaştığını gösteren verilerle karşılaşacağız. Buna göre de, belki yeni bir yol ayrımına gelebileceğiz.
- 30 Nisan'ın önemi- Amerika'da açıklanacak verilerden en önemlisi 2008'in ilk çeyreğine ilişkin büyüme rakamları. 2008'in birinci çeyrek öncü milli gelir verisi 30 Nisan Çarşamba günü açıklanacak. Beklenti ilk çeyrekte milli gelirin yüzde 0.2 de olsa artacağı yönünde. 2007'nin son çeyreğinde ekonominin yüzde 0.6 büyüme hızına düşmesinin ardından küçülmenin başladığı beklentileri bir ara baskın çıkmıştı. Eğer veri artı yerine eksi çıkarsa hem beklentilerin altında kalacak, hem de ekonominin daralmaya girdiği tescillenecek. Buna bağlı olarak ikinci çeyreğin de daralmayla geçtiği yorumları ağırlık kazanacak.
- Faizi etkiler mi?- Buna karşılık hem IMF'nin yıl bazında yaptığı yüzde 0.5'lik büyüme tahmini, hem de ilk çeyrekte beklendiği gibi milli gelir yüzde 0.2 artarsa, ABD'de krizin reel kesimde hafif resesyon veya durgunlukla atlatılabileceği yorumları gündeme gelebilecek. Bu verinin öncesinde tüketici güveni, iki gün sonrasında da nisan ayı tarım dışı istihdam ve işsizlik oranlarının açıklanması finansal krizin reel ekonomiyi ne ölçüde etkilediğini gösterecek. ABD'de büyüme verisinin açıklanacağı gün Merkez Bankası da (Fed) faiz kararını alacak. Muhtemelen bu büyüme verisi de elinde olacak. Piyasaların iyi olmasından dolayı Fed'den normalde faiz indirmeyeceği ya da indirecekse bunun çeyrek puanla sınırlı kalacağı tahmin ediliyor.
- Büyümeye 4 destek- Büyüme yönünde bir başka gelişme ise bu haftadan itibaren ABD'nin vatandaşlarına vergi iadelerini içeren 168 milyar dolarlık ekonomiyi canlandırma paketinin yürürlüğe giriyor olması. 600 - 1.200 dolar arasında harcama imkanı veren çekler hafta başından itibaren dağıtılmaya başlanacak. Bunun tüketimi ne ölçüde canlandıracağını önümüzdeki aylarda görebileceğiz. Yaz aylarında Avrupa Kupası, Olimpiyatlar ve ABD Başkanlık seçimleri de küresel bazda ekonomiyi ayakta ve canlı tutacak gelişmeler arasında sayılabilir.
- Yol ayrımı nerede?- ABD'de büyümenin korkulduğu kadar daralmayacağına ilişkin son beklentiler yanında enflasyonun yükselmesinin etkisiyle faiz politikasında değişikliğe gidileceğinin işaretleri gelmeye başladı. Bölgesel Fed başkanlarının konuşmaları bu yönde. Ayrıca Avrupa Merkez Bankası yetkililerinin söylemleri de aynı yönde değişmeye başladı. Avrupa'da faiz indirim ihtimali zayıfladı. İşte bu hafta açıklanacak veriler büyümeyi destekler nitelikteyse belki de Fed faiz indirmekten imtina edecek. Gelecek aylarda da enflasyonun yukarı gitmesine ve piyasalarda iyileşmenin devamına bağlı olarak faiz artırımları gündeme gelebilecek.
- Yeni dalga yaratır mı?- Dolayısıyla bu haftaki veriler, küresel bazda önceliğin neye verileceğini de belirleyebilecek. Büyümeye mi, yoksa enflasyona mı? Finansal piyasalar nispeten istikrar kazanmışsa, ağır resesyon da gündemde yoksa, merkez bankaları önceliği yeniden enflasyona verebilir. Bu da piyasalarda yeni bir dalgalanma yaratabilir. ABD 10 yıllık faizlerinin yeniden tırmanışa geçmesi ve 17 Mart'taki yüzde 3.29 düzeyinden 25 Nisan'da yüzde 3.87'ye yükselmesi, 2008'in başına geri dönmesi, enflasyonun baskın hale gelmeye başladığına işaret.
|