m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 工具 帮助
4月29日

Esnek Hükümet Hattı

Yeni bir IMF kolaylığı: Esnek palavra hattı

Metin Münir
Milliyet, 29.04.2009

 

Pazartesi günü birçok gazetenin ekonomi sayfalarında devletin resmi haber ajansı Anadolu Ajansı’ndan (AA) alınan bir haber vardı.
Habere göre, Uluslararası Para Fonu ile görüşme halinde bulunan Türkiye, fonun “Esnek Kredi Hattı” imkânının “maliyetli olması nedeniyle “kabul etmiyor”muş. “Yetkililer” Türkiye’nin uluslararası para piyasalarından “daha az maliyetli kredi bulabileceğini” belirtiyorlarmış. “Fonla yapılacak üç yıllık stand-by ise “piyasanın altında maliyet imkânı getiriyor”muş.
Korkarım bu bilgiler doğru değildir.
Bir defa “Esnek Kredi Hattı”ndan alınan kredinin maliyeti ile normal stand-by anlaşmasının maliyeti aynıdır. Bu, fonun web sitesinde, kurumun yeni kredi felsefesi ile enstrümanlarını açıkladığı sayfalarında açıkça belirtiliyor.*

AA bu haberi niye yaptı?
Her iki kredinin de faizi yüzde 2.32.9’dur. Vadeye göre 2.73.6’ya kadar çıkıyor.
Her iki kredinin maliyetinin eşit olması yanında maliyet Türkiye’nin başka kaynaklardan elde ettiği veya edebileceği kredilerden düşüktür.
Ama Türkiye, başka kaynaklardan, yani uluslararası para piyasalarından, “daha az maliyetli kredi” bulamaz. Bulabilseydi IMF’ye gitmezdi.
IMF’den 20 ila 40 milyar dolar kredi alınabileceği konuşuluyor. Çocukken uzun süre güneşte şapkasız bırakılıp beyni sulananlar hariç herkes bilir ki, Türkiye ne uluslararası para piyasalarından bu kadar borç bulabilir ne de İsa’nın su üzerinde yürümesine benzer bir mucize gerçekleştirip bulması halinde, borç “daha az maliyetli” olur.
O zaman açıkça, doğru olmayan bu haberi AA neden piyasaya sürmek ihtiyacını duydu? Cevabı bundan daha ilginç olabilecek soru da şu: Bu palavraları AA’ya veren “yetkililer” kim ve neden bu işi yaptılar?

Esnek kredi hattı nedir?
Bunların cevabını aramaya “Esnek Kredi Hattı”nın ne olduğunu anlatmakla başlamak lazım.
“Esnek Kredi Hattı”, IMF’nin geçen ay açıkladığı bir kredi türüdür. Ekonomisi temelde iyi durumda olan ülkelere çabuk verilmek üzere dizayn edildi. Bu haliyle alıcı ülkeyi stand-by anlaşmalarından daha az töhmet altında bırakır, daha az “kötü nam”a sahiptir.
IMF, normal koşullarda, kredi vermeden önce, uzun uzun müzakere edilen, zor şartlar içeren ve popüler olmayan stand-by anlaşmaları imzalatır.
Esnek Kredi Hattı’nda böyle bir şey yoktur. Belli ön kriterlere* uyan her ülke bu kolaylıktan yararlanabilir.
Bizim hükümet de böyle krediyi almaya bayılırdı. Ama sanıyorum ki kriterlerin hepsini karşılamadığı için alamadı. Onun için bu haberi sızdırıp, “Verdiler ama pahalı olduğu için almadık” numarası yaparak imzalamak zorunda kalacağı stand-by anlaşmasına kılıf hazırlıyorlar.

* http://www.imf.org/external/np/exr/faq/facfaqs.htm#q71

mmunir@milliyet.com.tr

4月28日

Soros Ortağı Rogers

“Question everything, never follow the crowd, and beware of boys!”
Jimmy Rogers
4月27日

2001 Krizinden Beter

IMF tahmini de iyimser; ekonomi daha fazla daralacak

Hurşit Güneş
Milliyet, 26.04.2009

 

Hükümetin 2009 yılı büyümesine ilişkin ilk tahmini yüzde 4’tü. Uzun süre bu tahmininde direndi. Hatta Başbakan seçimlerde IMF’ye ümük sıktırmayacaklarını, düşük büyümeye asla razı olmayacaklarını savundu. Tam bir Davos edasıyla!
Sonra... Sonrası NATO Genel Sekreterliği seçimleri gibi oldu. Başında aslan, sonunda kedi.. 
Hükümet yüzde 4 diye ısrar ederken, IMF Türkiye ekonomisinin yüzde 1.5 büyüyeceğini öngördü. Zaten anlaşmayı engelleyen etmenlerden biri de bu çelişki oldu.
Geçenlerde hükümet AB için hazırladığı metne 2009 daralma tahminini yüzde 3.6 olarak koyunca tablo değişiverdi. Böylece Başbakan ümük sıkma işini IMF’ye de bırakmayıp kendisi üstlenmiş oluverdi. Ancak bu sefer IMF geçen hafta açıkladığı Dünya Ekonomik Görünümü raporunda Türkiye’nin ekonomik daralma düzeyinin yüzde 5.1’de kalacağını belirtti.
Ama bize kalırsa IMF tahmini de iyimser sayılabilir. Zaten IMF’nin tüm raporları önce iyimser oluyor. Sonra aksi yönde düzeltmeler yapmak zorunda kalıyor.

2001 krizinden beter
2001 yılında mali kriz çıktığında sanayi üretimindeki daralma çok daha sınırlıydı; yıl ortalaması yüzde 10 kadardı. En kötü ay olan kasım ayında bile sanayi yüzde 14.4 daralmıştı. Oysa bu yıl son 2 aydır sanayi daralması yüzde 20’leri aşıyor. 2001 yılında Türkiye ekonomisinin yüzde 5.7 oranında daraldığı göz önüne alınırsa, bu yıl daralmanın en az yüzde 6.5 olacağı öngörülebilir.
IMF’nin dış açık ve enflasyon tahminlerini de pek gerçekçi değil. Bu tahminler birbirleriyle uyumlu olsa da bir parça iyimser kalıyor.
IMF, Türkiye ekonomisinin 2009 yılında yüzde 6.9’luk bir enflasyonla karşı karşıya olacağını öngörüyor. Oysa biz sonbaharda (başta petrol olmak üzere) küresel olarak emtia fiyatlarında bir kıpırdanma olmadıkça enflasyonun daha aşağılarda (yüzde 6’dan az) kalacağını düşünüyoruz. Çünkü ithalattan da anlaşıldığı üzere iç talep çökmüş durumda.
IMF dış açığın milli gelirin yüzde 1.2’si kadar olacağını tahmin ediyor. Yani 7-8 milyar dolar.
Hükümet ise açığın daha fazla, 11-12 milyar dolar olmasını bekliyor. Eh ne de olsa ne kadar ekonomik daralma, o kadar da dış açık büzüşmesi. Biz ise bu yıl dış açık oluşmasa şaşmayacağız. Çünkü bizim ekonomik daralma beklentimiz daha yüksek.

2010’da sadece kıpırtı var
IMF’ye göre, Türkiye ekonomisi 2010 yılında toparlanmaya başlayacak ve yüzde 1.5 büyüyecekmiş. Makul. Ancak enflasyon aynı düzeyde (yüzde 6.8) kalacakmış. Küresel olarak emtia fiyatları çok değişmezse bu da olabilir... Dış açık konusunda ise IMF 2010 yılında milli gelirin yüzde 1.6’sı kadar bir büyüklük bekliyor. Yani 10-11 milyar dolarlık bir açık. Bu da mantıklı. Özetle, IMF, 2009 için biraz iyimser görünse de 2010 için daha gerçekçi görünüyor.
Ama şurası kesin ki, ekonomide çabuk bir toparlanmayı bekleyen yok.

hgunes@milliyet.com.tr

4月26日

The Comment Itself (Dudak Uçuklatan)

IMF’nin son tahminleri
 
Asaf Savaş Akat
Vatan, 26.04.2009
 

Küresel mali piyasalarda genelde olumlu hava sürüyor. Gelişmiş ülke borsalarında volatilite hâlâ yüksek seyrediyor. Ancak en kötüsünün aşıldığı görüşü de yaygınlık kazanmaya başlıyor.

Bu hafta The Economist konuyu kapağa taşımış: “Küçük bir umut ışığı”. Reel ekonomiden ve mali piyasalardan gelen işaretlerin eskisi kadar olumsuz olmadığına dikkat çekiyor. Krizi ağırlaştıran psikolojik etkenlerin hafiflediği gözlemini yapıyor.

Hemen ardından uyarılar geliyor. En önemlisini bu sütunda son dönemde sık sık tekrarladık. Söz konusu olan sadece reel ve mali göstergelerde bozulmanın durmasıdır. Dolayısı ile hızlı bir toparlanma beklentisine asla girmemek gerekiyor.

Küresel resesyon resmileşti

Krizle birlikte IMF’nin resmi tahminlerine ilgi arttı. Kurum yılda iki kez (Ekim ve Nisan) Dünya Ekonomisine Bakış adını taşıyan uzun bir rapor yayınlar. Normal zamanlarda küçük bir uzman kitlesine hitap ederdi. Şimdi herkes merakla bekliyor. Ekim’den bu yana küresel ekonomide koşulların günden güne bozulması bir başka değişiklik getirdi. Tahmin aralığı kısaldı. IMF Kasım’da ve Ocak’ta küresel tahminlerini yenilemek zorunda kaldı.

Ekim’den bu yana IMF’nin küresel büyüme beklentileri her seferinde daha olumsuz çıktı. O açıdan, küresel krizin seyrini IMF’nin tahminleri yansıtıyor. İlk başlardaki iyimserliğin nasıl giderek kötümserliğe dönüştüğü ortaya çıkıyor.

Ekim’de IMF dünya ekonomisinde büyümenin yavaşlayarak sürmesini bekliyordu. 2009’da dünya ekonomisi için yüzde 3 büyüme öngörüyordu. Başta Çin, gelişen ülkelerin dünya ekonomisinin motoru olacağını düşünüyordu.

Kasım’da dünya büyüme hızı yüzde 2.2’ye indirildi. Nedeni ABD ve diğer sanayi ülkelerinde resesyonun daha ağır olması idi. Ocak’ta dünya büyüme hızı yüzde 0.6’ya geriledi. 2009’da dünya ekonomisinin küçülebilmesi ihtimali gündeme geldi.

Yayınlanan son tahminde ise 2009’da dünya ekonomisinin yüzde 1.3 küçülmesi öngörülüyor. Dolayısı ile artık kimse kıvırtamaz. Dünya ekonomisi 2009’da resmen küresel resesyona girmiş oldu.

Küçülen küçülene

IMF tahminlerine göre 2009’da gelişen ülkeler yüzde 1.6 büyüyor, gelişmiş ülkeler yüzde 3.8 küçülüyor. Ayrıntılara inince hakikaten dudak uçuklatan küçülme oranları ile karşılaşıyoruz: Japonya yüzde 6.2; Almanya yüzde 5.6; İtalya yüzde 4.4; İngiltere yüzde 4.1; Fransa yüzde 3.0 ve ABD yüzde 2.8. 2009’da büyümeye devam edebilen ülkelerin başında ise yüzde 6.5’le Çin geliyor.

Buna karşılık Türkiye sadece yüzde 5.1 küçülüyor. Bu sayı hükümetin yeni hedefinden 1.5 puan, benim tahminimden 0.5 puan daha kötümserdir. Teselli arayanlara Almanya ve Japonya’dan daha az küçüldüğümüzü hatırlatalım.

akatas@bilgi.edu.tr

Hastanenin Morgunda Uzun Yıllar

Parkta değil hastanedeyiz, IMF de öyle diyor

Osman Ulagay
Milliyet, 26.04.2009

 

Geçen akşam Kocabıyık ailesinin davetinde Güler Sabancı ile karşılaştık. O gün CarrefourSA’nın Pendik’teki yeni mağazasını açmış olan Güler Hanım, çoktandır gitmediği Pendik’te dolaşırken edindiği izlenimleri anlattı. Gözlemlediği gelişme tablosu kendisini şaşırtmıştı. Hemen ardından da cevabını herkesin merak ettiği soruyu, “Krizin neresindeyiz?” sorusunu sordu bana.
Resmi beyanlara göre kriz Türkiye’yi teğet geçtiğine göre herhalde küresel krizi soruyordur diye düşündüm ve son günlerde okumuş olduğum çelişkili değerlendirmelerin bende bıraktığı izlenimi bir cümlede aktardım Güler Hanım’a, “Parkta değil hastanedeyiz, bunu unutmayalım”, dedim.
Bakıyorum kimileri ilkbaharla birlikte filizlenen yeşil tomurcuklardan, yeşeren umutlardan falan söz etmeye başladı ama bana sorarsanız hemen iyimserliğe kapılmamak gerek. Evet, “hastamız” belki yoğun bakımdan çıktı, bazı iyileşme belirtileri gösteriyor ama hastalığı ciddi ve henüz hastanede, öyle parkta dolaşıp filizlenen tomurcukları falan görecek hali yok.
Ne olur ne olmaz, tekrar vurgulayayım, burada “hasta” olarak nitelenen tabi ki bizim ekonomimiz değil, dünya ekonomisi. Türkiye ekonomisine “hasta” diyeni yaşatmam vallahi. IMF’nin tahminine falan da aldırmayın siz, “Bu bizim krizimiz değil der geçeriz”, olur biter.
IMF tahmini derken, bizim Güler Sabancı ile yaptığımız sohbetin üstünden bir gün geçmeden IMF, dünya ekonomisinin görünümüyle ilgili yeni tahminlerini açıkladı. 

IMF kötümser
Ocak ayında dünya ekonomisinin bu yıl % 0.5 büyüyeceğini tahmin etmiş olan IMF’nin yeni tahminine göre dünya ekonomisi 2009’da % 1.3 küçülecek. 2010 için öngörülen büyüme de % 3.2’den % 1.9’a çekilmiş durumda. 2009’daki küçülme piyasa kurlarıyla hesaplandığında % 2.5 oluyor, yani daha da derinleşiyor.
IMF’ye göre, Türkiye’nin önde gelen ihracat pazarları arasında yer alan Almanya’da ekonomi 2009’da % 5.6, 2010’da % 1.0; İtalya’da ise 2009’da % 4.4, 2010’da % 0.4 küçülecek. IMF, dünya ticaret hacminin 2009’da % 11.0 düştükten sonra 2010’da yalnızca % 0.6 artmasını bekliyor. İşsizlik oranı ise ancak 2010’un sonunda düşmeye başlayabilecek.  
Bu tahminler ve güvenilir otoritelerin değerlendirmeleri, “hasta”nın 2009 boyunca hastanede kalacağını ve kamu kaynağı enjekte edilerek yaşatılacağını gösteriyor. 2010 ise bir tür nekahet dönemi olacak. Onun için lütfen hastane kurallarına uyalım, “Hastamız iyileşiyor” diye tantana yapmayalım.

oulagay@milliyet.com.tr

4月21日

Makina Mumla Çalışmaz

Tekstil işçisinden, Başbakan’a ’makineler yalan söylemez’ ilanı

Hürriyet, 21.04.2009
Başkanlığını Rıdvan Budak’ın yürüttüğü DİSK’e bağlı Tekstil İşçileri Sendikası, Başbakan Tayyip Erdoğan’a mektup gibi gazete ilanı yayınladı. Bugün yayınlanan ilanda, "Tekstil sektörünü kaderine terk etmeyin" çağrısı yapıldı, "Makineler yalan söylemez" mesajı verildi.

DEVRİMCİ İşçi Sendikaları Konfederasyonu’na (DİSK) bağlı Tekstil İşçileri Sendikası (Başkanlığını Rıdvan Budak yürütüyor), Başbakan Tayyip Erdoğan’a, gazete ilanıyla bir mektup yazarak "2.5 milyon kişiye iş, 10 milyon insanımıza aş, ekmek sağlayan tekstil sektörünü kaderine terkedemezsiniz" mesajı verdi. Başbakan’a yazılan açık mektup "özünü korumak için" seçim sonrasına bırakıldı. Merak edenlerin, başta valiler olmak üzere sanayi bölgelerine giderek, gerçeği görebilecekleri kaydedilerek, "Makineler yalan söylemez" denildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kurduğu fabrikalar arasında Sümerbanklar olduğu hatırlatılan mektupta şu ifadeler dikkat çekti:

Tekstil istihdamdır

Ekonominin gövdesi sanayi, sanayinin ana gövdesi ise tekstil sektörüdür. Türkiye, yerine başka bir şey koymadıkça tekstil sektöründen kesinlikle vazgeçemez. Çünkü tekstil istihdamdır. Sayın Başbakan, bugün özelde tekstil sektörü genelde Türk sanayisi bir felaketle karşı karşıyadır. Sanayinin kalbi olan bölgelerde, örneğin Denizli’de Organize Sanayi Bölgesi’nde çalışanların yüzde 70’i son bir yılda işini kaybetti.

Sanayici tefecinin elinde

İşletmelerde izinlerin tamamı kullanılmış, işten çıkarılan işçiler kıdem tazminatlarını ve işsizlik ücretlerini de tükettiler. Şimdi yokluk ve yoksulluk ile karşı karşıyalar. Milyarlarca dolarlık makinalar ve fabrikalar çürümeye terk edilmiş, hurdaya dönüşüyor. Hükümetin bir bakanının, ’Tekstili Çin’e bırakalım’ sözünden sonra, bankalar da bu sektörü gözden çıkardı. Kredi kullanamayan sektör günlük işlerini bile yapamaz hale geldi. Herkes mahkemelerde iflas erteleme peşinde.

Bankalar ayakta kalamaz

Rakip ülkeler sanayiyi sıfır faizle teşvik ediyor. Tekstil ve genel olarak Türk sanayisi çöktüğü zaman sağlam denen bankaların da ayakta kalmadığını göreceğiz. Önlem alınmazsa, 2-3 ay sonra bugünkünden daha beter günlerle karşı karşıya kalacağız. Küresel kriz deyip kadercilik yapmak yerine, çözüm için daha çok çaba göstermek gerekiyor. Yüksek sigorta primi, yüksek vergi, yüksek enerji fiyatları ve yanlış teşvik politikaları ile bu sorunların çözülmesi mümkün değildir.
4月20日

Üç Koyun Geçti Darısı Çobanın Başına

Daha ucuza mı borçlanacağız

Ertuğ Yaşar
Referans, 20.04.2009  
Çok sıkı bir hafta geçirdik! Hem politikada, hem de ekonomide...
Hal bu ki yerel seçimlerin tamamlanmasının ardından, "eh artık politika Türkiye'nin önceliği olmayacak. Türkiye sonunda küresel ekonomik krizin ulusal etkileri ile daha rahat uğraşabilecek; ekonomik krize yoğunlaşabilecek" diye düşünmüştük.
Nerde?
Politika yine gündemimizi alt üst etti. Yok, Ergenekon soruşturmasının 12. dalgası; yok Genelkurmay Başkanının konuşması (ve Türkiyeli açılımı); yok Türkiye Azerbaycan ilişkileri (Ermenistan sınırının açılması) derken ekonomi yine gümbürtüye gitti.
Hal bu ki çok da sevimsiz işler oluyormuş ekonomide. Çarşamba günü açıklanan işsizlik oranı hepimizi tam anlamı ile "dumura uğrattı". Oranın yüksekliğini (yüzde 15,5) bir kenara koyun, hem genç nüfusta oranın yüzde 27'ye kadar çıkması, hem de hala istihdamın korunması için hiçbir önlem alınmaması herkesi korkuttu.
İşin bir başka facia tarafı da, Başbakan yardımcısı ve ekonominin eşgüdümünden sorumlu Bakanımız Nazım Ekren'in geçen Pazartesi günü yaptığı açıklama idi. Eminiz ki Nazım bey o gün yenilenen ekonomik hedefleri açıklarken (yani işsizliğin 2009 yılında yüzde 13,6 olacağını söylerken), Çarşamba günü açıklanacak Ocak ayı verisini biliyordu (yok eğer bilmiyorduysa, ekonominin eşgüdümünden sorumlu Bakan olarak bir dakika daha o koltukta oturmamalıdır !).
Nazım bey ekonomi yönetiminin güven üzerine kurulduğunu bilmez mi? Eğer bilirse, daha Pazartesi öğle saatlerinde açıkladığı 2009 işsizlik hedefinin, Çarşamba sabahı 10.00'da açıklanan Ocak ayı işsizlik verileri ile kadük kalmasının etkilerini düşünemez mi? Yani nasıl olacak da Ocak ayında yüzde 15,5 olan işsizlik, hem de ekonomi bütün yıl yüzde 3,6 küçülürken, yüzde 13,5'a düşecek? Kaldı ki kimse ekonominin 2009'da yüzde 3,6 küçüleceğine de inanmıyor. Beklentiler hep daha yukarıda, örneğin yüzde 6 ile yüzde 10 arasındadır.
Peki, böyle bir durum ortada iken, siz Pazartesi günü açıklanan diğer ekonomik hedeflere inanır mısınız?
Haftanın bir diğer önemli gelişmesi de Merkez Bankasının bir kere daha (75 baz puan) faiz indirmesi idi. Böylece psikolojik sınır olan yüzde 10'un altına inildi. Hayırlı olsun…
Gerçekten "hayırlı olsun" mu? Yok, yahu, bu da züğürt tesellisi! Ekonominin eşgüdümünden sorumlu Sayın Bakanımız gibi, Merkez Bankası yöneticileri de boşa kürek çekiyorlar.
Çünkü onlar, ulusal gelirin yüzde 6,2 küçüldüğü 2008 yılının dördüncü çeyreğine, yüzde 16,75 faiz ile bu ekonomiyi sokan Merkez Bankası yöneticileridir (yani Türkiye ekonomisini ancak bu kadar izleyebiliyorlar). Unutulmuştur diye bir kere daha yazalım, dördüncü çeyrek sonunda Merkez Bankası faizi hala yüzde 15'di!
Yani Sayın Başbakanımız gibi Merkez Bankası yöneticileri de, küresel ekonomik krizin Türkiye'yi teğet geçeceğine uzun süre inanmışlar. İnanmışlar ki ulusal gelir yüzde 6 küçülürken bile enflasyonu bir tehdit ve tehlike olarak görüp faizleri yüzde 15'den aşağı düşürmemişler… Çarşamba günü açıklanan yüzde 15,5'luk işsizlik verisinde (genç nüfusta yüzde 27'ye ulaşan işsizlikte) işte bu Merkez Bankası yöneticilerinin hem de çok ciddi günahı vardır.
Peki, şimdi faizi indirerek doğru mu yapıyorlar?
Yani Merkez Bankası gecelik faizleri düşünce ekonomik büyüme yeniden canlanacak mı? Hayır, tabi ki canlanmayacak. Çünkü özel bankalar kredi faizlerini indirmeyecek. Çünkü Türkiye'nin en büyük kredi kullanıcısı (borçlanıcısı) olan Hazine, yerel seçimler nedeni ile "içine edilen" (!) bütçenin yamasını tutturmak için iç borçlanmaya abanacak.
Ne yani, siz ya da ben T.C Hazine Müsteşarlığından daha itibarlı ve daha güvenilir, daha kredibl bir kurum muyuz ki Hazineden daha ucuza borçlanalım?
Teğet geçti ya Sayın Başbakanım; tam teğet geçti! İş bilmeyen, ekonomi bilmeyen, Türkiye'yi bilmeyen, (sizin tanımlamanız ile) "yaşamında üç koyun gütmemiş" ekonomik yöneticileri ile bu küresel kriz bizi tam teğet geçti!
4月17日

Gülünç Değil Korkunç

Ekonomi yorumculuğunun birinci kuralı

Metin Münir
Milliyet, 17.04.2009

 

Bu memlekette ekonomi yorumcusuysanız ve işinizi ciddiye alıyorsanız numero uno kural, ekonomiden sorumlu bakanları fazla ciddiye almamaktır.
Başbakan’ı da bu bakanların arasında sayıyorum, çünkü, her ne kadar şundan bundan sorumlu bakanlar varsa da Başbakan’ın olurunu almadan kayda değer hiçbir şey yapamayacaklarını cümle âlem biliyor.
Eğer işinizi değil bakanları ciddiye alırsanız yanılırsınız ve yanıltırsınız.
Alalım 2009 için açıklanan büyüme hızını. Seçimden önce ekonominin yüzde dört büyüyeceği açıklandı. Seçimden sonra ekonominin yüzde 3.5 küçüleceği.
Seçimden önce de ekonominin yüzde 4 veya herhangi başka bir oranda büyümeyeceği biliniyordu. Ama halk “aptal”dı. Erdoğan’ın her dediğine inanacaktı. Şampanyayı buzluktan kapıp “Vay be, ekonomiyi büyütüyor” diye horon teperek AKP’ye oy vermeye koşacaktı.

AKP’ye halktan ihtar
Ama halk, her ne kadar zaman zaman karnını kaşıyorsa da, aptal değildi. AKP’ye oyla beraber ihtar da verdi. İşler değişti. “Gerçekçi” rakamlar ortaya döküldü. Ekonomi bu sene yüzde 3.5 küçülecekmiş. Büyüme gelecek yıla kalacakmış.
Ben inandım. Siz?
Bu arada, madem ki revizyon sürecine girdik, birkaç başka şeyin değişip değişmediğini öğrenebilir miyiz? Sayın Çalışma Bakanı belki bizi aydınlatabilir.
Seçimlerden sonra işçi çıkaran patronlara dünyanın kaç bucak olduğunu gösterecektiniz. Kredi musluklarını kısan bankacıların da anasını ağlatacaktınız. Bu hedefleriniz de revizyona uğradı mı? Artık sahte sakal bıyık sakal takmadan sokağa çıkabilirler mi bu arkadaşlar, yoksa tebdili kıyafete devam etsinler mi?
Her gün raporlarında hükümetle açık açık dalga geçen analistlerin olduğundan haberi var mı acaba ekonomiden sorumlu bakanların?
Ama, bütün soruların üzerinde daha ilginç bir soru dolaşıyor.
Neden politikacılar her seçimde aptalın tam tersi olduğunu kanıtlayan halkın neden aptal olduğunu varsayarlar?
Güngör Uras’ın Ayşe Teyze’si gayri safi milli hasılanın veya teğetin ne olduğunu bilmeyebilir. Ama ekonominin iyiye mi kötüye mi gittiğini, havanın açık veya bulutlu olduğunu bildiği kadar bilir.
Durumunun ne olduğunu Erdoğan ve bakanlarından veya başka bir politikacıdan öğrenmeye ihtiyaç duyacak kadar salak Türk yoktur.
Aziz Nesin ne demiş olursa olsun.
Bu arada neden büyüme hedefi apar topar değiştirildi? (Söz. Bu son soru.)
IMF değiştirmeden onlar değiştirsinler de erkeklik onlarda kalsın istediler de ondan. Gülünç olmak istemediler elin gayrimüslimlerine. Bir tahmin sadece.

mmunir@milliyet.com.tr

4月16日

Haydi Teğete

Nobelli Ekonomist Türkiye’yi iflas potansiyeli olanlar listesine aldı

Hürriyet, 16.04.2009
2008 yılı Nobel İktisat ödülü sahibi ve ‘krizi bilen adam’ olarak tanınan Ekonomist Paul Krugman, Türkiye’yi iflas etme potansiyeline sahip ülkeler arasında saydı.

Princeton Üniversitesi profesörlerinden ve New York Times gazetesi yazarlarından Krugman, New York’ta basın toplantısı düzenledi. İzlanda ve İrlanda’dan sonra, krizden en çok etkilenecek ülkenin Avusturya olacağı tahmininde bulunan Krugman, “İzlanda ve İrlanda da işler kötü gidiyor. Onlara büyük ihtimalle Avusturya da eklenecek” dedi.

Krugman, Avusturya’nın Doğu Avrupa ülkelerine verdiği krediler nedeniyle mali istikrarsızlık içine girdiğini belirtti.  Doğu Avrupa ülkeleri hükümetlerinin mali krizi aşmak için yeterli önlem almamaları nedeniyle, dış borçlarını ödeyemez hale geldiklerini, bunun da doğrudan borç veren ülke olarak Avusturya’yı etkilediğini söyledi.

Krugman’a göre, iflas etme potansiyeli bulunan ülkeler listesinde şu ülkeler yer alıyor:

"Macaristan, Letonya, Arjantin, Ekvator, Filipinler, Malezya, Tayland, Kolombiya, Türkiye ve Ukrayna."  2008 Ekim ayında sıkıntıya düşen Pakistan’da da ödeme güçlüğü yaşanmaya başladı.

Krugman’a göre, “potansiyel iflas listesinde” yer alan ülkelerden, Ekvator, Filipinler, Tayland, Kolombiya, Türkiye ve Ukrayna, “ciddi risk grubunu” oluşturuyor.
Krugman, ‘Krizi bilen adam olarak’ tanınıyor. New York borsasındaki çöküşü ve ABD ekonomisindeki durgunluğu önceden görmüş ve dile getirmişti.

Namlunun Ucunda Çıplak Terleme

Devalüasyon yasaktır

Ege Cansen
Hürriyet, 15.04.2009
GEÇEN yıl aramızdan ayrılan Prof. Sadun Aren, 50 yıl önce iktisat hocamdı. Sadun Bey’in en büyük özelliği meramını, en yalın bir şekilde anlatabilmesiydi.

Dedikleri o kadar kolay anlaşılırdı ki, dinleyenler bunları zaten biliyordum zehabına kapılırdı. Sadun Hoca, doktora çalışmaları için gittiği İngiltere’de Keynes’i iyi öğrenmişti. Zaten o zamanlar Türkiye’de Keynes’i en iyi anlayan ve anlatan iktisatçı olarak bilinirdi. Derste IMF’nin işlevlerini anlatırken, rekabet gücünü arttırmak maksadıyla ülkelerin devalüasyon yapmasına izin vermemeyi başta sayardı. İşin ilginç yönü yıllar boyunca IMF’nin bu misyonu, pek de gündeme gelmedi. Biz ise, zaten IMF devalüasyon yaptırır bellemişizdir. İki hafta önce Londra’da yapılan G-20 toplantısında alınan kararları tararken karşıma bu ifade çıkınca, eski bir dosta rastlamış gibi oldum.

* * *

G-20 (Grup 20) toplantısından önce ABD’de hazırlanan ve toplantıya katılanların önüne, "bunları kabul et" diye konulan iktisadi düşünceler dizisinin özünü anlamaya çalışıyorum. Şu ana kadar metinlerin içinden üç şeyi soyutlayabildim.

1. Dünya para ve uluslararası finansman sisteminin patronu da, denetleyicisi de IMF’dir. Bu değişmeyecektir.

2. Amerikan Doları’nı dışlayan veya onu zayıflatacak yeni bir küresel para sistemi kurulmayacaktır.

3. Rekabet amaçlı devalüasyon yasaktır.

* * *

Dünya’nın en büyük askeri gücüne sahip olan ve icabında gözünü kırpmadan silaha sarılabilen ABD, bu gücüne dayanarak, G-20 ve NATO toplantılarına katılanlara ve katılmayanlara, ne ABD’yi ne de ABD Dolarını hafife almayın ve onu zayıflatmayın mesajını vermiştir. Bir defa daha anlaşılmıştır ki, dünyada sonuç alan tek şey askeri güçtür. En ekonomik savaş da rakibin ruhunu, "savaşmaya gerek bile kalmadan" teslim almaktır. Dünyanın her yerinde askeri bulunan ve halen Irak’ta ve Afganistan’da savaşan ve Türkiye’den de 1000 muharip askeri Afganistan’a yollamasını isteyen ABD’nin Başkanı Obama’nın, bize "barış vaazı" vermesi çok hoştu doğrusu.

* * *

Rekabet gücü sağlamak için devalüasyon yasaktır önermesinin bir başka anlamı daha olmalıdır. O da mesela Çin gibi cari işlem fazlası veren ülkelerin parasının değerini arttırmaya zorlanmasıdır. Eğer IMF, rekabet amaçlı devalüasyon yasaktır ilkesini hayata geçirecekse, Çin’e parasının değerini arttırma baskısı yapmalıdır. Ya da Çin’e, işçi ücretlerini baskı altında tutma, denebilir. Krize sebep olan ABD’nin devasa dış açığı ve bütçe açığı nasıl finanse edilecektir? Acaba ABD Çin’e "paranı revalüe etmiyorsan sıfır reel faizli ABD bonosu almaya devam et" ben de senin cebinden "canlandırma paketi" açayım mı diyor? Ne demişler: Ya bük, ya da öp namlunun ucunu.

Son Söz: Cari açık da, cari fazla da sürdürülemez.
ecansen@hurriyet.com.tr

Ümük Yaratma

IMF’den önce gelen ümük sıkma

Hurşit Güneş
Milliyet, 15.04.2009

 

AB’ye sunulacak Katılım Öncesi Ekonomik Program (KEP), revize edilmiş bir makroekonomik çerçeve olarak değerlendiriliyor. Aylardır 2009 yılına ilişkin ekonomik hedefler ya da tahminler gerçekçi olmaması nedeniyle eleştiriliyordu. Başbakan ise yüzde 4’lük bir hedefi gerçekçi bulmayan IMF’ye seçimlerde kükrüyor, daha düşük bir büyüme hedefine razı olmayacaklarını belirtiyordu.
Şimdi ne oldu? 2009 yılına ilişkin büyüme beklentisi birdenbire yüzde 3.6’lık bir daralma oluverdi! Üstelik daha IMF ile anlaşma filan da yapılmadan. Başbakan Erdoğan neden seçimlerde halka dürüstçe 2009 beklentilerini açıklamadı? Bu halkla dalga geçmek değil de ne?
İki gündür birçok meslektaşımız bu hedeflerin gerçekçi olduğunu yazıyor. Oysa biz aynı görüşte değiliz. Eski veriler o denli gerçekdışıydı ki, son hedefler göreli olarak makul gelmeye başladı. İşin doğrusu yeni hedefler de gerçekçi sayılamaz.

Yüzde 3.6 daralma iyimser
Birincisi, büyüme (yahut daralma) daha olumsuz bir düzeyde olacaktır. İthalatın bu denli çöktüğü, küresel düzelme konusunda pek iyimser olunmadığı, sanayi üretiminin yüzde 20’den fazla daraldığı, özel kesim yatırımlarının ise tam bir çöküş yaşadığı yapıda nasıl olacak da ekonomi sadece yüzde 3.6 daralacak? Bu fazla iyimser kalıyor. Üstelik yılın ilk 3 ayı da geçmiş durumda.
Yatırımlar durmuş, ihracat azalıyor. Tek umut, mali gevşemenin büyümeyi telafi etmesi. Ancak bu da pek kolay değil. Aşırı kamu açıkları olmadan Keynezyen politikaların etkinliği sınırlı kalıyor. Üstelik bir de dış açık sorunu bulunuyor. 

Daha fazla mali gevşeme 
Dün açıklanan verilere göre, bütçe açığı yılın ilk 3 ayında 19.1 milyar TL’ye çıkmış. Ocak ve şubat aylarında bu açıklar toplam 10.4 milyar ederken, seçim kampanyası sırasında 8.7 milyar TL büyümüş. Böyle giderse, belki iç taleple daralma (bizim tahmin ettiğimiz gibi yüzde 5-6’da değil) yüzde 3.6’da kalabilir.
Fakat mali gevşeme bu durumda yıl sonunda 49 milyar TL’yi aşan, olasılıkla 70 milyar TL’yi bulan bir açık yaratacaktır. Diğer bir deyimle, yüzde 3.6’lık bir daralma için bütçe açığının hedefi aşması gerekmekte. Elbette bu durumda 11 milyar dolarlık cari açık da akla yatkın hale gelmektedir..
Çünkü unutmayalım, ocak ve şubat aylarında cari fazlalık verildi. Yaz aylarında da döviz girişleri (özellikle turizm nedeniyle) yoğunlaşacaktır. Temmuz-ekim döneminde cari açık, dış ticaret açığından 8 milyar dolar daha az olmaktadır. Eğer dış ticaret açığı bu düzeyde giderse yıl sonunda 4-5 milyar dolarlık dış fazla verilmesi hayli olası.
Kısacası, olağanüstü bir bütçe açığı oluşmadığı takdirde ne dış açık ne de büyüme hedefi tutturulabilir. Daralma daha fazla olur. İşsizlik yüzde 15’i bulur. Dış açık pek oluşmaz. Enflasyon ise yüzde 7’nin altında kalır.
Bununla beraber, henüz IMF’den kaç para geleceği ve bunun somut olarak nasıl değerlendirileceğini bilinmiyor. Gelen para beklentilerin epeyce üstünde olur da ekonomide canlanma için kullanılırsa, elbette hükümetin koyduğu hedefler bir ölçüde daha makul hale gelebilir.

hgunes@milliyet.com.tr

4月13日

İrsaliye Çıktı

Katılım öncesi ekonomik program açıklandı

Milliyet, 13.04.2009

Katılım Öncesi Ekonomik Programda Türkiye ekonomisinin bu yıl yüzde 3,6 oranında daralması, 2010 yılında yüzde 3,3, 2011 yılında ise yüzde 4,5 oranında büyümesi öngörüldü.
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in, Devlet Bakanı Mehmet Şimşek ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile birlikte açıkladığı, Katılım Öncesi Ekonomik Programda, 2009 yılındaki daralmada, özel yatırım ve özel tüketim harcamalarındaki gerilemenin belirleyici olacağı ifade edildi.
2010 yılından itibaren ise küresel koşulların düzelmeye başlamasıyla birlikte Türk ekonomisinin toparlanma sürecine gireceği vurgulandı. Programa göre, dış talepteki daralma en fazla sanayi sektörünü etkileyecek. 2009 yılında sanayi sektörü üretiminin yüzde 9,7 oranında daralması beklenirken, 2010 ve 2011 yıllarında üretimde sırasıyla yüzde 3 ve yüzde 4,7 oranlarında büyüme kaydedileceği tahmin ediliyor.
2009 yılındaki küçülmenin, işgücüne yansıyacağına da dikkat çekilen programda, bu çerçevede işsizlik oranının bu yıl yüzde 13,5 düzeyine yükseleceği belirtiliyor.
Programda, Merkez Bankasının daha önce açıklamış olduğu enflasyon hedeflerinin ulaşılabilir olduğu değerlendirilirken, 2009 tüketici fiyat enflasyonu yüzde 7,5, 2010 yılı enflasyonu yüzde 6,5, 2011 enflasyonu da yüzde 5,5 olarak yer aldı.
Programda, 2009 yılı cari işlemler açığı 11 milyar dolar olarak öngörüldü, 2010 ve 2011 yıllarında ekonominin toparlanmasıyla birlikte cari işlemler açığının bir miktar artacağı ve söz konusu rakamın 2010’da 18,6 milyar dolar, 2011’de ise 26,4 milyar dolar olacağı belirtildi.
Geçen yıl yüzde 1,5 olarak gerçekleşen genel devlet açığının gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYH) oranının bu yıl yüzde 4,6’ya yükseleceği ifade edilen programda, 2010 ve 2011 yılları için de söz konusu oran için yüzde 3,2 ve yüzde 2,8 düzeyinde olacağı tahminlerine yer verildi.
IMF tanımlı genel devlet faiz dışı fazlanın GSYH’ye oranına ilişkin olarak da programda, 2009 yılı için yüzde eksi 0,6, toplam kamu faiz dışı fazla için ise yüzde eksi 0,3 öngörüsünde bulunuldu.

Güçlü Akbanka Geçiş Programı

Akbank 'danışma ekibi' kurdu, Derviş başa geçti

Akbank, Türkiye ve banka için ortaya çıkan koşulları değerlendirmek için bir Uluslararası Danışma Kurulu oluşturdu. Kurulun başkanı Derviş olacak.

 
NTVMSNBC, 13.04.2009
İSTANBUL - Akbank, eski Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı, eski Devlet Bakanı, halen Brookings Enstitüsü’nde küresel ekonomi alanında Başkan Yardımcılığı ve Sabancı Üniversitesi Uluslararası Danışma Kurulu üyeliği görevlerini yürüten Kemal Derviş başkanlığında Uluslararası Danışma Kurulu’nu oluşturdu.

Uluslararası Danışma Kurulu küresel ve yerel ekonomik gelişmeler ve bunların Akbank için stratejik çıkarımlarını tartışarak değerlendirmelerde bulunacak.

Uluslararası Danışma Kurulu’nda yer alacak diğer üyeler, iklim değişikliği konusundaki ünlü Stern Raporu’nun yazarı, Dünya Bankası eski Başkan Yardımcısı ve Başekonomisti ve halen London School of Economics Ekonomi Profesörü Lord Stern; Citigroup Eski Yönetim Kurulu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi Sir Win Bischoff; Olayan Financing Company CEO’su Lubna Olayan; dünyanın önde gelen kalkınma ekonomistlerinden Harvard Üniversitesi Ekonomi Profesörü Dani Rodrik; Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı ve Akbank Yönetim Kurulu’ndan Yönetim Kurulu Başkanı ve Murahhas Üye Suzan Sabancı Dinçer; Yönetim Kurulu Üyesi, Yönetim Kurulu Danışmanı ve Şeref Başkanı Erol Sabancı; Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Akın Kozanoğlu; Murahhas Üye Bülent Adanır; Murahhas Üye Hayri Çulhacı ve Akbank Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi Zafer Kurtul olacak. 

Bu girişimin oluşmasında liderlik rolünü üstlenen Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer, “Günümüzde farkı yaratan bilgidir. Öz ve doğru bilgiye kısa sürede ulaşabilmek fırsatları değerlendirmede, rekabetçi olmada ve risklere karşı korunmada bir öncelik yaratmaktadır. Yeni oluşturduğumuz Uluslararası Danışma Kurulu, her biri kendi alanında engin bilgi ve tecrübeye sahip değerli üyeleri ile, Bankamızın bu gücüne katkıda bulunacaktır. Ayrıca bu girişimin Türkiye ekonomisi için var olan fırsatların küresel anlamda daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunacağına inanıyorum” dedi.

Akbank Uluslararası Danışma Kurulu Başkanı Kemal Derviş, “Bu istisnai grubun toplantılarını dört gözle bekliyorum. Tüm üyelerine teşekkür ediyor ve Türkiye, Doğu Akdeniz Bölgesi ve dünya ekonomisi için kritik olan bu dönemde, istişarelerimizin Türkiye ve dünyadaki fikir liderleri arasındaki bağları güçlendireceğine inanıyorum” diye konuştu.

12 üyeden oluşacak Akbank Uluslararası Danışma Kurulu yılda iki defa toplanacak. Danışma Kurulu’nun ilk toplantısı Temmuz ayında İstanbul’da yapılacak.

Mısırsıçan

 Sordum Ya Rabbime
 Nerede olsun diye?
 İçime bir his doğdu,
 "CLEVELAND" diye.

 Sordum Ya Rabbime
 MISIR ne iş diye?
 İçime bir his doğdu,
 "VERGİ düşer 4 günlüğüne" diye.

 Sordum Ya Rabbime
 YUMURTA işi nasıldır diye?
 İçime bir his doğdu
 "LİKİT olursa daha iyi" diye.

 Sordum Ya Rabbime
 FATURA nedir diye?
 İçime bir his doğdu
 "NAYLON olursa daha iyi" diye.

 Sordum Ya Rabbime
 Başka ne iş diye?
 İçime bir his doğdu
 "GÜBRE DE iyi iş" diye.

 Garip dedi ki Rabbine,.
 UNAKITANLAR ne mübarek insan diye,
 Rabbim de buyurdu,
 "SEN GERİ ZEKÂLIYSAN BEN NE YAPAYIM" diye.

İnanılası Çöküş

Rekor daralma dış fazla yaratıyor

Hurşit Güneş
Milliyet, 13.04.2009

 

Geçen hafta şubat ayına ilişkin ödemeler dengesi verileri açıklandı. Ocak ayında 254 milyon dolarlık dış fazla veren ekonomi, şubat ayında 343 milyon dolar fazla vermiş. Böylesi bir cari fazlanın da temel nedeni ithalattaki çöküş.
Geçen yıl ilk iki ayda 31 milyar dolara yakın ithalat yapılmışken bu yıl, neredeyse yarısı kadar, 16.9 milyar dolarlık ithalat yapılmış. Petrol fiyatındaki ve ithalat miktarındaki düşüş ile euro’daki değer kaybı dolarla hesaplanan ithalatın düşmesini sağlamış.
Şimdiye dek hep cari işlemler açığı verilir, bu da borçlanma ile kapatılırdı. Oysa şimdi tam tersi. Cari fazla var, finansman sorunu yaşanıyor. 2002-2005 yılları arası açıklar temel olarak sıcak para girişleri yahut portföy yatırımlarıyla, sonra hızla artan özel kesimin dış borçlanmasıyla kapatılmıştı. Tabii bir de 2005-2007 döneminde hızla artan doğrudan yabancı yatırımları oldu.

IMF’nin kapısı çalındı. Çünkü...
Ne ilginç! İki yıl önce sorun dış açıktı ve finanse edilebiliyordu. Şimdi dış açık yok ama finansman sorunumuz var. Elbette bu biriken dış borçlar nedeniyle yaşanıyor. IMF’den dış kaynak aranmasının nedeni de bu ödeme sorunu.
Şubat ayında doğrudan yatırımlar olağanüstü bir düşüş göstermiş; neredeyse ocak ayının üçte birine kadar. Sıcak paraya gelince... Ocak ayında çok büyük miktarda sıcak para çıkışı görülmemişti ama Şubat ayında özellikle bonolardan ciddi ölçekte bir yabancı çıkışının (toplamda 1.6 milyar dolar) yaşandığı görülüyor. Kısacası Şubat ayı döviz kayıplarının yoğun olduğu bir ay olmuş.
Ocak ayında bankalar yurtdışına 620 milyon dolar para çıkarmışlardı. Şubat ayında ise 1.5 milyar dolar düzeyinde kendi paralarını getirerek, 490 milyon dolarlık borçlarını karşılamışlar. Banka dışı kesimler ise aynı işlemi Ocak ayında yurtdışından 421 miyon dolar getirerek ve 853 milyon dolar ödeyerek yapmış.
Bu kez bu kesim şubat ayında hem 331 milyon doları yurtdışındaki kendi hesabına, hem de 573 milyon doları borçları için yollamış. Bu dövizin de bankaların yurtdışından getirdiği paradan karşılandığı anlaşılıyor. Böylece kur üzerinde herhangi bir baskı olmamış, ancak ocakta TL yüzde 3’e yakın değer kaybetmiş. 

Bu kriz neden farklı..
2001 krizinde de dış fazla oluşmuştu. O zaman da dış ödeme sıkıntıları vardı. Fakat yapı farklıydı. 2001 yılında 3.7 milyar dolarlık sıcak para çıkmıştı. Hükümet 2, özel kesim ise 1.4 milyar dolar dış borç ödemişti. Bankalar ise 9.6 milyar dolar borç ödemişti.
Krizden çıkış da çabuk olmuştu. 2002 yılında 1.5 milyar dolar sıcak para girerken, bankaların dış yükümlülüğü 2 milyar dolara düşmüştü. Üstelik özel kesim 3 milyar dolara yakın dış kredi kullanabilmişti. Çünkü dünyada konjonktür uygundu. Şimdi ise 2010 yılına ilişkin küresel belirsizlikler sürüyor...
Fakat hale bakın; geçen ağustos ayında 49 milyar dolara yaklaşan cari açık belki yıl sonunda ortadan kalkacak! Bu inanılmaz bir daralma anlamına geliyor.

hgunes@milliyet.com.tr

4月11日

Büyük Ahlak

'Büyük birader' google mı?

Mehmet Yılmaz
Hürriyet, 11.04.2009
GEORGE Orwell’in "1984" isimli romanını çağrıştıran bir haber geçtiğimiz günlerde gazetelerde yayımlandı.

İngiltere’de bir kadın, google’ın sokaklardan görüntü sağlayan "street view" isimli programı sayesinde kocasının kendisini aldattığını öğrenerek boşanma davası açtı.

Haberde, söz konusu kadının, bir kadın arkadaşının evinin bulunduğu sokağı gözetlerken, kendisine iş için kent dışına çıkacağını söyleyen kocasının otomobilini, arkadaşının evinin önünde gördüğü anlatılıyor.

Elbette kadının, kendi kadın arkadaşının evinin bulunduğu sokağı gözetlemiş olması bir tesadüf olmamalı. Büyük olasılıkla zaten bir haklı kuşku vardı ki kadın oturup o sokağı gözetledi.

Orwell, 1984 isimli romanında, yaşam alanlarının her köşesine yerleştirilmiş kameralar ile insanların attığı her adımın ve konuşmalarının izlendiği bir hayali devlet anlatıyor. "Büyük birader"in yönetimindeki bu ülkede bireysellik yasaktır, devletin tarif ettiğinin dışında bir düşünceye kapılmak da!

Orwell, bu romanını Stalin dönemi Sovyetler Birliği’ni eleştirmek için yazmıştı.

Onun bir bilimkurgu olarak tasarladığı şey, bugün gerçek oldu.

Paranoyak değilim ama sokak başlarına konuşlanmış kameraları, tepemizde dönüp duran uyduları, telefon hattımın bir ucuna yapışmış "dinleyicileri", kredi kartı ekstrelerinden takip edilen günlük yaşamlarımızı görünce biraz gecikmeyle de olsa 1984’ü yaşamaya başladığımızı düşünüyorum.

Henüz beyinlerimizi yıkayıp, hepimizi tek tip düşünceye mahkûm etmediler ama böyle giderse o da yakındır diye düşünmeden edemiyorum.

Ve gördüğünüz gibi artık bu işi devletin yapması da gerekmiyor.

Google, gözünü üzerimize dikmiş her adımımızı izliyor, her şeyi kaydediyor.

Orwell’in hayali ülkesinin gerçekleşmekte olduğunu görünce kendime sormadan da edemiyorum: Arthur C. Clarke’ın "2001 - Bir Uzay Efsanesi" isimli romanının kahramanı Hal gibi bir bilgisayar, günün birinde tüm evrenin hákimi olur mu?
4月6日

Demet Demet Papatya Sakın Beni Unutma

Demet Demet Çelişki
 

Mehmet Uğur Civelek

Dünya, 06.04.2009 

Her bakımdan ilginç bir haftayı geride bıraktık: Gerek ülkemiz gerekse dünya ekonomisine ilişkin veriler olumsuz eğilimlerin gücünü koruduğunu teyit etmesine rağmen, finansal piyasalar bu gerçeği görmezden gelmeye ve her şey iyiye gidiyormuş havasını yaratmaya çabaladı. Belli ki ekonomilerin küçülmesi, işsizliğin tırmanmaya devam etmesi ve enflasyon rakamlarının beklentilerin üstünde çıkması yanı sıra faaliyet gelirlerinin erimeye devam etmesi her halde iyi sayılıyor ve böyle devam etmesi arzu ediliyor. G-20 zirvesi bildirisinde serbest piyasa anlayışına aykırı böyle yapay yönlendirmelerin olmaması için etkili düzenlemelerden bahsedilmesi de önemsiz bir detay olmaktan öteye gidemiyor!..

Mart ayı ihracatımızın bir yıl öncesinin aynı dönemine göre yüzde 35 daralması ve enflasyonun ekonomik durgunluğa rağmen beklentileri aşarak yüzde 1,10 düzeyinde gerçekleşmesi önemli değil! ABD ekonomisinde net 633 bin kişinin işini kaybetmesi ve işsizlik oranının yüzde 8,5'e çıkması da önemli değil! Küresel sorunlar küresel çözüm gerektirir diyen G-20'lerin birlik görüntüsü vermek adına sorunları bile konuşamıyor olması, mecburen yüksek gelir gruplarından daha çok vergi almanın yollarını aramak zorunda kalması da önemli değil! Peki bunlar önemli değil ise daha önemli ne olabilir? Statükonun, mevcut yapının herşeye rağmen korunması... Peki bu kafa ile bunu başarabilirler mi? Orta vadede kesinlikle hayır.

İç piyasalarımıza baktığımızda iyimserlik dozunun diğer gelişmekte olan ekonomilere göre daha yüksek olduğu dikkat çekiyor; sebebini araştırdığımızda karşımıza çıkan gerekçeler bahane olmaktan öteye gidemiyor ve güven vermiyor. IMF ile anlaşılamayacak olması kısmen de fiyatlanmış olsa veya borç konusu Türkiye'yi en olumsuz etkilenecek ülkeler listesinde üst sıralara çıkarmasa belki susacağız... Belli ki korku dağları bekliyor, kaybedecek çok şeyi olanlar çaresizleşiyor, fakat şimdilik direnmekten vazgeçmiyor.

G-20 zirvesinde birlik görüntüsü verebilmek adına sadece sıkıntı yaratmayacak konular gündeme giriyor. Küresel yoksullaşma nedeniyle geniş kesimleri sakinleştirmek ve azalan vergi gelirlerini telafi etmek adına yüksek gelir grupları potaya alınıyor; üst düzey yöneticilere yönelik ödemeler ve primler konusunda yine kurallar getirilmesi ve vergi kaçağının önlenmesi adına vergi cennetleri konusunda bir şeyler yapılması gündeme geliyor. Fakat bu toplantıya katılan Başbakanımız'ın IMF ile anlaşma konusunda bir şartı var; nereden buldun konusunu tartışmayacakmış!.. Bu durumda bütçe açığınının kontrolden çıkması nasıl önlenecek? Varlık Barışı uygulaması sonrasında, nereden buldun konusuna karşı olmanın sebebi ne olabilir?..

Belli ki ülkemizde adaletin yerini keyfiyet alacak ve bu yöndeki uygulamalar çeşitlenecek: Siyasi iradeye yakınlık ve uzaklık durumuna göre yaklaşımlar farklılaşacak, bıyıklı yabancılarımızın görece iri olanları artık rahat uyuyamayacak! Zira geçtiğimiz hafta içinde gözaltına alınan ve hesapları bloke edilenler, bazı kesimler için ciddi bir gözdağı anlamına geliyor olabilir. Bir yandan küresel düzeyde gizliliğin azalması diğer yandan içeride keyfiyetin artması herhalde finansal piyasalarımızın şimdilik hesaba katamayacağı bir tehdit olarak etkisini hissettireceği günü bekleyecek!

Gerek ülkemizde gerekse küresel düzeyde gelir dağılımının aşırıya kaçan ölçüde bozulmuş olması çözümsüz sorunlar yaratıyor ve insanlığın geleceğindeki ipotek hızla taşınamaz hale geliyor. İlk olarak faaliyet gelirleri ve talep daralıyor, devamında ise rekabet gücü iyice olumsuzlaşıyor ve sorunlu krediler artıyor; tüm ekonominin daralması ve yaprak dökümünün hızlanması kaçınılmazlaşıyor. İkinci olarak ekonomi ile finansal piyasalar arasındaki etkileşim sıfırlanıyor; serbest piyasa anlayışının özü tükenirken sadece sorun üreten bir şekil kalıyor. Son olarak da para ve maliye politikalarından oluşan ekonomi siyaset etkinliğini kaybediyor, alınan önlemler faydasından çok daha büyük yan tesirler üretir hale geliyor. Mevcut durumlarını koruma derdine düşen etkili ve yetkili çevreler, bunları konuşamadığı için çırpındıkça batıyor ve birbirlerine tavır alacakları bir döneme koşuyorlar. İnsanlık açısından önemli kavramları da bu süreçte yıpratıp tüketmekten çekinmiyorlar. Güven bunalımını aşmak için seferber olanların hem kendilerine hem de birbirlerine güvenemez hale gelmeleri de içinde bulunduğumuz korku tünelinin bir cilvesi haline geliyor. Sadece finansal piyasalara bakanlar ise bu gerçekleri bilmiyor, arka planda yaşananları hiç kavrayamıyorlar.

Bildiğimiz bir şey var, küresel ekonomi daralmaya devam edecek ve işsizlik artacak; mevcut statükoyu koruma çabası terkedilmedikçe bu durum değişmeyecek; çok yönlü istikrarsızlık dalga dalga genişleyecek. Etkili ve yetkili çevreler, yanlış yaptıklarını ve bindikleri dalı kestiklerini farketmeye, birbirlerine girmenin çözüm olmayacağını görmeye başladığında iş işten geçmiş olacak! Ülkemizde Türk Lirası'nın değerlenmesi, Merkez Bankası'nın döviz satım ihalelerini durdurması ve menkul kıymetlerde kaybın kısmen geri alınması işlerin düzelmeye başladığı anlamına gelmiyor, gerçeği değil de hayal ve temennileri fiyatlayanlar, orta vadede gidecekleri yeri seçme şansına sahip olamazlar.

4月4日

Ötenazi

Batmasına değil, yaşamasına izin verilmeyecek kadar büyük

Metin Münir
Milliyet, 04.04.2009

 

Amerikalılar her konuda fikri var ve akıl vermekte uzmandırlar. Süper güç ukalalığının bir imtiyazıdır bu.
Özellikle ekonomik krize giren azgelişmiş ülkelere akıl hocalığı yapmaya bayılırlar. Japonlar azgelişmiş sayılmaz tabii, ama onlar da yıllar süren bankacılık krizleri esnasında az Amerikan tavsiyesi dinlemedi.
Şimdi ABD herhangi bir azgelişmiş ülke gibi içinden çıkılması zor bir krizde debeleniyor. Kendinin akla ihtiyacı var ama galiba vere vere kalmadığı için ne yapacağını bilmiyor. Daha doğrusu biliyor, belki, ama yapamıyor. İkide birde ilan edilen bol milyarlı paketler hep kof çıktı. Nedir yapması gereken? Türkiye’nin 2001 krizinde yaptığı. Batık bankalara el koymak. Satılabilir olanları satmak. Kötülerini kapatmak.
ABD bizim 2001’de olduğumuzdan çok daha kötü durumdadır. Bizde sadece çoğu küçük yirmi küsur banka kötü durumdaydı. ABD’de hemen hemen istisnasız bütün büyük finans kurumları iflas durumundadır. 

Finans, devlet yardımı bekliyor
Ama finans lobisi hâlâ güçlü olduğu için krizden devlet yardımıyla kurtulma ümidini kaybetmedi. Washington’u sağmaya devam ediyor. Wall Street o kadar arsız ki hükümetten 243 milyar dolar yardım dilenmesine rağmen geçen yıl  18 milyar ikramiye dağıttı. Citigroup, AIG, Bank of America gibi kurumlar devlet yardımı aldı. Ama durumlarında düzelme olmadı. Ve olmayacak.
IMF’nin eski başekonomistlerinden Simon Johnson çıkmazı şöyle özetliyor: Karşımızda iç içe girişmiş iki sorun var. Ekonomideki herhangi bir iyileşme belirtisini söndürmeye aday, ölümcül hasta bir bankacılık sektörü. Kamu desteğini kaybetmiş olmasına rağmen, finans sektörünü hükümetin mali konulardaki politikasını veto hakkına sahip kılan bir siyasi denge.
Büyük bankalar, diyor, krizden bu yana zayıflayacaklarına kuvvetlendiler. Batmalarının yaratacağı kaosla korkutarak durumlarını muhafaza ediyorlar. Johnson açıkça söylemiyor onun için ben söyleyeyim: Açgözlülükte ve başkalarının hakkını gasp etmekte Amerikan finans sektörünün kovboylarıyla Rus oligarkları veya herhangi bir gaddar Afrika diktatörü arasında bir fark yok. Daha doğrusu var: Amerikalı bankacılar bunlardan da beter çünkü Amerikan hükümeti bile sırtlarını yerine getiremiyor.
Çare: Hükümetin onlara ültimatom vermesi: Zararı gizlemekten vazgeçin, 30 günde sermaye bulun, aksi takdirde sizi devralıyorum. Pisliklerinizi temizleyip sizi satacağım. Batmasına izin verilemeyecek kadar büyük kurumlar yaşamalarına izin verilemeyecek kadar büyüktür diyor Johnson.
Japonya sorunu bankalarla on yıl yaşadı. Bir türlü sorunla yüzleşemedi. Hiçbir zaman ekonomisini düzeltemedi. ABD aynı tehlikeyle karşı karşıya. Japonya nasıl eski Japonya değilse ABD de artık eski ABD olmayabilir.

mmunir@milliyet.com.tr