m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 工具 帮助
7月30日

Sıratta Dans

Merkez Bankası’nın tehlikeli faiz oyunu

Erdal Sağlam
Hürriyet, 30.07.2009
MERKEZ Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz’ın dünkü açıklamaları piyasalarda şok etkisi yaptı. Özellikle faiz konusundaki “taahhüt” niteliği taşıyan sözleri üzerine piyasalarda ciddi faiz indirimleri oldu.
 

Her şeyden önce şunu söylemek gerekir ki; Merkez Bankası’nın sürekli şok kararlar açıklaması, beklentileri sürekli zıplatması, uygun bir yöntem değil. Olağanüstü durumlarda beklentileri radikal biçimde değiştirmek için bir kere şok etkisi yaparsınız tamam da, Merkez Bankası sürekli şok vermeye başladı. Gerçekten şok etkisi yapmak istediğinizde bu yöntemi yalama olduğu için uygulayamazsanız ne olacak?

İLGİNÇ FAİZ TAAHHÜDÜ

Başkan Yılmaz’ın önümüzdeki 3 yıla ilişkin olarak faiz konusunda söyledikleri ise herhalde dünyanın hiçbir yerinde bir merkez bankası başkanı tarafından söylenecek bir söz değildir.

“Politika faizlerinde ikinci bir indirim sürecinin söz konusu olabileceğini” kaydeden Yılmaz, “Borç dinamiklerinin sürdürülebilirliği ve bütçe disiplinini gözeten bir mali program olduğu sürece faizlerin tek hanede kalıcı seyretmesi mümkün olabilir. Tek haneli faiz oranlarının sürmesi mali disiplinle mümkün olacak. Kısa vadeli faizlerin krizden çıkışla birlikte 3 yıllık tahmin ömrü boyunca sabit kalabileceği tahmin ediliyor” dedi.

Tabii ki kimse bunun için saydığınız şartları gözönüne almayacak ve 3 yıl boyunca tek hanede kalacak bir faiz taahhüdünde bulunduğunuz biçiminde algılanacak. Öyle olunca da piyasalar alıp başını gidecek, ne bekliyorsunuz ki...

Bu sözlerin arkasına baktığınızda Merkez Bankası’nın önümüzdeki dönem faizleri tek haneye indirmek niyetini açıkca görüyorsunuz. Tek hanede kalıcı olması için ise borç dinamikleri ve bütçe disiplini gözetilmiş olacak. Yani Merkez Bankası bu sözleriyle önümüzdeki aylarda faiz indirimlerine devam edeceğini, faizleri tek haneye indireceğini garanti etmiş oluyor.

Peki böyle bir belirsizlik ortamında hangi Merkez Bankası önümüzdeki birkaç aya ilişkin bu kadar kesin konuşabiliyor. Hangi Merkez Bankası önümüzdeki 3 yıl için “tek haneli faizin süreceği” taahhüdünde bulunabiliyor.

Bazıları çıkıp, özellikle AKP’liler çıkıp, bugünkü gazetelerde “Helal olsun Merkez Bankası’na” diyecekler. Buna bir de “yeniden döviz alımı için araştırma başlattığı” sözlerini ekleyip, övgü üzerine övgü düzecekler. Onların derdi ekonomi değil ki, iktidar sürsün yeter.

İyi de Merkez Bankası’nın görevi bu mu? İktidardaki politikacıyı memnun etmek mi?

Merkez Bankası’nın görevi “Hazine’ye yardımcı olmak” da değildir. Merkez bankacılar artık bunu kabullenmiş, amacın ne olduğunu belirlemişlerdir; Merkez Bankası’nın görevleri arasında hükümetin aşırı harcamalarını finanse etmek için Hazine’ye yardım etmek, Hazine’nin kolay ve ucuz borçlanması konusunda faiz politikası uygulamak ve “uzun süre tek haneli faiz oranı” gibi taahhütlerde bulunmak, kesinlikle yoktur.

KAMU HARCAMASINI ÖZENDİRİR

Merkez Bankası bu tavrıyla aşırı kamu harcamalarını özendirmiş oluyor. Yani, “siz kafanızı yormayın, harcayın ben yardımcı olurum” demek istiyor.

Bunu yaparken gerekçelerinden biri olarak “küresel ekonomide uzun süre faizlerin artmadan süreceği”ni öne sürüyor. Halbuki FED Başkanı Bernanke, daha geçen hafta “çıkış planı” için senaryoları, faizlerde yukarı trendin beklenenden önce başlayabileceğini söylemedi mi?

Böyle bir ortamda, yani bankalara, yabancılara Merkez Bankası’nın çıkıp da “Gelin Hazine Kağıdı almaya devam edin” dediği bir ortamda, KOBİ’lere, üreticilere bankalar kredi verir mi? O söylediği üretim böyle mi artar, işsizlik böyle mi çözülür?

Merkez Bankası bir süredir tehlikeli oyun oynuyor, tehlike dozunu iyice artırdı. 

esaglam@hurriyet.com.tr

7月28日

Sosyal Kıyamet

Çinli işçi şirket birleşmesine direndi, müdürü döverek öldürdü

Çin’de çelik işçilerinin, bir yöneticinin ölmesine neden olan ayaklanması sürüyor.

Hürriyet, 28.07.2009

Devletin sahip olduğu dev bir fabrika ile Pekinli özel bir şirketin birleşme planlarını protesto eden 30 bine yakın işçi polisle çatıştı. Her şey Pekinli Jianlong Group’un devlet kamu şirketi olan Tonghua Demir ve Çelik Group’un büyük hissesini almak istemesiyle başladı. Binlerce Çinli işini kaybetme korkusuyla sokağa döküldü.

Jianlong’un Genel Müdürü Chen Guojun, işçilerden yediği dayak sonucu öldü. Guojun’un geçen yıl 440 bin dolar ödeme almasının 200 yuanlık emekli maaşını alamayan işçileri çılgına çevirdiği belirtliyor. Guojun’in, 30 bin işçiye sadece 5 bin çalışanın birleşmenin ardından çalışmaya devam edeceğini açıkladığı, bunun üzerine işçiler tarafından linç edildiğini haber ajanslarına yansıyan bilgiler arasında.

Evlilik yok iddiası

Çin’in devlet kontrolündeki varlık yönetimi danışmanlık şirketi ve yönetim komisyonu bir yetkili, Jianlong’un satınalma girişiminin engelleneceğini söyledi. Tonghuas’tan başka bir yetkili ise komisyondan bilgi aldıklarını, Jianlong’un artık satın almayla ilgilenmediğini belirtti. İki şirket arasında evlilik olmayacağı yönündeki açıklamaların, işçilerin öfkesini dindirmek için yapıldığı da iddialar arasında.

Kriz ortamında, şirketlerin birleştirilmeleri girişimleri, ‘işsizlik’ korkusu yaşanan Çin’de sosyal patlamaları da beraberinde getiriyor. Hong Kong’da bulunan İnsan Hakları ve Demokrasi Bilgi Merkezi, geçen cumartesi de Çin’de benzer huzursuzluk haberleri geldiğini açıkladı.

Birleşmeler sosyal patlamayı tetikliyor

ÇİN’in uzun bir süredir madencilik sektörünü küçültmeye ve konsolide etmeye çalıştığı biliniyor. Global kriz patlamadan hemen önce, emtia fiyatlarının rekor düzeyde artması Çin’de madencilik sektöründe hızla büyümesine neden olmuştu. Maden ocaklarında yaşanan kazalar da sektörde birleşmeleri gündeme getirmişti.

7月27日

barnesandnoble ereader

Barnes & Noble Repeats Amazon.com's Errors on E-Books

 
 
The Washington Post, July 26, 2009

Stop me if you've read this before: A high-profile electronic-book store has trouble matching the selection, pricing or flexibility of the traditional ink-on-paper product. 

This time around, the store comes from Barnes & Noble, which launched its "eBook Store" (http://bn.com/ebooks) on Monday, touting a selection of 700,000-some volumes. In some aspects, the New York retailer's new online shop outdoes the best-known e-book venture, Amazon.com's Kindle; in other areas, it repeats Amazon's mistakes or makes new ones of its own.

The Barnes & Noble store's greatest advantage is its compatibility. Where Amazon restricts reading to its Kindle wireless tablets and its Kindle Reader program for Apple's iPhone and iPod Touch, Barnes & Noble provides reader software for Mac and Windows computers, iPhones and iPod Touches, and newer BlackBerry phones. You can read your purchases on still more devices in its older eReader program (http://ereader.com), which comes in additional versions for Palm OS, Windows Mobile and Symbian phones.

Next year, Barnes & Noble will add support for Plastic Logic's upcoming, Kindle-esque wireless eReader tablet.

That hardware's arrival would be a positive step for Barnes & Noble, considering its current software's issues. To buy an e-book, you have to launch a Web browser. The first time you open a book on a new device, it requires you to authenticate your purchase by typing in your name and a credit card number on file in your store account. If you switch devices mid-book, the software doesn't remember where you left off.

On most devices, you can add bookmarks, highlight text and type in notes, but you can't copy more than a paragraph of text -- even if that paragraph is one word. You can't print a book, and there's no text-to-speech function to read it to you.

Other flaws are confined to particular releases of Barnes & Noble's software. Its ugly Windows version obscures some of its toolbar buttons by default, but you can't hide its own menus for a distraction-free reading experience. The Mac edition doesn't look much better and can't download recent purchases.

The BlackBerry release, meanwhile, took as long as a minute to winch a book into memory and lacked highlighting, annotation and copying features. The iPhone version looked cleaner than the others but provided no way to remove highlighting (weirdly enough, it let me add multiple layers of highlighting, eventually painting over the text in yellow).

Barnes & Noble's selection isn't as wide as that 700,000-title boast would suggest. Half a million of those titles are public-domain books available free through the Google Books site -- many of which you can download free at sites such as Gutenberg.org. The remaining 200,000, including some duplicate editions, cover many new releases but tend to leave older works out. For example, Barnes & Noble carries only seven e-books by the prolific science-fiction author Arthur C. Clarke, compared with 97 hardcover and 273 paperback volumes by him.

Barnes & Noble doesn't sell electronic editions of newspapers or magazines, although its software could support those publications.

Most new books sell for $9.99, but some top $20, easily exceeding prices for paperback copies. Older titles tend to go for less, with many priced at $7.99. Participants in B&N's $25-a-year membership program, which provides discounts on physical books, don't get a break on e-books.

The least attractive aspect of the Barnes & Noble e-book effort is its use of "digital rights management" restrictions on most paid e-books (publishers can opt out of them, but the store doesn't say so if they have). Although its DRM controls lack the strictness of the Kindle's -- you can theoretically lend or resell e-books, if you're willing to give your credit card number to recipients -- they still limit your reading to the software and devices that Barnes & Noble permits, not the ones you might like.

Plus, there's always the chance that DRM can be abused by a publisher or store in some unforeseen way. Consider the example of Amazon, which on June 17 deleted purchased copies of some George Orwell novels and refunded their purchase price to buyers after learning that the publisher didn't have the right to sell those books. Amazon has apologized and says it won't do that again, but Kindle users now know how tenuous their ownership of e-books can be.

In its insistence on DRM -- not to mention its spotty selection, questionable pricing and glitchy software -- Barnes & Noble's e-book venture resembles nothing so much as the early, awkward attempts of record labels and the current, awkward attempts of movie studios to set up digital storefronts.

Those parallels don't bode well for the future of the electronic book. If we're going to have to watch publishers and stores repeat all the mistakes of the music and movie industries, it's going to be a long few years in the e-book business.

Living with technology, or trying to? E-mail Rob Pegoraro at robp@washpost.com. Read more at http://voices.washingtonpost.com/fasterforward.

7月26日

Fekçi

Bekçi

Hayrettin Güngör 

DEVLET geniş ve boş bir araziye geceleri göz kulak olacak bir bekçiyi işe almaya karar verir. Bir süre sonra düşünülür: “Peki talimatlar olmadan bekçi işini nasıl yapacak.”

Bir planlama birimi kurulur ve planlamayı yapmak üzere iki kişi işe alınır. Bir süre sonra “İşleri yapıp  yapmadıklarını nasıl kontrol edeceğiz” diye düşünülerek iki denetmen işe alınır, biri denetim yapar diğeri raporları yazar. Bir süre sonra “Bunların maaşları hesaplanıp nasıl ödenecek” diye tartışılır ve bir muhasebeci şefi, bir de kâtip işe alınır.   

Bir süre sonra; “Peki bunlardan kim sorumlu olacak” diye düşünülür, bir müdür ve iki de müdür yardımcısı işe alınır.

Bir süre sonra, ülkede ekonomik kriz çıkar ve bütçedeki masrafları kısmak için bekçi işten çıkartılır.

7月25日

Ramazan Şenlikleri

Report: 30,000 China steelworkers in deadly clash
The Associated Press Jul 25, 2009

BEIJING - Some 30,000 Chinese steelworkers clashed with police in a protest over plans to merge their mill with another company and beat the company's general manager to death, a human rights monitor said Saturday.

Several hundred people were injured in the clash Friday in the northeastern city of Tonghua, the Hong Kong-based Information Center for Human Rights and Democracy said in a faxed statement.

Employees of Tonghua Iron and Steel Group object to plans for Jianlong Steel take control of the company, the center said. It said Beijing-based Jianlong controlled the company temporarily last year, and employees blame Jianlong for financial problems suffered at the time.

Angry Tonghua employees attacked Jianlong general manager Chen Guojun during the protest and beat him to death, the center said. It said friends of Chen confirmed he was dead.

Workers were angry that Chen was paid some 3 million yuan ($438,000) last year while some retirees received as little as 200 yuan ($29) a month, the center said.

Beijing is trying to streamline China's sprawling steel industry, the world's largest, by orchestrating a series of mergers aimed at creating globally competitive producers. The mergers often are accompanied by layoffs that sometimes spark complaints that workers receive too little severance pay.

A woman who answered the phone Saturday at the government office for the Tonghua district where the steel company is located confirmed a protest occurred Friday but said she had no details of deaths or arrests. She refused to give her name.

A man who answered the phone at the Tonghua city hall said provincial government and Communist Party leaders had taken charge of handling complaints by Tonghua employees. He would give only his surname, Xu.

Phone calls to the Tonghua company headquarters and local party offices were not answered.

Jianlong took over Tonghua last year but suffered losses after steel prices dropped and jettisoned the company, the human rights monitor said. It said Jianlong revived the takeover plan this year after steel prices rebounded, making the business profitable again.

Kül Cumhuriyeti

Vergi ve prim alacakları inanılmaz boyutta

Şükrü Kızılot
Hürriyet, 25.07.2009
TEĞET geçti denilen ekonomik kriz, vergi ve sigorta primi borcu olanları bırakın teğeti, deldi geçti.

Vadesi geçtiği halde tahsil edilememiş olan vergi alacakları ile SSK (4/a) ve Bağ-Kur (4/b) prim alacakları inanılmaz boyutlara ulaştı.

Sözünü ettiğimiz inanılmaz boyut, tabloda gösterilmiştir.

 

SSK ALACAĞI DÜZELTİLDİ

 

Yukarıdaki rakamlardan; işçi çalıştıran işverenlerden olan SSK primi (4/a), gecikme cezası ve gecikme zammı alacağının ilginç bir öyküsü var.

16 Haziran 2009 günü “SGK’da Erkek Adam Komedisi” başlığı altında açıkladığımız gibi, Sosyal Güvenlik Kurumu, Aralık 2007 itibariyle gözüken prim alacağını, hiç değiştirmeden Mart 2009 ayı dahil “her ay aynen” yayımlıyordu. O tarihte 12.2 milyar TL olan prim ve faiz alacağını “Haziran 2009 itibariyle 20 milyar TL olmuştur” diye tahminde bulunmuştuk.

Uyarımız üzerine, bu komediye son verildi ve alacaklar üç ay öncesine ait de olsa yayımlandı.

Nisan 2009 itibariyle alacak tutarının 18.2 milyar TL olarak açıklanması tahminimizi doğruladı./_np/9883/8469883.jpg

Böylelikle 15 aydır tekrarlanan bir skandala da son verildi.

 

NE YAPMALI?

 

Yukarıda da belirttik.

Bugün itibariyle vadesi geçtiği halde tahsil edilmemiş prim ve vergi alacakları ile bunların faiz ve gecikme zammı tutarı 130 milyar TL civarında.

Ülkemiz zor günlerden geçiyor. İlk çeyrekte yüzde 13.8 küçülmemiz, reel sektörün ne kadar zor durumda olduğunun somut göstergesi.

* Yaklaşık 850 bin kredi kartı borçlusu için borç yapılandırılması ve faiz indirimi kararı alındı.

* Merkez Bankası faizleri yüzde 8.25’e indi.

* Bankalar mevduata yüzde 9-11 arasında faiz uyguluyor.

* Hazine yıllık yüzde 12 ile borçlanıyor.

* Enflasyon, Haziran ayında TÜFE’de yıllık yüzde 5.73, ÜFE’de ise yıllık -1.86 oldu.

Durum böyle iken, gecikme zammı oranı yıllık yüzde 30 olarak uygulanmaya devam ediyor.

Devletin paraya, borçlu vatandaşın da şirketlerin de nefes almaya ve ayakta durmaya ihtiyacı var. Yüksek faizler, borçları iyice ödenemez hale getiriyor.

Birikmiş prim ve vergi alacaklarının, aslına dokunmadan faizleri enflasyona göre yeniden hesaplanıp indirilmesi, ardından yıllık yüzde 4 faizle, 36 aylık bir taksitlendirme yapılması en uygun çözüm.

Sonunda devlet de kazanır, vatandaş da...

skizilot@yaklasim.com

 

Pursue Your Own Passion

Jimmy Rogers
Jul 22, 2009
 
"People may laugh at you but you love it so much, you’ll never go to work. You wake up every day and you can hardly wait to have fun. You are going to be much more successful at it. Some day you are going to be the gardener at Buckingham Palace, some day you are going to be the gardener for Hyde Park, some day you are going to have a chain of gardening shops all over the world, and be listed on the Mumbai Stock Exchange or the New York Stock Exchange. And you will be extremely rich and really successful, and even if you are not terribly rich and successful you are going to be a lot better off than all those guys who are lawyers who hate being lawyers and are doing it because they have to make money because their parents said become a lawyer, or their wives said we need the money. No, pursue your own passion. And that is where you will be successful."
7月24日

Batakistan

Kurtaristan
 
Ali PERŞEMBE
Dünya, 24.07.2009 

Dünyanın en zengin yatırımcısı Buffett şirketi Berkshire Hathaway Inc.'in 2002 yılı faaliyet raporunda hissedarlarına şöyle sesleniyordu:

"Hissedarlarımız, kreditörlerimiz ve çalışanlarımızın çıkarlarını koruyabilmek için mega-felâket risklerine karşı uyanık kalmaya çalışıyoruz. (...) Türev ürünleri, şimdilik kuluçkada yatan, ancak potansiyel olarak ölümcül birer finansal kitle imha silahı olarak görüyoruz."

Türev ürünlere karşı beslediği korku ve nefreti kusmaktan hiçbir zaman geri kalmayan aynı Buffett, 24 Eylül 2007 sabahında, küresel kriz girdabının en acımasız döndüğü günlerde, türev ürünler kâinatının en mağrur şövalyesi, ancak batmak üzere olan yatırım bankası Goldman Sachs'a 10 milyar dolar yatırma kararını basına şöyle açıklamıştı:

"Goldman Sachs olağanüstü bir kurum. Rakipsiz bir küresel markası, kendini ispat etmiş bir yönetim kadrosu, ve geçmiş yüksek performansını devam ettirebilecek bilgi birikimi ve finansal sermayesi var."

Buffett bu kararla 5 milyar dolarlık imtiyazlı (şirkete bir şey olursa ilk onun parası ödenecek) Goldman hissesi ve bundan sonraki beş yıl içinde de 115 dolardan 5 milyar dolarlık normal hisse alma hakkı veren varant satın alıyordu. Haber çıkar çıkmaz Goldman hisseleri 133 dolara yükselmiş ve Buffett birkaç dakika sonra 783 milyon dolar kâra geçmişti.

Geçtiğimiz hafta, Goldman Sachs yılın ikinci çeyreğinde 3,44 milyar dolar kâr ettiğini açıkladı. Goldman hisse senetleri 157 dolar civarında dolaşıyor. Buffett göbeğini kaşıyor. Kaşır tabi! "Kapitalizm işliyor, adam doğru dürüst yatırım yapmış, şirket iyi performans göstermiş, ne var bunda?" diyeceksiniz. Goldman Sachs da elbette bu kârı vergi mükelleflerince sübvanse edilen riskler alarak yaptığını inkâr edecek. Fannie Mae ve Freddie Mac de öyle yapmıştı, hatırlıyor musunuz? Vergi mükelleflerinin parası ödeme gücü olmayanların enfes evlerde oturmalarına olanak sağlamıştı. Şimdi de Goldman Sachs (bazı meslektaşlarım ona artık Goldie Mac diyorlar) aynı kaymağı yiyor. Bu yıl çalışanları 11,4 milyar dolar ikramiye alacaklar. Ne güzel! Kâr edersen ikramiye, zarar edersen vergi mükellefi ödesin.

Biz bu filmi 2001 yılı bankacılık krizinde görmüştük. Devletin hazine bonolarıyla zengin olan bankalara yine devlet tarafından el konulunca fatura vatandaşa çıkmıştı. Bu faturayı hâlâ ödüyoruz. Bu yıl A.B.D.'de tam 57 banka battı ama Goldman Sachs yine devlet eliyle alınıp sektörün tahtına oturtuluverdi.

TARP (Sorunlu Varlıklar Kurtarma Programı) çerçevesinde hükümetten yardım görmüş kurumlar başta aldıkları parayı geri ödeyip programdan çıkma serbestisine sahipken Washington-Wall Street kurgusunun en büyük silahşörlerinden Geithner'ın TARP'tan ancak piyasada yeni borçlanmaya giderek çıkılabileceği yönünde getirdiği kısıtlama sanki Goldman için düzenlenmişti, çünkü bu borçlanma senetlerinin çok büyük bir çoğunluğunun yüklenicisi piyasada başka kimse kalmadığı ve devlet tarafından sübvanse edildiği için yine Goldman olacak, her ihraçta cebine %7 atacak ve ikinci çeyrekte bu işten 736 milyon dolar kâr edecekti.

Öte yandan, "Geçici Likidite Garantisi Programı" çerçevesinde, Goldman aslında vergi mükellefinin sırtından geçinmekten başka bir şey yapmıyordu. İhraç ettiği FDIC (A.B.D. TMSF'si) garantili 28 milyar dolarlık borçlanma senedinin sağladığı bedava paraya ulaşım ayrıcalığı varken bir kurum nasıl zarar edebilir ki? FDIC'ın el koyduğu 57 bankanın suyu bile akmazken devlet piyasaya Goldman'ın finansman bonosu benim ki (devlet) kadar sağlam derse rekabet ekonomisi bunun neresinde?

Aslında Goldman'ın yaptığı bir tür carry trade. Devletten ucuza bulduğu parayı komşuya pahalıya satma işi. Bu da serbest piyasa dişlilerini zedelemekten başka bir işe yaramıyor. Bütün bunlar kurtarma harekâtlarının toplumun kaynaklarını topyekûn yukarıya, imtiyazlı birkaç gruba yönlendirmek için devletin gücünün kullanılmasından başka bir şey olmadığını gösteriyor. Bu birkaç grubun nasıl seçildiği ise hiç de gizemli değil. Arkanıza yaslanıp büyük resme baktığınızda, küresel krize bizi son on yıl içinde kimler götürdüyse, o aynı kişilerin şimdiki Washington-Wall Street kurgusunda da farklı rollerle yer aldıklarını görürsünüz. Sadece kurtlar kılık ve adres değiştirmişler. Wall Street'tekiler Washington'da, Washington'dakiler Wall Street'te oturuyorlar şimdi ve ne yazık ki yalnızca kendi ülkelerine ihanet etmekle kalmayıp bir yandan dünyanın başka bir köşesinde günde 1 dolara geçinmeye çalışanın hayatını etkiliyor diğer yandan bundan birkaç yıl sonra daha şiddetli gelecek olan yeni küresel krizin temellerini atıyorlar.

Kurtaristan'cılar, o kurgunun içindeki köşeleri kapmış birkaç kişi ve kurum haricinde neyi kurtarıyorlar acaba? Kurtarma kültürünün nispeten daha köklü olduğu ülkemizin olan bitenleri ibretle izleyeceğini, bundan sonra karşımıza "batmaya bırakılmayacak kadar büyük" sendromuyla karşılaşıldığında başta o büyüğü büyük yapanın devletin ta kendisi olduğunu idrak edeceğini ve eğer "bırakınız yapsınlar"cıysak aynı zamanda "bırakınız batsınlar"cı da olunması gerektiğini göreceğini umut ediyorum.

persembe@persembe.com

7月22日

barnesandnoble ereader

Barnes & Noble unveils store for digital books

The Reuters, Jul 21, 2009

 

Barnes & Noble Inc unveiled on Monday what it called the world's largest online bookstore, taking on Amazon.com Inc with over 700,000 titles readable on devices such as Apple Inc's iPhone.

The top U.S. bookseller plans to charge customers $9.99 to download most new releases and bestsellers -- the same as Amazon. The titles now available include more than half a million public domain books from Google Inc.

Barnes & Noble also said it will be the exclusive provider of digital books on the Plastic Logic e-reader, a device expected to compete with Amazon's popular Kindle and due to launch early next year.

Eschewing Amazon's Kindle-only approach, the bookseller said its digital books could be read on the iPhone or iPod touch, Research in Motion Ltd's Blackberry and most Mac and Microsoft Corp Windows laptops or desktop computers.

The company hopes to grow its selection to over 1 million titles within the next year and include every available e-book from every book publisher. Amazon sells over 300,000 digital titles for the Kindle.

"Readers should have access to the books in their digital library from any device, from anywhere, at any time," argued William Lynch, president of barnesandnoble.com.

Barnes & Noble's full-fledged foray into digital books comes as a host of companies jockey for position in the emerging but fast-growing industry.

Brick-and-mortar booksellers such as Barnes & Noble and main U.S. rival Borders Group Inc have been battling a slump in sales in the $25 billion domestic book market in past years as readers head online or seek out visual entertainment.

EVERYONE BUT AMAZON, SONY

Lynch said he hoped to eventually make digital book fans of its more than "77 million voracious readers" who currently buy physical copies of books.

But those offerings will not be compatible with the Kindle nor a rival e-reader from Japan's Sony Corp.

Still, Barnes & Noble's philosophy is at odds with Amazon, whose Kindle is only compatible with content purchased from the Kindle Store. That has kept away potential users who want to read material they pay for on a variety of devices.

Amazon did not respond to a request for comment.

The Kindle in late 2007 marked the highest-profile launch of an e-reader -- although Sony came to market more than a year earlier with its version and others have come out with their own.

The reader made by privately-owned Plastic Logic is described as ultra-thin, measuring roughly the size of a letter-sized piece of paper.

Amazon's device has also been the target of negative publicity in the last week, including a lawsuit that alleges the Kindle's screen can shatter if a protective cover is used, and criticisms that Amazon deleted certain books from users' Kindles without first notifying owners.

Barnes & Noble would not say whether it planned to sell Plastic Logic devices in its stores or online.

Barnes & Noble shares closed up 3 percent to $22.11 on a day when the stock market rallied, while Amazon shares were up 2.8 percent to $88.23.

(Editing by Edwin Chan; editing by Andre Grenon)

7月19日

Eksi Büyümeden ya da Eksik Akıldan

TÜRKİYE KRİZDEN EN AĞIR ETKİLENEN ÜLKEDİR!

Selim Somçağ

18.07.2009

Hükümetin, büyük sermayenin ve medyanın Türk halkını Türkiye’nin dünya krizinden nispeten daha az etkileneceğine inandırmaya çalıştıkları bir dönemde, 21 Ocak 2009’da yazdığım “Dünya Kaosa Giderken Notlar” başlıklı yazımda 2008 sonbaharına ait sınaî üretim verilerinden yola çıkarak Türkiye’nin reel ekonomi bakımından krizden en ağır etkilenen ülke olduğunu yazmıştım. O tarihten bu yana çeşitli ülkeler için açıklanmış olan millî gelir verilerine bakarak bu iddianın ne kadar geçerli olduğunu araştıralım. Bazı önemli ülkelerin millî gelirleri 2008’in dördüncü çeyreği ve bu yılın ilk çeyreğinde aşağıdaki oranlarda daralmış: Krizin merkezi ABD’de % 6.3 ve % 6.1, krizden finansal olarak en ağır etkilenen ikinci gelişmiş ülke olan İngiltere’de % 2 ve % 4.1, ihracatçı gelişmiş ülkelerden Almanya’da % 1.7 ve % 6.7 ve Japonya’da % 4.3 ve % 8.8.

Şimdi de gelişmekte olan ülkelere göz atalım: Döviz kurunu düşük tutarak ihracatla büyümeyi seçen gelişmekte olan ülkelerin en önemlisi olan Çin bu iki dönemde de büyümeye devam etmiş: % 6.8 ve % 6.1. Büyüme stratejisinde Çin’e göre iç pazara daha çok önem veren, ancak döviz kurunu da rekabetçi düzeyde tutmayı ihmal etmeyerek ihracatla da büyüyen Hindistan da bu iki dönemde sırasıyla % 5.3 ve % 5.8 oranlarında büyümüş.

Haydi bu iki örneği çok farklı siyasî konumları sebebiyle bir yana bırakalım ve sosyo-ekonomik gelişme düzeyi ve yakın tarihte uygulanan ekonomi politikaları bakımından Türkiye’ye çok benzeyen, sıcak para dünyasında da Türkiye ile aynı kategoride değerlendirilen bir ülkeye, Brezilya’ya bakalım: Bu ülkede millî gelir 2008’in son çeyreğinde % 3.6, bu yılın ilk çeyreğinde % 1.8 gibi ılımlı oranlarda daralmış.

Türkiye’de gördüğümüz tablo ise bunların hepsinden çok daha kötü: 2008’in son çeyreğinde % 6.2’lik, bu yılın ilk çeyreğinde ise % 13.8’lik daralma. Çeşitli gelişmişlik düzeylerini ve büyüme stratejilerini yansıtan yukarıdaki yedi ülkenin hiçbirinde Türkiye’dekine yaklaşan boyutta bir ekonomik daralma olmadığı gibi, bunlardan iki tanesi krize rağmen büyümeyi başarmış. Daha geniş kapsamlı bir tarama yapacak olursak, Türkiye ile ekonomik anlamda karşılaştırılması mümkün olmayan, Türkiye’nin bir ili boyutundaki bir iki Baltık mikrodevleti dışında dünyanın hiçbir ülkesinde krizin millî geliri Türkiye’deki kadar daraltmadığını görüyoruz. 21 Ocak gibi erken bir tarihte Türkiye’nin krizden en ağır etkilenen ülke olduğu tespiti yaparken maalesef yanılmamışım.

Türkiye mevcut dünya krizini meydana getiren süreçlerin merkezinde yer almadığı halde neden krizden en çok etkilenen ülke olmuştur? Bu elbette iş dünyasının, iktisat camiasının, siyaset kurumunun, medyanın ve bütün ülkenin uzun uzadıya tartışması gereken bir konu, daha doğrusu gece gündüz tartışılması, didik didik edilmesi gereken bir numaralı konu. Gelgelelim Türkiye’de bu konuda tam bir ölüm sessizliği hâkim. İktidarı, muhalefeti, bürokrasisi, büyük sermayesi ve medyasıyla Türkiye’ye yön veren güç odakları Türkiye’de gizli iktidarı hangi hukuk ve demokrasi dışı oluşumların elinde tutacağı konusunda birbirlerini yerken, Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı bu ekonomik felâketi suskunlukla geçiştirme konusunda tam bir ittifak ve dayanışma içindeler.

Bu ittifakın sebepleri açık. Türkiye’nin krizden en ağır etkilenen ülke olmasının sebebi de, 2001 krizinden sonra 2003-2007 arasındaki olumlu dünya konjonktürüne rağmen ancak dış borcunu ve ithalatını rekor düzeyde arttırarak büyüyebilmesinin sebebi de, büyümeye rağmen çalışan kesimin kazancının hiç artmamasının sebebi de Türkiye’de 2000 yılından beri uygulanan aşırı değerli TL veya düşük kur politikasıdır. Bilindiği gibi bu politika Türkiye’ye IMF tarafından tarafından dayatılmıştır ve 10 yıldan beri Türk ekonomisinin sürünmesine yol açan bir demir pranga görevi yapmaktadır. Bu sebeple Türkiye’nin neden krizden en ağır etkilenen ülke olduğunun tartışılması doğrudan doğruya IMF’nin Türkiye üzerindeki sultasının tartışılmasına dönüşmek durumundadır. Bu ise bürokrasi, iktidar ve muhalefetiyle siyaset esnafı, TÜSİAD ve onun medyası için tabudur, çünkü IMF demek ABD demektir. Türkiye’nin IMF tarafından içine itildiği acınacak durumun tartışılamamasının, eleştirilememesinin birinci sebebi budur.

Sessizliğin ardındaki ikinci sebep, ben 2002 sonlarında TL’nin yeniden aşırı değerlendiğine dikkat çekmeye başladığımda fazla etkili değildi, fakat son yıllarda döviz kuru politikasının tabulaşmasında bu etken daha ağır basmaya başladı. Bu etken Türk özel sektörünün taşıdığı ağır dış borç yüküdür. 2002 yılından bu yana Türk özel sektörünün dış borcu 45 milyar dolardan 175 milyar dolara tırmanmıştır. Bu gerçekten dünya tarihinde eşine az rastlanacak bir borçlanma temposudur ve bu durumun ortaya çıkmasında özel sektörü bu konuda hiç uyarmayan, bilâkis bu süreci teşvik eden AKP hükümetinin de büyük sorumluluğu vardır. Türk ekonomisi bu dönem boyunca daima dış açık vermiştir, dolayısıyla ülkenin veya bir bütün olarak özel sektörün borçlarını geri ödeme gücü yoktur. Dolayısıyla bilançosunda büyük bir dış borç yükü bulunan, fakat genel toplamda net döviz kazancı olmayan özel sektörün kurların yükselmemesi için dua etmekten başka yapacağı bir şey yoktur. Tabii medyanın büyük sermayeyle iç içe olması yüzünden döviz kurunun gerçekçi bir düzeye çekilmesi tartışmaları medyada beş altı yıl önce kırık dökük de olsa yer bulabilirken bu konu son yıllarda tamamen tabu haline gelmiştir. Ne var ki sansürle veya başını kuma gömmekle gerçeklerden kaçılamaz. Herkes şunu iyi bilmelidir: Türkiye’nin dış borç meselesinin orta vadede sadece iki çözüm şekli vardır: Türkiye’nin dış borcu ya günün birinde dış güçlerden bağımsız bir hükümet tarafından yeniden yapılandırılacaktır, ya da krizin bir aşamasında ortaya çıkacak yeni bir finansal çalkantıda dış borcun büyük bölümü kısa sürede Türkiye’yi terk edecek, tabii bu arada Türk özel sektörünü de darmadağın edecektir.

Şimdi düşük kur politikasının Türkiye’nin krizle mücadele etmek için yaptıklarını veya yapabileceklerini nasıl baltaladığını iki somut örnekle görelim. Bize bugün Türkiye’nin ne yapamayacağını gösterecek birinci örneğimiz Brezilya’dan... 70’li ve 80’li yıllarda Brezilya Batı ülkelerindeki solcular tarafından Amerikancı askerî diktatörlükler tarafından yönetilen, bağımsızlığı sözde kalmış, zavallı bir uydu ülke olarak tasvir edilirdi. O zamanları bilemem, fakat 2002 yılında bir inceleme gezisi için Brezilya’ya gittiğimde en azından ekonomi yönetiminin Türkiye’ye göre IMF ve ABD’den çok daha bağımsız olduğunu gördüm. Brezilya’nın IMF ile ilişkisi Türkiye’de olduğu gibi IMF’nin emir ve talimatlarının yerine getirilmesi şeklinde yürümüyordu; Brezilya birçok konuda IMF ile tartışıyor ve IMF’nin her dediği kabul edilmiyordu. Bunun önemli bir sonucu şu oldu: 1990’larda IMF’nin telkiniyle Türkiye’ye benzer şekilde enflasyonu düşürmek adına döviz kurunu düşük tutan Brezilya’da 1997’de Uzakdoğu’da başlayan küresel sıcak para krizine bağlı olarak kademeli bir devalüasyon oldu. Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz üçlüsü 94, 98 ve 2001 devalüasyonlarından hiç ders almadan 1999’da yeniden IMF’nin kucağına koşarken Brezilya bunu yapmadı ve 1999’dan sonra döviz kurunu mümkün olduğu kadar rekabetçi düzeyde tutmaya çalıştı. Bu sayede Brezilya azgelişmiş ülkelere Amerikan sıcak parasının sel gibi aktığı 2003-2007 döneminde bile cari hesabını genel olarak dengede tutmayı başardı ve Türkiye’nin şu anda içine girmiş olduğu çıkmaza düşmedi. Son iki dönemde Türkiye %6.2 ve % 13.8 küçülürken Brezilya’nın yalnızca % 3.6 ve % 1.8 küçülmesinin ana sebebi budur.

Dış dengesinin nispeten sorunsuz olması sayesinde Brezilya mevcut krizle başa çıkmak için son zamanlarda sıradışı sayılabilecek cesur bir adım attı ve iç talebi kalıcı olarak canlandırmak amacıyla asgarî ücrete zam yaptı. Elbette bunun dünya piyasasında rekabet açısından belli ölçüde olumsuz etkisi olacaktır, ancak dış talebin her halükârda düşük kalacağı bir ortamda bu tedbirin iç talebi arttırmak açısından sağlayacağı kazanç muhtemelen daha fazla olacaktır. Türkiye gibi ortalama gelirin düşük olduğu ülkelerin Batıdan gelen talebin önemli oranda azaldığı mevcut ortamda bir defalık harcama paketleri yerine böyle bir tedbire başvurmaları daha uygundur, ancak ne yazık ki Türkiye’nin şu anda bunu yapabilmesi mümkün değil, çünkü TL hâlâ o kadar aşırı değerli ki, ilk çeyrekte ekonomi % 14 daralsa da cari açık vermeye devam etti. (Şunu da belirteyim ki, ilk üç ayda ortaya çıkan USD 1.4 mia.lık cari açık rakamı yanıltıcıdır. Bu dönemde normalde altın ithalatçısı olan Türkiye, altın fiyatındaki yükselişe bağlı olarak halkın altın satması sebebiyle altın ihraç etmeye başlamış, cari açığın USD 3.3 mia.lık kısmı buradan gelen parayla kapanmıştır. Dolayısıyla Türk ekonomisinin yılın ilk üç ayında % 14 küçülürken verdiği cari açığı aslında USD 4.7 mia. olarak görmek gerekir.) Uluslararası rekabet gücü bu kadar düşük olan bir ekonomide tabiî ki ücretleri arttırmaya cesaret edemezsiniz, çünkü bu dış dengenizin daha da bozulmasına yol açar, böylece hem dış borcunuzu artarken hem de bir yandan artan tüketimle ekonomi büyürken, öte yandan artan ithalatla ekonomi küçülür.

Bu vesileyle İngiliz ve Amerikan yatırım bankalarına kılavuzluk yapmak amacıyla Londra’da ikamet eden TC vatandaşı ekonomistlerle aynı hizmeti İstanbul’dan ifâ eden televoleci taifesine bir çift sözüm olacak. Ben 2002’den itibaren yeniden aşırı değerlenmeye başlayan TL yüzünden cari açığın yükseldiğine dikkat çekmeye çalışırken, adıgeçen zevat koro halinde cari açığın düşük kurdan değil, ekonominin yüksek büyüme hızından kaynaklandığını iddia ediyorlardı. Şimdi bunlara soruyorum: % 14 gibi dünya ekonomi tarihinde eşine az rastlanır bir oranda küçülmüş olan Türk ekonomisi neden hâlâ cari açık vermeye devam ediyor? Bu sefer de çok hızlı küçüldüğü için mi? Ya da bu yıl Basra siklonuyla Azor Adaları antisiklonu arasındaki basınç farkının düşüklüğü sebebiyle Türkiye’de hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi mi? Cevabınızı merakla beklerken Türk ekonomisine bugüne dek vermiş olduğunuz hizmetlerden ötürü Amerikan ve İngiliz finans kapitali adına sizlere teşekkürü bir borç bilirim.

Geçelim ve yine IMF dayatması düşük kur politikasının bir ülke için nasıl bir bataklık olduğunu bizden bir örnekle görelim. Bildiğiniz gibi krizle beraber Türk otomotiv sanayiinin satışları yarı yarıya düşünce hükümet bu sektörü desteklemek için otomotiv vergilerini geçici olarak indirdi. Sonuç? Yerli üretimde birinci ay % 20’lerde başlayıp ikinci ayda % 10’lara gerileyen hafif bir kıpırdanma, buna karşılık 2008 Aralığındaki USD 900 milyonlardan Ocak ve Şubatta USD 300 milyonlara gerileyen otomobil ithalatının vergi indirimleriyle beraber birinci ay USD 600 milyonlara, ikinci ay USD 700 milyonlara ve üçüncü ay USD 800 milyonlara tırmanması... Yani Türkiye’de işsizliğin hızla tırmadığı, durgunluğun derinleştiği bir dönemde krizle gerilemiş olan araba ithalatını vergi indirimiyle neredeyse üç katına çıkardık! İşte siz Gümrük Birliği yüzünden gümrüklerinize sahip değilseniz (Kulaklarınız çınlasın Tansu Çiller, Murat Karayalçın ve Deniz Baykal!), IMF dayatması düşük kur yüzünden rekabet gücünüz yerlerde sürünüyorsa (Kulaklarınız çınlasın Bülent Ecevit, Devlet Bahçeli, Mesut Yılmaz, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan!), sizin yerli sanayi canlansın diye devleşen bütçe açığınıza rağmen uyguladığınız vergi indirimi yerli sanayiciden çok işte böyle Almanya’nın, Fransa’nın, Japonya’nın sanayicisine doğru gümrüklerden akar gider, siz de arkasından bakakalırsınız.

Atatürk’ün dediği gibi, her terakkinin kaynağı istiklâldir. Bağımsızlık, bağımsızlık, yine bağımsızlık! Türkiye gerçekten bağımsız bir ülke olmayı başaramazsa çok uzun sürecek olan bu krizde akibetimiz karanlıktır.

Son Son TUFAN

Ultimate Crisis Is Still Coming: Marc Faber
 
CNBC, Jul 17, 2009
We haven't seen the last of the crisis despite all talk about green shoots, and the surge in markets was caused by nothing more than the excess liquidity coming from central banks, Marc Faber, author of the Gloom, Boom and Doom Report, told CNBC Friday.

"If you pump money into the system and you create large fiscal deficits, you create volatility," Faber said.

 

 

"We've seen an intermediate low in March, we'll rally for a year or so or maybe 18 months… the ultimate crisis will happen much later, and the ultimate crisis would clean the system," he added.

Asked when this would be, he said he could not forecast a precise timing: "it may be 5 years time, 10 years time, but that's not the last crisis."

There are two opposing views, those who believe deflation is the big danger, with asset prices and demand collapsing, and those who think the biggest risk is inflation and a weak dollar, Faber said.

"In general in a crisis such as we have today where there is a deficiency of demand and huge overcapacity under normal conditions you would have deflation… now comes in the government and creates these huge deficits," he added as an explanation for his belonging to the "inflationists" camp.

"Already you have money-printers Mr. Bernanke and Mervyn King… we have never had this experiment in the history of mankind, all governments throwing money at the system," Faber said.

One way of dealing with the crisis would be to fire half the government workers in the world, "because if you shift government activity to the private sector the economy becomes more dynamic," he said.

"It's a transition time that is maybe painful. Why does California have these problems? It's not that there are too many teachers in California but the education department is very bloated," Faber added.

7月16日

Ümük İvedik Sümkürdü

Akaryakıtta rafineri fiyatı düştü, vergiler arttı

Şükrü Kızılot
Hürriyet, 16.07.2009
BAŞLIĞI okuyunca, "fıkra gibi bir şey" diyeceğinizi tahmin ediyorum.

Haklısınız...

Tabloya bakar mısınız?

- 8 Temmuz 2008’de kurşunsuz benzinin rafineri çıkış fiyatı 1.13 TL, toplam vergiler ise 2.03 TL

- 15 Temmuz 2009’da, rafineri çıkış fiyatı 0.74 TL, toplam vergiler 2.17 TL.

Görüldüğü gibi, benzinin rafineri çıkış fiyatı 39 kuruş ucuzlamış, vergiler ise 14 kuruş artmış.

Tablodan da fark ettiğiniz gibi, 8 Temmuz 2008’de benzinden alınan vergiler, benzinin rafineri çıkış fiyatının yüzde 180’i kadarmış. 15 Temmuz 2009’da vergiler rafineri çıkış fiyatının yüzde 293’ü olmuş.

Motorinde
ise, 8 Temmuz 2008’de, vergilerin rafineri çıkış fiyatına oranı yüzde 103 iken, 15 Temmuz 2009’da yüzde 223 olmuş.

DÜNYA REKORU

Akaryakıttan alınan vergilerde, "dünya rekoru" Türkiye’de.

Satış fiyatı yönünden de "dünya rekoru", yine Türkiye’de.

Tamam ama bu kadar da olmaz ki...

Benzindeki ÖTV, dün 20 kuruş arttı. ÖTV’nin de KDV’si yani verginin vergisi alındığı için, dünkü gerçek vergi artışı 23.6 kuruş oluyor.

BEDAVA SATILSA

Bir an için gözlerinizi kapatın ve benzinin bedava satıldığını düşünün.

Rafineri çıkış fiyatı bedava, bayi payı yok, dağıtıcı kárı yok, nakliye yok; böyle olsa bile, benzinin 1.6915 TL ÖTV’si, bunun yani ÖTV’nin yüzde 18 KDV’si 30.45 kuruş derken, bedava benzinin fiyatı 2 TL olacak.

YURT DIŞINA 74 KURUŞ

Türkiye’de üretilen benzinin, yarısını tüketip yarısını ihraç ettiğimizi biliyor muydunuz?

Rafineri çıkış fiyatı 74 kuruş olan bu benzinin, pompa satış fiyatı 3.16 TL. Başka bir anlatımla, Tüpraş’ın litresi 74 kuruşa sattığı benzini, İstanbul’daki vatandaş 3.16 TL’ye alıyor.

Türkiye’de üretilen benzinin yüzde 50’si (yurt içinde satılamadığı için) yurtdışına örneğin ABD’ye satılıyor. Yurtdışındaki alıcıya Türkiye teslim fiyatı ise 74 kuruş!..

Bir süre önce sigaraya 50 kuruş ÖTV artışı oldu. Salı günü değerli kağıtlara yüzde 50 zam, dün de akaryakıt ÖTV’sine zam yapıldı ve bazı lokantalardaki KDV yüzde 8’den 18’e yükseltildi.

Yapılan vergi artışları, IMF ile nihai görüşmeler öncesi gelir artırıcı önlemler diye bunları ortaya koyarak, IMF ile anlaşmanın alt yapısını oluşturuyor gibi...
skizilot@yaklaşım.com

TUFAN Sonrası

TÜRKİYE İKİYE NASIL BÖLÜNÜR?

ERHAN GÖKSEL’in “MUSUL-KERKÜK MESELESİ” ÜZERİNE 15 Temmuz 2009’da ODA TV ile YAPTIĞI DEĞERLENDİRME

www.versohaber.com

15.07.2009

Ortadoğu konusundaki uzmanlığını dünyaya kanıtlamış olan Erhan Göksel’e, “Kürt Sorunu” tartışmalarının arttığı bugünlerde “Kürt Sorunu”nun geleceğini sorduk.
Göksel, kuzey Irak’ta oluşan “yeni” yapılanmayı nasıl değerlendiriyor? Bu yapının Türkiye’ye katılması fikrine nasıl bakıyor? ABD’nin “Kürt Programı”nı ve “Musul-Kerkük Meselesi”ne bakışını, bunun Türkiye’ye etkilerini nasıl değerlendiriyor? ABD’nin Ortadoğu’da Türkiye’ye biçtiği yeni rol hakkında ne düşünüyor?

İşte Göksel’in Açıklamaları:

ABD için bugünkü dünyada en büyük siyasi problem, kuzey Irak başta olmak üzere Ortadoğu’da yeni bir harita oluşturulmasıdır. Daha doğrusu Ortadoğu’nun “yeniden-dizayn edilmesi”yle, İsrail’in güvenliğini sağlamaktır. Bu proje Clinton dönenimde başlayan, Bush döneminde devam eden ve hiç değişmeyen bir siyaset anlayışının devamıdır. Bu bölge yapılandırılırken 1 Mart tezkeresi ile Türkiye eski önemini yitirmiş, Türkler değil, bölgedeki Kürt nüfus Amerika için en önemli partner haline gelmiştir.

ABD’nin bastırmasıyla olsa gerek, kısa bir süre önce bir tez ortaya atıldı. Ayrıca ABD’li önemli bir “Think-Tank” (düşünce) Kuruluşunun raporu da, 2012’de Musul’un Türkiye’ye bağlanabileceğini söyledi. Hemen arkasından geçen hafta, bu sefer bizzat Barzani’nin yakın çevresinden “kuzey Irak Kürt yönetimi”nin, Kerkük’ün Kürt yönetimine katılması, kuzey Irak Kürtleri’nin de Musul vilayeti ile beraber Türkiye’ye katılması türünden söylemler dışardan Türkiye’ye taşındı..

Kuzey Irak’ın (Musul-Kerkük) Türkiye’ye katılması baştan beri Turgut Özal’ın fikriydi. Benim kendisiyle çalıştığım 1990’lı yıllarda bu onun en büyük rüyasıydı. Ancak o zaman Türkiye gerçekten masadaydı ve uluslararası politikayı da kısmen yönetiyordu. Ne yazık ki, o dönemde askerler buna cesaret edemediler ve masadan kalktılar. Özal yalnız kaldı ve Türkiye ilk Irak Harekatını uzaktan izledi; sonuçta da bugünkü kuzey Irak Kürt devleti’nin tohumları atıldı. Bugün ise durum çok farklı. Bugün Türkiye ile ilgili aklınıza gelebilecek her türlü siyasal mücadele ve ülke içerisindeki çatışmalar “Uluslararası Siyaset”in, “Uluslararası Güçler”in mücadelesinden dolayı ortaya çıkıyor. Ülke içindeki ulusal güçlerle onlara karşı olanların mücadelesi değil bugün yaşadıklarımız. Özal dönemi ile bugünün farkı işte budur.

BÖLÜNMENİN ÖNÜ AÇILIR


Bugün Uluslararası Güçler’ce ortaya atılan bu önemli tez; yani, kuzey Irak ve Musul’un bize katılması tezi, bize çok sıcak görünüyor. Çok sempatik geliyor. Musul’un Türkiye’ye katılmasının bir tek anlamı vardır. O da Lozan’ın ortadan kalkmasıdır. Zaten Lozan Amerika Birleşik Devletleri tarafından imzalanmamıştır ve kabul edilmemiştir. Bu konu bizim ders kitaplarımızda hiç bahsolunmaz. Bizim Necip Türk Medyasının da bilmediği için hiç bahsetmediği bir konudur bu. ABD ,Lozan’ı ve Türkiye’nin varlığının siyasi tescilini asla tanımamıştır.

Eğer biz Musul’u alırsak, bir anlamda üniter yapımızı değiştirmiş oluruz. Özetle biz Lozan’ı lağvettiğimiz zaman, yarın Musul ve Kerkük dahil kuzey Irak, Türkiye’ye katılırsa, fiilen Lozan ortadan kalkmış olur ve Lozan kalktıktan sonra da, belki bir 10 yıl içerisinde bizdeki Kürt bölgelerini de içine alacak şekilde bir parçalanmanın da önü açılır. Yani, Türkiye Cumhuriyeti’nin Misak-ı Milli sınırlarında herhangi bir değişikliğin olması demek, Lozan’ın geçersiz kalması demektir. Lozan geçersiz olursa, ilk etapta bu bir büyüme gibi görünse de, daha sonraki süreçte Türkiye’nin farklı federasyonlara ve sınırlara bölünmesinin, bu konudaki siyasi dayatmaların da önü açılmış olur.

Bugün Türkiye’nin bölünmesini engelleyen en önemli şey Lozan’dır. Lozan, Türkiye’nin varlığı ve bütünlüğünün yegane teminatıdır ve Amerika dışında, bütün devletlerin, uluslararası platformda “siyaseten mutabakatla” kabul edilmiş bir anlaşmadır. İlk anda bize çok sıcak gelen bu kuzey Irak “ilhakı”, aslında Türkiye’nin parçalanmasının pratik ve en etkili yoludur. Böyle bir gelişme ile Türkiye büyük bir tehlikenin içine girmiş olur.

TÜRKİYE LOZAN’I KENDİ ELİYLE LAĞVEDERSE; YOKOLUP GİDER

Türk Milleti ve Necip Türk Medyası, maalesef gerçekleri iyice anlayamaz hale geldi. Bundan 2 ay önce Nisan ayında ABD Başkanı Obama geldi,. Biz onu, bir demokrasi havarisi edasıyla izledik. Meclis’te bir konuşma yaptı. Açıkça Başbakan ve milletvekillerinin gözü önünde, Türk siyasetine ABD’nin buyruklarını adeta dikte etti. Ermeni meselesi ile ilgili açıkça “Ermeni Soykırımı” dedi. “Patrikhaneyi açacaksınız” dedi. “Ermenistan sınır kapısını açacaksınız, Kıbrıs Rum kesimi’ne limanlarınızı açacaksınız” türünden sözler söyledi. Koskoca Türkiye önünde bunları adeta dikte etti, medya ve milletvekillerimiz de bu konuşmayı ayakta alkışladı.

TÜRKİYE’DEKİ SİYASİ MÜCADELE, ULUSLARARASI GÜÇLERİN PLANIDIR

Şurası iyi anlaşılmalıdır: bu ülke içindeki siyasi mücadele, artık “Ulusal Siyaset”in mücadelesi olmaktan çıktı, dışarıdaki güçlerin, yani “Uluslararası Güç Merkezleri”nin Türkiye üzerindeki planlarının, hesaplaşmalarının mücadelesi oldu.

Kısacası Türkiye bugün, Turgut Özal’ın moda tabiriyle bir “Transformasyon”un öncesindedir. Hatırlarsanız bundan 15 gün önce “Ekim ayında dünyada ikinci büyük bir ekonomik kriz dalgası geliyor ve bu kriz Türkiye’ye yansıyacak” demiştim. Türkiye iktisadi bir buhrana doğru hızla sürükleniyor. Uluslararası güçlerin Türkiye üzerine mücadelesine, bir de ekonomik buhran eklendiğinde, gelecek transformasyon (dönüşüm), Türkiye’deki bütün siyaseti, AKP, MHP, CHP dahil mevcut siyaseti silip süpürecektir.

ABD, TÜRKİYE’NİN ZAYIFLAMASINI İSTİYOR


Amerika’nın Türkiye’ye bakışını iyi okumak gerekir. Son zamanlarda şunu görmeye başladım: Amerikalılar, Türkiye’de yeni bir muhatap arıyorlar ve bugünkü siyasi çıkmazın üstüne iktisadi buhran da eklendiğinde, çok kolaylıkla Türkiye’de bir muhatap bulacaklardır. Kimsenin bundan kuşkusu olmasın.

Sürekli konuşuyoruz; “Tencere sürekli fıkırdıyor, henüz kaynamadı”. Yok Musul meselesi, yok anayasa değişikliği, yok Ergenekon, yok asker-sivil yargı meselesi..., bütün bu konularda konuşulanların hepsi aslında tali, izafi sorunlardır; yani ikincil meselelerdir. Türkiye’nin birinci meselesi iktisadi meseledir. Yani Türkiye’nin “varlık” meselesidir. Ne yazık ki, hiç kimse asıl mesele ile ilgili değil.

“TRANSFORMASYON” ÖNCESİ DAİMA EKONOMİK KRİZ OLUR

Her buhran, arkasından bir “Transformasyon”u da (dönüşümü) beraberinde getirir. Bir “Dönüşüm”ün olabilmesi için öncesinde bir buhran yaratılması gerekir. 1958’de develüasyon oldu, 1960’ta da devrim (darbe) oldu. Unutmayalım, 1980’de de devalüasyon oldu, bunu da askeri darbe izledi.

ABD’nin uluslararası siyasette son 60 yıldır, yani II. Büyük Dünya Savaş’ından beri uyguladığı “stratejik” ve “diplomatik” bir yol vardır; “ABD Müesses Nizam”ı için genel kural şudur: Uluslararası mücadelede en önemli müttefikinizi, en önemli partnerinizi, onun elinin en zayıf olduğu anda yakalamanız gerekir. Amerikan Diplomasisi, yani Dış Siyaseti bu teorinin üzerine kuruludur. Çünkü karşınızda müttefik olarak partneriniz olan kişinin elini zayıflatırsanız, onunla istediğiniz şartlarda ortaklık yaparsınız, yani özetle onu yönetirsiniz.

Önümüzdeki yakın dönemde yaşayacağımız, iktisadi krize eklenmiş, hemen onun arkasından gelecek bir siyasi krizde, ABD “yeni bir rejimin” önünü açacaktır. Bu rejimden kastım kesinlikle “darbe” değil.

Evet, ABD’nin geçmişte Türkiye’deki en büyük partneri Ordu olmuştur. Ancak bugün TSK’nın çok zayıf bir noktaya düşürülmüş olması da, ABD’nin düzenlemeye çalıştığı yeni “Transformasyon” için hiç de rastlantı değildir.

EN BÜYÜK PARTİNİN YÜZDE 20 OY ALDIĞI, KOALİSYONLARLA YÖNETİLEN BİR ÜLKE,  ABD İÇİN EN KOLAY YÖNETİLECEK ÜLKEDİR


Ekim-kasım’da Amerika’da ve Küresel Kapitalist Dünya’da başlayacak ikinci iktisadi krizin Türkiye’ye yansıması ilk dalgadan daha büyük olacak diye iddia ediyorum. Çünkü, AKP Hükümeti durumun farkında bile değil; adeta birileri İş Dünyasının, Medyanın ve Hükümetin de gözünü bağlayıp, manipüle ediyorlar diye düşünüyorum. Kasım ve aralık’ta bu kriz Türkiye’ye yansıdığı zaman, örneğin; önümüzdeki Haziran’da, yani 6 ay sonrasında Türkiye’de bir seçim olsa, AKP dahil hiçbir partinin yüzde 20 alamayacağını görebiliriz. 4 partinin yüzde 20 ile seçim kazandığı ve iktidara ortak olduğu bir koalisyon, bir “Süper Güç” için en çok istenen durumdur. Böyle bir koalisyon ABD tarafından çok kolay yönetilecek “güçsüz” bir koalisyondur. Böyle koalisyonla yönetilen bir ülkede ayrıca, siyaset dışı “Güçler” de yeniden güçlenir ve Hükümet üzerinde bir baskı gücü olarak devreye girer.

Bu nedenle Türkiye için maalesef önümüzdeki dönemin son derece sıkıntılı geçeceğini düşünüyorum. ABD’nin Türkiye’deki güç merkezlerine güclerini kaybettirerek, ülkenin en zayıf düşürüldüğü noktada, Türkiye için planladığı “transformasyon”u  dayatabileceğini söyleyebilirim.

Tüm bunlar, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizilebilmesi için, ABD’nin başlıca düşmanı olan “İran – Hizbullah – Taliban” üçgeni ile “Centcom” denilen Çin’den Türkiye’ye kadar uzanan bu bölgedeki tüm ABD karşıtı akımlar ve ayrıca Çin’in müttefiklerini zayıflatmak adına yapılıyor.

Bütün bu coğrafyada yakın gelecekte dönüştürülecek (transformasyon) müttefik olan Türkiye’ye, ABD tarafından bir dominant rol biçiliyor.

Altını çizerek söylüyorum, ABD’nin, Ortadoğu’da Türkiye’ye atfettiği birinci öncelik, kuzey Irak’ta kurulacak bir “Kürt Devleti”ne, Türkiye’nin asla gölge etmemesi görevidir. Amerika için Türkiye’ye atfedilen ikinci önemli rol ise, soğuk savaş dönemindeki  “müttefiki Türkiye” gibi; her dediğini yapacak yeni bir rejimin önünü açmak olacaktır.

7月15日

Mayın de Kapitalizm

Fransız işçiler 30 bin Euro alamazsa fabrikayı uçuracak

İhsan DÖRTKARDEŞ

Hürriyet, Doğan Haber Ajansı, 15.07.2009

Fransız işçiler 30 bin Euro alamazsa fabrikayı uçuracak
Fransa’da nisan ayında iflas eden New Fabris adlı otomotiv yan sanayi fabrikasında çalışan işçiler, 30 bin Euro’luk tazminatlarının ödenmemesi durumunda tesisi havaya uçurma tehdidinde bulundu.

İŞTE İŞÇİLERİN EYLEMİNDEN GÖRÜNTÜLER 

Paris ile Bordeaux arasındaki Poitiers kentindeki fabrikada çalışan 336 işçi, işlerini kaybettikleri için otomotiv üreticileri Renault ve PSA Grubu’ndan (Peugeot-Citroen) çalışan başına 30 bin Euro ek tazminat talep ettiği belirtildi. Motor parçaları üreten ‘New Fabris’ çalışanlarının bağlı olduğu CGT sendikasının yöneticisi Guy Eyermann, Renault ve PSA Grubu’nun 16 Haziran’da iflas eden başka bir tedarikçi şirketin 200 çalışanına 30’ar bin Euro ödeme yaptığını savunarak, “Fabrika üretimini yüzde 90’ının Renault ve PSA için gerçekleştiriyordu. Bu nedenle devlet yardımı alan bu iki otomotiv üreticisinin New Fabris işçilerine 30 bin Euro ek tazminat ödemesini istiyoruz” dedi.

LPG tüpleri yerleştirdiler

İşçilerin temsilcisi Eyermann, fabrikanın çeşitli yerlerine çok sayıda dolu LPG tüpleri yerleştirdiklerini belirterek, “Bu tüpleri birbirine hortumlarla bağladık. Hakkımız olanı almak istiyoruz. Fabrikayı havaya uçurabilir miyiz? Evet, bunu yaparız” diye konuştu. Blöf yapmadıklarının altını çizen Eyermann, “Gerekirse LPG tüplerini patlatırız. Bize inanmıyorlarsa gelip görsünler. Bu çok ciddi bir tehdittir, 31 Temmuz tarihine kadar süre veriyoruz” dedi. Fabrikanın etrafını saran polis ekiplerinin ise işçilerin LPG’li tehdide karşılık herhangi bir müdahalede bulunmaktan kaçındığı kaydedildi.

 Yanlış kapıyı çalıyorlar

Otomotiv üreticileri Renault ve PSA Grubu ise New Fabris işçilerine tazminat ödemek gibi bir yükümlülükleri bulunmadığını açıkladılar. Her iki şirket de son 1 yıldır mali sıkıntı içerisindeki tedarikçileri New Fabris’e her türlü yardımda bulunduklarını belirtti. Renault’dan yapılan açıklamada, “Yapabileceğimiz her şeyi yaptık. İşçilerin taleplerini bir şekilde anlaşılır bulsak bile yanlış kapıyı çalıyorlar” denildi.

20 yıllık çalışana 15 bin Euro verebiliriz

1947 yılında Eugene ve Quentin Fabris kardeşler tarafından kurulan fabrikanın Genel Müdürü Pierre Reau, geçen nisan ayında iflasını açıklayan şirketin 20 yıl ve üzeri çalışanlarına ancak 10-15 bin Euro arasında tazminat ödeyebileceğini belirterek, “Daha yeni işçiler ise sadece 3 bin Euro alabilir. Bu nedenle işçilerin tepkisini anlıyorum” dedi.

7月14日

Mayın de Kapitalizm

French workers threaten to blow up plant

Posted by Stacy-Marie Ishmael
FT Alphaville, Jul 14, 2009

Workers at a failed French car parts supplier are threatening to blow up their factory unless the company’s two biggest clients - Renault and PSA Peugeot Citroen - stump up extra compensation, the FT reported. Employees of the engine parts maker New Fabris have rigged up a series of gas canisters inside a factory workshop which they say will be detonated on July 31 if the two carmakers fail to pay €30,000 to each of the 366 workers facing unemployment.

Citmek

Bankalar krizde güçlü durdu, toparlanmaya katkı yapacak

Hürriyet, 14.07.2009
Bankalar krizde güçlü durdu, toparlanmaya katkı yapacak
Akbank Uluslararası Danışma Kurulu, ilk toplantısını gerçekleştirdi. Eski Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı Başkanı, halen Brookings Enstitüsü Başkan Yardımcılığı ve Sabancı Üniversitesi Uluslararası Danışma Kurulu üyesi Kemal Derviş başkanlığındaki Kurul, 2 gün süren toplantılarda global ekonomideki yeni eğilimleri, para ve maliye politikalarındaki ana trendleri ve bu gelişmelerin Türkiye için yarattığı fırsatları değerlendirdi.

İstikrar çok önemli

Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer, Uluslararası Danışma Kurulu toplantısında şu değerlendirmeyi yaptı: “Global kriz ortamı Türkiye için zorluklar olduğu kadar fırsatları da barındırıyor. Türkiye’nin istikrarlı olması, dengeli olması şu anda global piyasalar için de çok önemlidir. Türkiye, çok daha az hazırlıklı yakalandığı birçok krizi yaşamış ve atlatmıştır. Türk bankacılık sektörü de son dönemdeki global ekonomik çalkantılarda dayanıklılığını ve kuvvetini  göstermiştir. Türk bankacılık sektörünün sağlam konumundan dolayı önümüzdeki dönemde beklenen ekonomik toparlanmaya önemli katkı sağlayacağını düşünmekteyim. Akbank da, bu süreçte çok önemli  bir rol üstlenecektir.”

Her zorlukta fırsat

Akbank Uluslararası Danışma Kurulu Başkanı Kemal Derviş de, “Her zorlukta bir fırsat da bulunur. Genelde Türk bankacılık sektörü geçmişin deneyimlerini iyi değerlendirerek dünyadaki bu zorlu devreye güçlü olarak girdi” dedi. 12 üyeden oluşan Akbank Uluslararası Danışma  Kurulu, yılda 2 kez toplanacak.

Kimler var

Akbank’ın Uluslararası Danışma Kurulu’nda, iklim değişikliği konusundaki ünlü Stern Raporu’nun yazarı, Dünya Bankası eski Başkan Yardımcısı ve Başekonomisti, halen London School of Economics Ekonomi Profesörü Lord Stern, Citigroup eski Yönetim Kurulu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi Sir Win Bischoff, Olayan Financing Company CEO’su Lubna Olayan, Harvard Üniversitesi Ekonomi Profesörü Dani Rodrik, Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, Suzan Sabancı Dinçer, Akbank Şeref Başkanı Erol Sabancı, Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Zafer Kurtul, Murahhas Üye Bülent Adanır, Murahhas Üye Hayri Çulhacı ile Akbank Genel Müdürü Ziya Akkurt bulunuyor.

7月12日

Ümüksüz

Başbakan’ın IMF ile anlaşma telaşı

Osman Ulagay

Milliyet, 12.07.2009



Dünkü gazetelerde yer alan haberlere göre Başbakan Erdoğan, İtalya’da IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn ile görüşmüş. Erdoğan görüşmeden sonra yaptığı açıklamada, IMF ile anlaşmanın, IMF ve Dünya Bankası’nın 28 Eylül’de İstanbul’da başlayacak olan yıllık toplantıları sonrasına kalmasını istemediğini IMF Başkanı’na ilettiğini belirtmiş. IMF Başkanı ile yapılan görüşmeye Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın da katıldığını belirten Başbakan Erdoğan, anlaşmanın kısa sürede sağlanması için çalışmaların yoğun biçimde sürdürüleceğini de açıklamış.
Ne güzel haber değil mi? Sigara yasağının genelleşmesine bir hafta kala “Buyurun bir tane de buradan yakın” diyeceği geliyor insanın. Amiyane deyimle “IMF’ye posta koymayı” haftalık programının vazgeçilmez unsurlarından biri haline getirmiş olan ve “Bizim durumumuz iyi, IMF’ye ihtiyacımız yok” diye yeri göğü inleten Sayın Başbakan şimdi IMF ve Dünya Bankası yıllık toplantılarının iki buçuk ay sonra İstanbul’da yapılacağını hatırlayıp telaşa mı kapıldı acaba? 

Başbakan’ın keşfi
Yoksa “küresel krizden en ağır etkilenen ülke” unvanına göz dikmiş görünen Türkiye’nin IMF’ye ihtiyacı olduğunu mu keşfetti, bilmiyorum ama jeton devri geride kaldığına göre, “kontör düştü, Başbakan gerçeklerin dünyasına geri döndü” diye düşünebiliriz belki de.                                            
IMF ve Dünya Bankası’nın yıllık toplantıları üç yılda bir Washington dışında yapılıyor. Bu yılki toplantının İstanbul’da yapılması yıllar önce kararlaştırıldı. Erdoğan yönetimi de bütün dünyada, en azından ekonomiyle ilgilenen çevrelerde yakından izlenen bu organizasyona büyük önem verdi. Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nin, dünyanın hemen tüm ülkelerinden üst düzey temsilcilerin katılacağı toplantının gerektirdiği mekânları içerecek biçimde genişletilmesi için muazzam bir inşaata girişildi. 

Yıllık toplantı ve Türkiye
Şimdi Sayın Başbakan’ın IMF’ye karşı takınmış olduğu tavrı yıllık toplantı gününe kadar sürdürmesi halinde ortaya çıkacak olan tabloyu gözümüzün önüne getirelim. Dünyanın dört bir yanından ekonomi bakanları, merkez bankası başkanları, bankacılar ve dünya medyası yıllık toplantı için İstanbul’da toplanmış, ülkenin başbakanı ise IMF’ye atıp tutuyor. Söylemine bakacak olursanız, bu tür toplantılarda hep görülen protesto gösterilerinde pankart açacak olanlarla aynı saflarda yer aldığını düşünebilirsiniz.
Öte yandan, IMF’nin küresel krizden zarar gören ülkelere destek olma misyonuyla görevlendirildiği dönemde, krizden en ağır etkilenen ülkelerden biri olan Türkiye’nin IMF ile ilişkileri ise bir tür yılan hikâyesine ya da koyun pazarlığına dönüşmüş durumda.
Önceki gün yaptığı açıklamaya bakılırsa, bu tablo sonunda Başbakan Erdoğan’ı da ürküttü galiba.
oulagay@milliyet.com.tr
7月10日

El Nino is Back

El Nino conditions return to affect weather

By RANDOLPH E. SCHMID

The Associated Press, Jul 9, 2009 

El Nino is back.

Government scientists said Thursday that the periodic warming of water in the tropical Pacific Ocean, which can affect weather around the world, has returned.

The Pacific had been in what is called a neutral state, but forecasters at the National Oceanic and Atmospheric Administration say the sea surface temperature climbed to 1.8 degrees Fahrenheit above normal along a narrow band in the eastern equatorial Pacific in June.

In addition, NOAA's Climate Prediction Center said temperatures in other tropical regions are also above normal, with warmer than usual readings as much as 975 feet below the ocean surface.

In general, El Nino conditions are associated with increased rainfall across the east-central and eastern Pacific and with drier than normal conditions over northern Australia, Indonesia and the Philippines.

A summer El Nino can lead to wetter than normal conditions in the intermountain regions of the United States and over central Chile. In an El Nino year there tend to be more Eastern Pacific hurricanes and fewer Atlantic hurricanes.

The forecasters said they expect this El Nino to continue strengthening over the next few months and to last through the winter of 2009-2010.

"Advanced climate science allows us to alert industries, governments and emergency managers about the weather conditions El Nino may bring so these can be factored into decision-making and ultimately protect life, property and the economy," NOAA Administrator Jane Lubchenco said in a statement.

NOAA officials noted that not all El Nino effects are negative. For example, it can suppress Atlantic hurricanes and bring needed moisture to the arid Southwest.

But it can also steer damaging winter storms to California and increase storminess across the southern United States.

The warming of the ocean can also lead to a reduction in the seafood catch off the West Coast, and fewer fish can also impact food sources for several types of birds and marine mammals.

A recent study by researchers at Georgia Tech suggests there may actually be two forms of El Nino, depending on whether the warming is stronger in the eastern or central pacific.

While the current warming seems to be strongest in the east, the more traditional form, government forecasters did not categorize it.

If the Georgia Tech study is correct, this would be the type of El Nino that reduces hurricanes in the Atlantic and Caribbean. The other form, centered farther west, reportedly seems to promote Atlantic storms.