m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 工具 帮助
8月31日

Tarihten Ders Almayanlar Tufandan Ders Alır

Tarihten ders almak!..

Mehmet Uğur CİVELEK

Dünya, 31.08.2009

Küresel kriz nerede ise ilk yılını doldurdu, fakat temeldeki sorunları görmezden gelme yönündeki anlayış değişmedi. Bu aşamada sormak gerekiyor gelir dağılımı ve rekabet koşulları sürdürülebilir büyümenin yeniden tesisi açısından önemsiz midir? Eğer öyle ise talep nasıl artırılacak ve yapısal sorunların ağırlaşması nasıl önlenecek? Hükümet ile memurlar arasında uzun süredir devam eden toplu iş görüşmeleri bu konuların gündemde tutulmasını gerektiriyor: Zira verilecek zam oranı ne olur ise olsun bütçe ve kamu finansman açığı büyüyecek, gerçekleri gözardı etmeyi alışkanlık haline getiren finansal piyasaların ise yeni hikayeler uydurması mümkün olamayacak.

Enflasyonu canavar şeklinde algılamamıza sebep olan temel unsur yarattığı belirsizlikle gelir dağılımını bozan, talebi daraltan, faaliyet gelirlerini eriterek rekabet gücünü sarsan, sorunlu kredileri artıran, özetle söylemek gerekir ise tüm ekonomik değişkenleri olumsuz yönde etkileyen yapısıdır. Yoksa enflasyonun mutlak değeri önemli değildir. Örneğin herkes enflasyonun yüzde 50 olacağında mutabık kalsa ve söyleşmeler buna göre yapılsa bu durum ekonomik dengeleri etkilemez, zira ortada olan belirsizlik önemli ölçüde hafifler. Ancak enflasyonun hangi düzeyde olacağı konusunda ciddi bir uzlaşmazlık var ise bu durum kısa vadede güçlüler lehine ve güçsüzler aleyhine dengesizlik yaratmaya başlar, orta-uzun vadede ise bu sebeple yükselen sistemik risk nedeniyle herkes kaybeder.

Ülkemizde uygulanan politikalar sermayeye bağımlılığı artırıyor ve sermaye ile diğerleri arasındaki çıkar çatışmasını derinleştiriyor. Enflasyonu olduğundan düşük göstermek ve Türk Lirası'nı değerli tutmak şeklinde somutlaşan bu durum geleceğe yönelik belirsizliği dayanılmaz hale getiriyor. Faaliyet gelirleri eriyor ve gelir dağılımı süratli bir şekilde bozuluyor, daha önce alınan borçların geri ödemesi zorlaşıyor, iç talep daralıyor ve bütçe dengelerini sarsıyor ve eninde sonunda kollanan sermaye kesimi de ortaya çıkan faturanın altında eziliyor.

Memurlarla hükümet arasındaki toplu iş sözleşmesinde geniş kesimin durumunu koruyacak bir uzlaşıya varılsa bütçe ve finansman açığı büyüyecek, sermaye kesimi rahatsız olacak; sıfır zamda anlaşılsa ve her zamanki gibi memurlar fedakarlık yapmak durumunda kalsa bu kez yine sonuç değişmeyecek: Hem iç talep daralması hem de sorunlu kredi artışı doğrudan ve dolaylı olarak ekonomik daralmaya katkı yapacak. Hangi seçenek söz konusu olur ise olsun orta vadede herkes üzülecek. Zira iyice ağırlaşmış sorunlar nedeniyle günü kurtarma anlayışının iflas etmeye başladığı sınırlarda geziyoruz ve hala yaşananlardan ders çıkaramıyor, akıllanamıyoruz.

Ülkemizdeki gerçek dışı enflasyon hesabı ve aşırı değerli Türk Lirası merakı bazı sektörleri desteklemiş, kısa vadede kamunun sırtındaki yükün artmasını önlemiş olabilir. Fakat gelir dağılımı ve rekabet koşullarında yarattığı tahribat katlanılabilir olmaktan çıkmıştır, deniz bitmiştir. Hal böyle olunca bu saatten sonra enflasyon hesabının da bir önemi kalmamıştır. Kamu memura vermediği zammı fazlası ile banka kurtarmaya ya da bölgesel kalkınma adı altında verim alamayacağı yatırımlara yönlendirmek durumunda kalacaktır. Sorunlar giderek ağırlaşacak, kimin elinin kimin cebinde olduğu net bir şekilde anlaşılacak ve herkesin üzülmesi kaçınılmaz olacaktır. Aklını kullanamayan, adaletten nasibini alamayan kesimler için de sonuç değişmeyecektir.

Son on yılda zorunlu ihtiyaç ve hammadde fiyatları yükselir iken diğer mal ve hizmetlerin fiyatı reel olarak geriledi. Bu durum maliyetleri arttırır iken faaliyet gelirlerini eritti, gelir dağılımını bozarak orta sınıfın hatırı sayılır bir kısmını yoksulluk sınırının altına itti, mevcut politikaların değişmemesi durumunda olası talep artışını imkansız hale getirdi. Bu saatten sonra gerçek dışı büyüme, enflasyon ve işsizlik rakamları ile beklentileri yönlendirmek, insanları şuursuzlaştırarak bütçe gelirlerini artırmak ne yazık ki olası görünmüyor.

Gelir dağılımının bozulması, rekabet koşullarının olumsuzlaşması eşitsizliklerin hızlanarak arttığı anlamına gelir. Eşitsizliklerin arttığı koşullarda bağımsız yargı olmaz, tarafsız adalet bulunmaz. Ya otoriter bir rejime koşulur ya da muz cumhuriyeti olma yönünde ilerlenir. Serbest piyasa ve demokrasi gibi kavramlar varlığını koruyamaz. Bu olumsuz gidişi durdurmak veya yönünü değiştirmek adına alınması gereken tedbirleri almayıp teslimiyeti seçenler medeni insanlar sınıfında yer alamaz.

Finansal piyasalar belli kesimlerin çıkarını temsilen her şeyi pembe göstermeye çalışıyor, "kriz bitiyor, durgunluk aşılıyor" söylemi ile günü kurtarmaya çalışıyor. Oysa kriz daha yeni başladı, ilk öncü dalgayı yaşadık; gelir dağılımı ve rekabet koşulları olumsuzlaştıkça daha yıpratıcı yeni dalgaların gelmesi de kaçınılmaz olacak. Kendi nefsine düşkün olanlar tarihten ders alamamaya devam edecek...

Kıyamet Sıcakları

Isınan, krizle sarsılan dünyamıza El Niño’nun muhteşem dönüşü!

Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu

Hürriyet, 31.08.2009
El Niño, yokluğunda biraz daha ısıttığımız dünyaya üç yıl sonra geri geliyor.

Hayrettin Karaca’nın “Ekolojik kriz, ekonomik krizi aratacak” sözünü ciddiye almakta yarar var. Yaşadığımız global finans krizi El Niño nedeniyle ağırlaşabilir. Bu ihtimal beni korkutuyor.

World Watch Enstitüsü’nce hazırlanan, “Dünyanın Durumu” serisi 1984’ten beri 36 farklı dilde yayımlanıyor. Kitap, yakın geleceğimizde bizi bekleyen yaşamsal önemde, kitlesel çevre sorunlarına karşı uyarıcı ve önerileriyle önleyici bir yaklaşımla ortaya konmuş önemli bir referans. TEMA Vakfı, 1993 yılından beri Dünyanın Durumu serisini Türkçeye çevirerek doğa dostu okuyucularına sunmakta. Okunması çok kolay kısa makalelerden oluşan bu kitapları herkes okumalı.

FATURASI 10 MİLYAR DOLAR

TEMA Onursal Başkanı Hayrettin Karaca, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ve TEMA Vakfı’nca yayımlanan “Dünyanın Durumu 2009” adlı raporu, “Ekolojik kriz, ekonomik krizi aratacak” sözü ile adeta özetledi. World Watch Enstitüsü tarafından hazırlanan “Dünyanın Durumu 2009” kitabının tanıtımında Hayrettin Karaca, Türkiye’nin de iklim değişikliğinin olumsuz ya da tehlikeli etkileri açısından risk grubu ülkeler arasında görülmesi gerektiğini de belirterek, “Türkiye, büyük bir olasılıkla kaybedenler arasında yer alacaktır” dedi. 40’ı aşkın uzman yazarın çabaları ile oluşturulan bu çalışma acil ve işlevsel bir eylem planı oluşturma konusunda bir yol haritası ortaya koyuyor.

Bu acil ve işlevsel eylem planına çok ihtiyacımız var. Çünkü bu günler El Niño ile insan kaynaklı küresel ısınmanın birleşmesi, okyanus suyu sıcaklığını ölçümlerin başlatıldığı 1880 yılından sonraki en yüksek düzeye çıkardı. Geçmiş yıllarda El Niño’nun neden olduğu maddi zararların yanı sıra, insan kayıpları da çok büyük olmuştu. Örneğin, 1982-1983 El Niño’su dünya genelinde 10 milyar dolardan daha fazla zarara neden oldu.

El Niño meteorolojistler için, “El Niño/Southern Oscillation”nun (ENSO’nun) kısa adıdır. El Niño ile La Niña olaylarının oluşumu birbirlerini izler. Geçtiğimiz aylar bunların arasındaki geçiş dönemini yaşadık ve Türkiye normalinin üzerinde yağışlıydı. Şimdi ortaya çıkan El Niño dünyanın değişik yerlerinde alışılmışın dışında kuraklık ve sellere yol açıyor. Örneğin, Güney Amerika kıyılarında yer alan çöllere yağmur yağmaya başlar ve çöllerde seller oluşur.

HAMSİYE TALEP ARTACAK

1998 yılında El Niño nedeniyle dünya 1400 yılın en sıcak yılını yaşamıştı. En iyimser tahminle Türkiye’de yağışlar mevsim normalinde kalsa bile mevsim normallerinin üzerinde seyredecek olan hava sıcaklıkları kar yağışlarını azaltıp buharlaşmayı artırabilir.
Böylece, El Niño ciddi ekonomik kayıplara da yol açabilir. Örneğin, Orta Amerika’da El Niño yıllarında görülen kuraklık nedeniyle kahve ve kakao üretimi düşerek fiyatları yükselir. Kuraklıkta büyükbaş havyanlar öleceği için El Niño yılının başında satılır. El Niño yıllarında Ekvator ve Peru açıklarında planktonlar ve balıklar da bölgede ısınan su yüzünden kitleler halinde ölür. Böylece, normal zamanlarda dünyanın en iyi balıkçılık alanlarından biri olan kuzey Peru açıklarından çoğunluğu sardalye türünden olmak üzere 10 milyon ton balık El Niño yılında yakalanamaz. Bunun sonucunda da Karadeniz’in hamsisine, hamsi unu ve yağında talep patlaması yaşanır.

ŞİMDİDEN TAHMİN YAPILMALI

El Niño yıllarının tahmini, tarım alanlarının planlanması, su kaynaklarının yönetimi, tahıl, petrol ve doğalgaz stoklarının belirlenmesi açısından tüm dünyada büyük önem taşır. Böylece örneğin Peru çiftçileri, El Niño yıllarında bol suya kavuşacağı için pirinç; La Niña yıllarında ise kuraklığa daha dayanıklı olan pamuk ekimine zamanında karar verebilir.
Türkiye’deki hava şartlarını da, dünya atmosferindeki değişimlerden soyutlamak mümkün değil. Bununla birlikte maalesef ülkemizde, bu tür iklim olaylarının sosyo-ekonomik yönü, hem gözardı edilmekte hem de “yaramaz çocuk” gibi magazin malzemesi olarak kullanılıp önemleri ve gerçek anlamları sulandırılmakta...

8月29日

Kıyamet Tamtamları Çalarken

Tevfik Bilgin: When(if) the music play(s), don't dance

Kerem Alkin
Referans, 29.08.2009 
Batı bankacılığının ölçüsüz hırs ve rekabet nedeniyle, dünya ekonomisine ne ölçüde ağır bir kriz yaşattığını ağır bir bedel ödeyerek öğrenmiş olduk. BDDK Başkanı Bilgin son küresel krizden bizim bankaların da gereken dersi çıkarmaları gerektiğini hatırlatıyor.
 
Önümüzdeki hafta içinde, ya da hafta sonuna doğru yine Londra'da bir araya gelmeleri beklenen G-20 ülkelerinin hazine ve maliye bakanları ile, merkez bankası başkanlarını zor bir gündem bekliyor. Dünya ekonomisine hem mali, hem de sosyo-ekonomik açıdan ağır bir bedel ödetmiş olan küresel krizin çıkış nedeni konusunda bir tereddüt yok. Dünyanın önde gelen bankalarının ölçüsüz hırs ve rekabeti, bunun yanı sıra söz konusu finans kurumlarının önde gelen ekonomilerin kamu otoritesi tarafından etkin bir şekilde denetlenememiş olmaları, 50 trilyon doların üzerinde bir servet kaybına neden oldu. Bu nedenle, benzer bir krizin yeniden yaşanmasını engellemek adına, geçtiğimiz kasım ayında Washington'da gerçekleşen G-20 Zirvesi'nden bu yana, ekonomi aktörleri yeni bankacılık ilkelerinin ne olacağını merakla beklemekteler.
 
Basel II revize edilebilir
Bu konuda, İsviçre'nin Basel kentinde çalışmalarını sürdüren iki önemli uluslararası kuruma, Bank for International Settlements (BIS) ve The Institute of International Finance (IIF) önemli görevler verilmiş durumda. Söz konusu iki kurumun 2 Nisan'da Londra'da gerçekleşen G-20 Zirvesi'nden bu yana geçen süre içerisinde, küresel para ve sermaye piyasaları için yeni kriterlerin ne olacağı, bankalar için yeni sermaye yeterliliği, risk yönetimi, nakit yönetimi kriterlerinin ne olacağı konusunda talep edilen çalışmaları bitirmeleri gerekiyordu.
Bu çerçevede, BIS'ın 1970'lerde oluşturduğu Basel I ve yakın dönemde geliştirdiği Basel II kriterleri uluslararası bankacılık alanında kabul görmüş olsa da, yaşanan son küresel kriz, Basel II'nin kimi eksik yönlerini de gün yüzüne çıkardı. Bu nedenle, BIS'in Basel II'yi revize etmesi de gündemde. Ancak, nisandaki G-20 Zirvesi'nden bu yana uluslararası kamuoyu ile hiçbir detay paylaşılmadığından, ekonomi çevreleri önümüzdeki hafta gerçekleşmesi beklenen G-20 bakanlar ve merkez bankası başkanları zirvesinde bazı detayların paylaşılmasını umut ediyorlar.
 
Çarmıha gerilecek CEO'lar
Rick Newman'ın 9 Şubat 2009'da USNews'da yayınlanmış olan yazısı, söz konusu küresel krizin yaşanmasına neden olan hatalar zincirinin baş müsebbibi olan çeşitli finans kurumlarının üst yöneticilerine yönelik ciddi eleştirileri gündeme getiriyor. Newman'ın usnews.com'dan da okuyabileceğiniz "Flow Chart, The Business of Decisions" başlıklı köşesinde yayınlanmış olan makalesi, CitiGroup`un eski CEO'su Charles O. Prince'in, ya da piyasada bilinen ismiyle Chuck Prince'in insanı hayrete düşüren ifadesini hatırlatıyor: "As long as the music is playing, you've got to get up and dance..."
2007 yılında, Citigroup'un rekabet adına hayata geçirdiği düzinelerce yöntemi haklı çıkarmak adına, Chuck Prince'in Financial Times'a verdiği mülakatta ifade ettiği "müzik çaldığı müddetçe, ayağa kalkıp, dans etmelisin" sözünü eleştiren Rick Newman, "müziğin sonsuza kadar çalacağını mı zannettin" ifadesiyle, aşırı hırs ve rekabetin şirketlerin tepe yönetimlerini nasıl körleştirebildiğini hatırlatıyor. Newman, 2007'de şirketi terk ederken, 20 milyar dolarlık bir kayba yol açacak süreci başlatmasına rağmen, aldığı 53 milyon dolarlık maaşın yanı sıra, 105 milyon dolarlık da çıkış tazminatı alan Prince'i "sen halen dans modunda olabilirsin, ama biz değiliz. Birkaç milyon dolarlık jestiyon uğruna, bu koca şirketi nasıl çökerttin, açıklamanı bekliyoruz" diyerek, ağır bir dille eleştiriyor.
 
Tevfik Bilgin'den ince ayar
Türkiye, hiç kuşkusuz, küresel krizin çıkışında önemli bir yeri olan bu ölçüsüz hırs ve rekabetin daha yerel bir boyutunu 1990'lı yıllarda yaşadı. Kamu otoritesinin denetim zafiyeti nedeniyle de, 2001 Krizi'nde bankacılık alanında ciddi bir maliyet ödedik. Türk bankacılığı 2001 Krizi'nden önemli dersler çıkardı. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) sektörün yeniden yapılandırılması ve ardından gözetimi konusunda mükemmel bir performans ortaya koydu. Bu sayede, ilk kez bir küresel krizde, uluslararası ölçekte örnek sayılabilecek bir bankacılık performansını ortaya koyduk. Ancak, 1990'lı yılların ikinci yarısından bu yana bankacılık sektöründe zaman zaman tırmanışa geçen ölçüsüz rekabet sorununun neden olduğu tahribatı unutmaması gereken sektörün, yine de BDDK aracılığı ile zaman zaman uyarılması gerekiyor.
Nitekim, BDDK Başkanı Tevfik Bilgin, ağustos ayında bankalar arasında konut kredilerinden kaynaklanan rekabeti dikkatle takip ettiklerini ve reklamlarda belirtilmeyen hususların, müşteri şubeye geldiğinde önüne konmasını doğru bulmadıklarını belirtmesinin yanı sıra, geçici olarak bazı bankaların yeni kredi kartı çıkarma yetkisini askıya alabileceklerini de hatırlattı. BDDK'ın dünya ekonomisi bu zorlu süreçten geçerken, "ince eleyip sık dokuması" çok önemli. Sektörde takibe düşen alacaklar konusunda en ufak tolerans, son krizde küresel bir itibar kazanmış olan sektöre, kendi ellerimizle darbe indirmek anlamına gelecek.
 
 
8月28日

Borç İSO nun Kamçısı

İkinciler liginde likidite riski alarmda!

Dilek GÜNGÖR
Dünya, 28.08.2009

Krizin yıkıcı etkisi küçük işletmeleri vurdu. İşletmelerin likidite riski alarm vermeye başladı. Cari oran 12 puan düştü. Nakit akışını dengelemeyeni kötü günler bekliyor. Satışlar bu yıl zaten iç açıcı olmayacak. İşletmeler nakit bulmakta zorlanacak. Sonuçta, ya yükümlülüklerini yerine getiremeyecek, ya da yüksek maliyetle borçlanıp, kârsızlığa razı olacak.

Kriz dönemlerinde dikkatle takip edilmesi gereken birkaç risk var. Bunlardan belki de en önemlisi likidite riski... Bankalar açısından da bireyler açısından da şirketler açısından da bu böyle...

Önceki gün açıklanan İSO ikinci 500 büyük sanayi kuruluşu listesini inceledik. Dr.Öztin Akgüç'ün işletmelerin finans yapısını anlatan yazısı dikkatimizi çekti. Dönen varlıkların, kısa süreli borçlara oranını gösteren cari oran yüzde 136.8 olmuş. Bir önceki yıla göre 12 puan azalmış. Özeller, kamuya göre daha kötü durumda. Çünkü, kamu kuruluşlarında bir önceki yıla göre cari oranda yükselme var. Oran yükseldikçe işletmenin likit avantajı artıyor, düştükçe yükümlülükleri yerine getirme şansı azalıyor.

Sektörler açısından bakarsak...

Cari oranı en vahim durumda olan sektör cam ve camdan mamul eşya sektörü. Onu ayakkabı ve içki sanayi izliyor.

Mali yapı bozuluyor

Veriler, işletmelerin mali yapılarının bozulduğunu gösteriyor. Yabancı kaynakların, özkaynağa oranı 2008 yılında 18.5 puan artmış. İşletmeler varlıklarını borçla fonlamaya başlamış. Bu oranda 2007'ye göre artmış. İşletmeler varlıklarının yüzde 42.4'ünü kısa süreli, yüzde 13.8'ini ise uzun süreli kaynakla fonlamış. Özkaynakların varlık finansmanındaki payı düşmüş. Özkaynaklar sabit sermaye yatırımları kadar artmamış.

Kısa vadeli borçlarının varlık toplamına oranı en yüksek sektör kürk ve deri sanayi, giyim sanayi ile petrol ve kömür türevleri sanayi...

Borcu kapıya dayananlar...

İkinci 500 listesindeki işletmelerin kısa vadeli borçlarının toplam borçlara oranı oldukça yükselmiş durumda. Yüzde 75.7 seviyesinde. Bu da borçlanmanın ve ödeme zorluklarının arttığını gösteriyor. Toplam borcu tamamen kısa vadeli olan işletmelerde var. Örneğin, ayakkabı ve mesleki, bilimsel, sağlık aletleri sektörü...Onları lastik ürünleri, petrol ve kömür türevleri sanayi ile giyim eşya sanayi izliyor. Borç yapısı bakımından diğer sektörlere göre nispeten daha iyi durumda olan ise basım sanayi.

119 tekstilcinin borcu 5 milyar lira

İkinci 500'ün toplam borçlarının yüzde 25.9'u dokuma, giyim eşyası, deri ve ayakkabı sektörüne ait. Yüzde 17.7'lik oranla gıda, içki ve tütün sanayi ikinci sırada, yüzde 12.4'lük oranla kimya,lastik ve plastik sektörü üçüncü sırada yer alıyor. Tekstil sektörünün kısa ve uzun vadeli borçları neredeyse 5 milyar liraya ulaşmış durumda. Gıda, içki ve tütün sanayinin toplam borcu 3.5 milyar lira civarında. Kimya, lastik ve plastik sektöründe toplam borç 2.3 milyar lira. Kamu kuruluşları arasında en borçlu şirket ise Türkiye Vagon Sanayi…

İlginç bir tespit!

Okan Üniversitesi'nden Prof. Dr. Özer Ertuna'nın ilk 500'e ilişkin tespitini aktarmadan bitirmeyelim. Ertuna Hoca, "Yaşanan kriz büyük bir olasılıkla dünyada yaşanan krizin bulaşmasından değil, izlenen ekonomi politikalarından kaynaklanıyor. İncelenen 2008 yılı sonunda Türkiye'de yaşanan kriz henüz kendisini besleyerek büyüyen bir kriz haline dönüşmemiştir. Ancak şirketlerin milli gelire katkısında, yani yarattıkları gelirde önemli düşüşler vardır. Milli gelir düşüşleri harcamaları kısacak, azalan harcamalar ise yeni düşüşlere zaman hazırlayacaktır. Yani yaşanan kriz kendi kendini besleyen bir krize dönüşebilir" diyor.

dilek.gungor@dunya.com 

Lük Raludlo Lük

KREDİ KARTI VE KONUT KREDİSİ BATIK ORANI

Vatan, 28.08.2009

 
8月27日

Borç İSO nun Kamçısıdır

BİRİNCİ 500

* Üretimden satışlar 2007'de yüzde 4,5 artarken, 2008 yılında artış yüzde 6,3 olarak gerçekleşti
* 2007'de toplam satış hasılatı yüzde 3,7 artarken, 2008'de yüzde 6,1 artış sağlandı.
* Vergi öncesi dönem karı yüzde 22,7 oranında artarken, 2008'de yüzde 13,3 oranında küçüldü.
* Özel kuruluşlarda 2007 dönem zararı yüzde 450 küçülürken, 2008'de yüzde 339,6 düzeyinde arttı
* Üretici fiyatlarıyla brüt katma değer 2007'de yüzde 7 artarken, 2008'de yüzde 2,6 düştü.
* Toplam borçların aktif içindeki payı 2007'de yüzde 47,9 iken, 2008'de yüzde 54,4 oldu.
 
İKİNCİ 500

* Üretimden satışlar 2007'de sabit fiyatlarla yüzde 8,7 artarken, 2008'de yüzde 2 küçüldü.
* Satış hasılatı 2007'de sabit fiyatlarla yüzde 6,1 artarken, 2008'de eksi yüzde 4,4'e geriledi.
* Vergi öncesi dönem karı 2007'de yüzde 36 artarken, 2008'de yüzde 16,5 azaldı.
* Özel kuruluşlarda 2007'de dönem zararı yüzde 47,1 küçülürken, 2008'de yüzde 319,2 arttı
* Üretici fiyatlarıyla brüt katma değer 2007'de yüzde 11,1 artarken, 2008'de yüzde 6,2 azaldı.
* Toplam borçların aktif içindeki payı 2007'de yüzde 52,7 iken, 2008'de yüzde 55,8'e yükseldi.
8月25日

Tariş Açılımı

Tariş Pamuk kurtulabilir mi?

Ali Ekber Yıldırım

Dünya, 25.08.2009

Dünya Bankası, bir ülkenin tarımını yok etmeye karar verdiyse, o ülkede bir "reform" projesi uygular. Uygulanacak reform projesi ile, ülke tarımının darboğazdan kurtulacağı, rekabetçi yapıya kavuşacağı, zengin çiftçiler yerine fakir çiftçilerin destekleneceği, kurumların özerk, üretenlerin refah içinde yaşayacağı yalanlarıyla hem ülkeyi yönetenler hem de kamuoyu ikna edilir.

Dünya Bankası'nın 2000 yılında Türkiye'ye dayattığı Tarımda Reform Uygulama Projesi'de (TRUP veya İngilizce adıyla ARİP) aynen böyle uygulandı. Tarıma verilen tüm destekler kaldırıldı yerine üretime hiçbir katkısı olmayan doğrudan gelir desteği getirildi. Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri'nin yeniden yapılandırılarak özerk hale getirileceği ifade edildi. Çıkarılan 4572 sayılı Yasa ile birliklere devletin mali desteği yasaklandı. Proje, 4 yıl uygulanacaktı, tasfiye süreci tamamlanamayınca 8 yıl uygulandı ve 31 Aralık 2008?de sona erdi.

Projenin en önemli ayağı olan birliklerin yeniden yapılandırılarak özerkleşmesi hiçbir zaman gerçekleşmedi. Özerklik bir yana, birlikler tek tek iflas etmeye başladı.

Kayısıbirlik ve FİSKOBİRLİK'in durumunu daha önce defalarca yazdık. Sırada Türkiye'nin en eski ve en güçlü birliği Tariş Pamuk ve Yağlı Tohumlar Birliği var.

Tariş Pamuk Birliği, 19 Ağustos'ta olağanüstü genel kurul toplantısını yaptı. Vicdan sahibi her insanın yüreğini yaralayan bir manzara yaşandı. Sanki toplanan genel kurul değil, iflas masası. Ege Bölgesi'ndeki 7 ilden 44 kooperatif ve 40 bini aşkın ortağı temsilen genel kurula 250 delege katıldı.Toplantının yapıldığı Tariş iplik fabrikası da dahil birliğin tüm gayri menkulleri tek tek oylanarak satılmasına karar verildi.

Tariş Pamuk Birliği bu sürece nasıl geldi?

1- Dünya Bankası'nın "reform" olarak dayattığı politikaların uygulanması ile Türkiye pamuk ekiminden hızla uzaklaştı. Tariş Pamuk ve diğer birlikler üreticiden aldığı pamuğu satarken ciddi zarara uğradı. Ekonomik kriz tekstil sektörünü vurunca pamuk ve iplikte büyük zarar oluştu. Tariş iplik fabrikasında üretimi durdurdu.

2- Türkiye, pamuk ithalatına yılda 1 milyar dolar öderken, yarısı devlete toplam 352 milyon lira borcu olan asırlık Tariş' in işletme sermayesi sorunu çözülemediği gibi, batması için özel çaba gösterildi.

3- Birliklerin yeniden yapılanması sürecinde, Tariş'in sahip olduğu Tarişbank, Dünya Bankası'nın baskısı ile tasfiye edildi. Banka ihalesiz olarak Zorlu Grubu'na verildi ve Denizbank ile birleştirildi. Zorlu Grubu bankayı Belçikalı Dexia Grubu'na sattı. Tariş Pamuk Birliği'nin 108 milyon liralık borcu Denizbank'a. Sahip olduğu banka hukuksuz olarak elinden alındı ve o bankaya borçlandırıldı.

4- Destekleme Fiyat İstikrar Fonu'ndan piyasa şartlarının çok üstünde faizle kredi kullanan Tariş Pamuk ve diğer birlikler faizi ve ana parayı ödeyemez duruma geldi.

5- Borçlarını yeniden yapılandırmak isteyen Tariş Pamuk'un bu girişimine Denizbank olumlu yaklaştı ve 108 milyon liralık borç 5 yıl süre ile ödenmek üzere yeniden yapılandırıldı. Fakat diğer alacaklı VakıfBank, Tariş Pamuk'un borcunu yeniden yapılandıracağını ve limitler çerçevesinde yeni kredi açacağını söyleyerek yöneticileri aylarca oyaladı. Bankanın üst düzey bir yöneticisinin Tariş Pamuk yöneticilerine "sizin paranız Alsancak Şubesi'nde hazır, fakat siyasi baskı var veremiyoruz" dediği iddia edildi. Başbakan Erdoğan, oğlunun çalıştığı şirkete gazete aldırmak için VakıfBank'tan milyonlarca dolar kredi sağlarken, binlerce üreticinin ortağı olduğu Tariş, hakkı olan krediyi alamadı. Borçlarının yapılanması engellendi.

6- Diğer bir çok birlikte olduğu gibi bu süreçte Tariş Pamuk Birliği'nin de yönetim hataları oldu.

Tariş Pamuk Birliği adım adım iflasa sürüklenirken devletten hiçbir destek alamadığı gibi, olağanüstü genel kurulda okunan Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın 3 sayfalık talimatından da anlaşılacağı üzere tasfiye sürecini hızlandırmak için bakanlık elinden geleni yapıyor.

Özerk denilen birliğe Sanayi Bakanlığı 3 sayfalık bir talimat gönderiyor ve neler yapılması gerektiğini tek tek emrediyor. Bu nasıl özerklik?

Bakanlık daha önce birlikleri yeşil sermeyenin kucağına iterek İslam Kalkınma Bankası'nın bir kuruluşu olan "Uluslararası İslami Ticari Finansman Kuruluşu'ndan (ITFC)kredi almaya zorladı. Şimdi de Milli Eğitim Bakanlığı'na, Sağlık Bakanlığı'na, Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığı'na ve Toplu Konut İdaresi Başkanlığı'na (TOKİ) yazı yazarak Tariş'in gayrimenkullerine müşteri arıyor.

İşte "özerk" denilen birlikler yıllardır böyle talimatlarla yönetildi ve sonunda iflas noktasına getirildi.

Olağanüstü Genel Kurulu'da Beliğ Azbazdar başkanlığında yeni bir yönetim göreve geldi. Bu yönetim Tariş tarihinde en zor görevi yapacak. Ellerindeki mal varlıklarını satarak borcu çevirmeye çalışacaklar. Bunu başarabilirlerse tarihe geçecekler. Başaramazlarsa Tariş Pamuk Birliği tarih olacak.

Genel kurulda Beliğ Azbazdar'ın oğlu Umur ile yan yanaydık. Üniversite öğrencisi Umur, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen pamuk üreterek pamukçuluğu yaşatmak istiyor. Umur'un ve onun gibi gençlerin geleceği için Tariş bu badireyi atlatmak zorunda.

Citmek

ABD Hazinesi'nin Akbank'taki payı yüzde 6,72

Citigroup hisselerinin yüzde 33,6'lık kısmını alan ABD Hazinesi böylece Akbank'ta dolaylı hissedar oldu

Dünya, 25.08.2009

İSTANBUL - Amerika Birleşik Devletleri Hazinesi'nin Akbank T.A.Ş sermayesindeki dolaylı hissedarlığı 24 Ağustos 2009 tarihi itibariyle yüzde 6,72 oranına ulaştı.

Akbank T.A.Ş ile ilgili olarak Citibank Overseas Investment Corporation adına Citibank A.Ş. Saklama Bankası'ndan KAP'a yapılan açıklamada şöyle denildi:

"Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun, 24 Ağustos 2009 tarihli yazısında, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun 20.08.2009 tarih ve 3316 sayılı kararı ile, Amerika Birleşik Devletleri Hazinesi tarafından Citigroup Inc. hisselerinin yüzde 33,6'lık kısmının edinilmesinin, Amerika Birleşik Devletleri Hazinesi'nin aynı zamanda, Akbank T.A.Ş'nin yüzde 20'si oranında doğrudan hissedarı olan Citibank Overseas Investment Corporation'ın da yüzde 33,6 oranında hissedarı olması sonucunu doğurduğu ve bu sebeple Amerika Birleşik Devletleri Hazinesi'nin Akbank T.A.Ş.'ye dolaylı olarak hissedar olmasına 5411 sayılı Bankacılık Kanunu'nun 18. maddesinin altıncı fıkrası kapsamında izin verildiği bildirilmiştir. Söz konusu işlemin sonucu olarak ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun izni ile birlikte, Amerika Birleşik Devletleri Hazinesi'nin Akbank T.A.Ş sermayesindeki dolaylı hissedarlığı 24 Ağustos 2009 tarihi itibariyle yüzde 6,72 oranına ulaşmıştır."

Bastır Yahudi Bastır

BİM’den 106.4 milyon lira kâr

 
BİM Birleşmiş Mağazalar A.Ş’nin 2009’un ilk 6 ayında 2,5 milyar ciro yaptığı bildirildi.
Hürriyet, 25.08.2009
BİM’den yapılan açıklamada, şirketin, 2009 yılı ilk 6 ayında, 2008 yılı aynı dönemine göre yüzde 24 artarak 2.5 milyar lira ciroya ulaştığı belirtildi. Aynı dönemde 106.4 milyon liralık net kâr eden şirketin, geçen yılın ilk yarısına kıyasla yüzde 57 düzeyinde bir artış sağladığı duyuruldu. Açıklamada, 2009’un ilk yarısında 211 mağaza ve 1 depo açan BİM’in, 30 Haziran 2009 itibariyle mağaza sayısını 2496’ya, depo sayısını da 24’e çıkarttığı ifade edildi. BİM’in CEO’su Jos Simons, 2009’un ikinci çeyreğinde olumlu sonuçlar elde ettiklerinin ve hedeflerine ulaştıklarının altını çizdi. Simons, gelecek dönemlerde de fiyat odaklı iş modeli ile büyümek istediklerini belirtti. BİM Finans Direktörü Haluk Dortluoğlu, “İkinci üç aylık dönemde, ciro ve kârlılık açısından önemli bir büyüme kaydettik” dedi.
8月24日

Lük Raludlo Lük

Bankaların her gün 20 milyon liralık kredisi takibe düşüyor

Oktay Özdabakoğlu
Referans, 24.08.2009 
Bankalar konut kredisi faizinde tekrar yarışa başlarken, hisse senetleri İMKB'de işlem gören 13 bankanın takipteki kredileri, geçen yıla göre yüzde 32,5 oranında artarak 14.9 milyar liraya yükseldi.
 
Geçen yılın eylül ayından itibaren tüm dünyayı yerle bir eden küresel krizde, kredilerde frene basan Türk bankaları, geçen haftadan itibaren tekrar gaza basmaya başladı. Merkez Bankası'nın faiz indirimi ve yurtdışı piyasalardaki olumlu havanın etkisiyle konut kredisindeki faiz yarışı hızlanırken, bankaların önemli bir bölümü 1 yıl vadeli kredilerde faizi yüzde 1'in altına çekti. Kriz sürecinde Merkez Bankası'nın faizleri 9 puan indirmesinin etkisiyle, kredilerde frene basıp Hazine kağıtlarına yüklenen bankalar kârlılıklarını artırdı. Hisse senetleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nda (İMKB) işlem gören 13 mevduat bankasının geçen yılın ilk yarısında 6 milyar 163 milyon lira olan net kârı, bu yılın aynı döneminde yüzde 25,6 oranında artarak 7 milyar 740 milyon liraya çıktı.
 
Kredi hacmi yüzde 1,2 daraldı
Merkez Bankası'nın faiz indirimlerinin sonuna yaklaşılmasıyla birlikte Hazine kağıtlarındaki kâr marjlarının daralması, bankaların tekrar kredilere yönelmesinde etkili oluyor. Söz konusu bankaların toplam kredi hacmi, 2008 sonuna göre yüzde 1,2 oranında daralarak 302.3 milyar liraya inerken, aktifleri yüzde 3,1, mevduatları yüzde 2,4 arttı. Bu dönemde mevduat faizlerindeki hızla düşüşe rağmen, kredi faizlerinde önemli bir değişim olmaması ve Hazine kağıtlarından elde edilen faizlerin etkisiyle bankaların net faiz geliri yüzde 33 oranında arttı. Kredi hacmindeki daralmaya karşılık, 13 bankanın takipteki kredileri yılın ilk altı ayında yüzde 32,5 oranında artarak 14 milyar 969 milyon liraya yükseldi. Bu dönemde 3 milyar 673 milyon lira tutarındaki kredi takibe düşerken, günde ortalama 20 milyon 293 bin liralık kredi takibe dönüştü.
 
Kamular krediyi artırdı
Yılın ilk yarısında kredi hacmi yüzde 9,3 oranında daralan Akbank'ın, takipteki kredileri yüzde 40'lık artışla 1 milyar 605 milyon liraya çıktı. Akbank'ın kârındaki artış ise yüzde 7,7 oldu. Yılın ilk altı ayında Akbank'ın yanı sıra, Garanti Bankası, Yapı Kredi ve İş Bankası'nın da kredi hacminin daraldığı gözlendi. Bu dönemde Halk Bankası kredi hacmini yüzde 10,2 artırırken, Vakıfbank'ın da kredileri yüzde 5,4 arttı. İlk altı ayda kredi hacmi artan diğer bankalar Alternatifbank, Denizbank ve Şekerbank oldu. Vakıfbank'ın takipteki kredileri, 2008 sonuna göre yüzde 27 oranında artarak 1 milyar 849 milyon liraya, Halkbank'ın takipteki kredileri ise yüzde 20 artarak 1.5 milyar liraya ulaştı.
 
En büyük artış Tekstil'de
Yılın ilk yarısında takipteki kredileri en fazla artan banka yüzde 73,7 ile Tekstilbank oldu. Kredi hacmi yüzde 17 oranında daralan Tekstilbank'ın takipteki kredileri 53.3 milyon liradan 92.2 milyon liraya çıktı. Geçen yılın ilk yarısına göre İMKB'de net faiz geliri azalan tek banka olan Tekstilbank'ın aktif toplamı da yüzde 30'luk küçülmeyle 2 milyar 48 milyon liraya düştü. Yılın ilk altı ayında kredi hacmi yüzde 10,7 oranında daralan Türk Ekonomi Bankası'nın (TEB) takipteki kredileri yüzde 71,6 oranında artarak 357.7 milyon liraya ulaştı. Kredi hacmi yüzde 2,6 daralan Finansbank'ın takipteki kredileri yüzde 62,3 oranında artarak 1 milyar 73 milyon liraya çıktı.
 
TAKİPTEKİ KREDİLER
(bin TL)
Banka
2008/12
2009/6
Değ. (%)
Akbank
1.138.867
1.605.451
40,9
Alternatifbank
128.893
167.232
29,7
Denizbank
515.869
799.545
54,9
Finansbank
660.288
1.072.018
62,3
Fortis
389.297
499.694
28,3
Garanti
1.264.824
1.792.931
41,7
Halkbank
1.251.362
1.502.198
20,0
İş Bankası
2.247.381
2.527.744
12,4
Şekerbank
235.973
376.541
59,5
TEB
208.345
357.678
71,6
Tekstilbank
53.365
92.711
73,7
Vakıfbank
1.455.822
1.849.589
27,0
Yapı Kredi
1.745.743
2.326.273
33,2
Toplam
11.296.029
14.969.165
32,5
 
 
KREDİ BÜYÜMESİ
(bin TL)
Banka
2008/12
2009/6
Değ. (%)
Akbank
49.053.763
44.470.514
-9,3
Alternatifbank
2.370.575
2.433.436
2,6
Denizbank
15.409.884
16.015.509
3,9
Finansbank
15.624.165
15.215.281
-2,6
Fortis
8.503.160
7.915.705
-6,9
Garanti
52.749.700
52.436.246
-0,5
Halkbank
25.836.298
28.479.996
10,2
İş Bankası
51.689.972
50.114.276
-3,0
Şekerbank
4.325.790
4.549.659
5,1
TEB
9.229.487
8.238.306
-10,7
Tekstilbank
1.629.656
1.341.354
-17,6
Vakıfbank
30.502.299
32.167.122
5,4
Yapı Kredi
39.554.785
38.948.157
-1,5
Toplam
306.119.534
302.325.561
-1,2
 
 

Önce Temizlik, Sonra Namaz

Veliler isyan etti
"Üç hafta kala okul mu yıkılır?"

Vatan, DHA, 24.08.2009

KEMERBURGAZ'da bulunan her yıl yaklaşık 600 öğrencinin eğitim gördüğü Zeynep Mutlu Vakfı Kemer Okulları, eğitim sezonunun başlamasına İstanbul Büyükşehir Belediye ekipleri tarafından yıkıldı. Üç hafta sonra yeni eğitim yılına başlayacak okula akın eden veli ve öğrenciler, gördükleri manzara karşısında isyan ettiler.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Eyüp'e bağlı 500 kişilik zabıta ekibi sabah saat 05.00 sıralarında jandarmaların eşliğinde Kemerburgaz'daki Zeynep Mutlu Eğitim Vakfı Kemer Okulları'nın bulunduğu komplekse geldi. Ellerinde yıkım kararı olduğunu söyleyen belediye yetkilileri, binaların içinde bulunan eşyaların boşaltılmasını istedi.

Eşyalar bir saat içinde okul görevlileri ve zabıta ekipleri tarafından boşaltılarak bir kısmı kapalı spor salonuna bir kısmı okul bahçesine bırakıldı. Bahçeye bırakılan eşyaların arasında öğrencilerin sulu boya resimleri, aldıkları kupalar, Atatürk heykel ve portreleri, akvaryumlar dikkat çekti. Eşyaların çıkarılmasının ardından saat 06.00 sıralarında dozer ekipleriyle yıkım başladı. Yaklaşık iki saat süren yıkım sonrası okul kompleksi deprem bölgesini andırdı. Yıkım haberinin duyulması üzerine okula akın eden öğretmen, veli ve öğrenciler gördükleri manzara karşısında şoka girdi. Bazı veliler, bu durum karşısında isyan etti.

DEPREM BÖLGESİNİ ANDIRIYOR

Okulun bir deprem bölgesini andırdığını belirten veliler, yıkımın isyan ederek "İstanbul'da başka kaçak yapı yok mu? Okula mı sıra geldi? Burası bir eğitim yuvası. Hangi vicdana dayanarak burayı yıktılar? Burası terör kampı mı nasıl burayı yıkıyorsun? Çocuklarımızın suçu günahı ne hepsi mağdur oldu. İki haftalık bir süre kaldı. Bu süre zarfında ne zaman okul bulacağız ne zaman kayıt yaptıracağız. Böyle bir zihniyetsizlik olur mu? Madem yıkacaktın neden haziran yada temmuz ayında yıkmadın? Kendi çocukları burada okusa yıkarlar mıydı? Kadir Topbaş'dan bize mantıklı bir açıklama yapmasını bekliyoruz" diye konuştu.

ÖĞRENCİLER "OKULU BİTİRMİŞLER, ŞOK OLDUK"

Okulun lise bölümünde eğitim gören Gökberk Koçyiğit, "Kötü olduk. Kaç senemiz burada geçti. Görünce şok olduk. Haberi aldık. Ne oldu bitti diye bakmaya geldik. Yaptığım resmi buldum, onu aldım. Okulu bitirmişler" dedi. Koçyiğit'in sınıf arkadaşı Tekin Şakar "Üç senedir burada okuyorum. Bu halde görünce çok üzüldüm" diye konuştu.

BABA OKULUM NEREDE?

10 yaşındaki Bora ve anaokuluna yeni kayıt yaptırdığı 5 yaşındaki oğlu Doğa ile birlikte okula gelen velilerden Behzat Timur, şunları söyledi:

"Büyük oğlum burada okuyor. Küçüğü de anasınıfına yeni kayıt yaptırdık. Parasını verdik. Benim gibi bir sürü aile var. Şimdi bu durumu biz çocuklarımıza nasıl anlatacağız. Arkadaşlar arayınca kötü bir şaka sandım. Ancak gelip görünce şaşırdım. Bu yıkmak değil bu bir mesaj. 'Bana uymuyorsanız ben de yıkarım.' Okulların açılmasına iki hafta kala bir eğitim kurumunu bu kadar hunharca ortadan kaldırabiliyorsanız. Sebebi her ne olursa olsun. Kaçak olsun, altında tonlarca altın olsun, tarihi eserlerin üzerine kurulursa kurulsun. Akıla ne gelirse gelsin bu şekil yıkmak ancak kin ve nefretin ölçüsüz bir şekilde dışarı kusulması olabilir. Yüzlerce, binlerce kaçak yapı var. Bunların içinde devlet daireleri de var. Yanlışla yanlışı savunmak istemiyorum. Kaçak bina varsa yıkılmalıdır. Ancak, okul ve cami gibi kurumlarda insanlar biraz durup düşünmelidir. Şu manzaradan utanıyorum. 43 yıldır yaşadığım şu ülkenin şu gerçeğinden utanıyorum"

Yıkımda bahçeye konulan koltukların üzerine oturan ve üzüntüsü gözlerinden okunan 5 yaşındaki Uzay Timur, "Baba Okuluma ne oldu nerede?" diye sordu.
8月22日

Çete Hukuku

Kreditörlere yalan söylendi

Metin Münir

Milliyet, 22.08.2009

Çevre Bakanlığı’nın projeye 500 küsur milyon euro sağlayacak Alman, Avusturya ve İsviçre’ye verdiği taahhütler arasında en talihsiz olanı yeniden yerleşimle ilgilidir.
Bakanlık, Ilısu’nun yerinden edeceği 60-70.000 kişiyi Dünya Bankası’nın standartlarına uygun bir biçimde başka yerlerde iskân etmeyi kabul etti. Ama bunu yapması imkânsızdı. Ve borçlandığı ülkelere söz verirken bakanlık bunu biliyordu.
Nedeni açık: DSİ ne kadar samimiyetle istese de Türkiye’nin iskân yasaları buna müsait değildir.
Yeniden yerleşimin söz verildiği gibi yapılabilmesi için yeni bir iskân yasası yapılması gerekiyordu. Resmi kaynaklardan öğrendiğime göre, bu konuya dikkati çekildiğinde Eroğlu’nun tepkisi “Bana yasa getirmeyin” oldu.
DSİ kamulaştırma dairesinden öğrendiğime göre, baraj için 300 küsur kilometrekare arazinin kamulaştırılması gerekiyor. Kreditörlere verilen söze göre, inşaat kamulaştırma aşama aşama tamamlanmadan başlamayacaktı. Çevre Bakanlığı bu sözü de tutmadı.

Yol genişletildi
Baraj inşaatında kullanılacak ve uzunluğu yaklaşık 54 km olan Mardin-Dargeçit yolunun yaklaşık 10 kilometresi kamulaştırma yapılmadan genişletildi. “Köy muhtarlarından onay yazısı alındı” dedi kaynağım, “Ama bunların hiçbir yasal geçerliliği yoktur. Yol güzergâhındaki tümüyle özel mülkiyete ait topraklara girildi. Halkın bu toprakların üzerindeki ekili ürünleri bile tazmin edilmedi. Şikâyetleri görmezden gelindi” dedi kaynağım.
Aynı kaynağa göre, baraj şantiye alanındaki servis yollarının açılmasında da kamulaştırma yapılmaksızın özel mülklere girildi. Yine halkın ürün zararları tazmin edilmedi, şikâyetleri dikkate alınmadı.
Bu konuda yapılan bir başka ayıp, ne olup bittiğini soran kredi kuruluşlarına söylenen yalandır.
Yolun bir kısmı yapıldıktan sonra, hükümet 18 Aralık 2008 tarihli Resmi Gazete’de Mardin-Dargeçit yoluyla ilgili olarak acele kamulaştırma kararı çıkardı ki acele kamulaştırma, yani el koyma tümüyle uluslararası standartlara aykırıdır.
“Acele kamulaştırma kararını takiben...” dedi kaynağım, “...kredi garantör kuruluşları açıklama istedi. Nurol’un da telkiniyle verilen cevapta bu yol inşaatının barajla ilgisi olmadığı, acele kamulaştırma kararının kamuya ait mülkiyet devirlerinin hızlandırılması için alındığı açıklandı. Böylece kredi kuruluşları bu yol güzergâhındaki toprakların kamu mülkü olduğu yanılsamasına düştüler.”

Finansman yapısı çöktü
“Çevre Bakanı’nın önayak olduğu acele kamulaştırma kararı, Nurol’un yolu açmaktaki acelesi ve ayıbını örtmeye yönelikti” diyor kaynağım. “Bu açık.”
Bu konuda DSİ de Nurol da yorum yapmak istemedi.
Kreditörler geçen ay başında projeden çekildi ve barajı yapmak için kurulan finansman yapısı çöktü.
Çevre Bakanı Veysel Eroğlu proje çıkmaza girmeye başlayınca kabahatin kimlerde olduğunu açıkladı: “Bölücüler... O bölgenin kalkınmasını istemeyenler, oradaki vatandaşımızın refah ve huzurunu istemeyen kişiler.”
Ilısu Barajı’nın yapılmasını istemeyenler arasında her türlü insan bulunabilir ama ne kadar gürültü çıkarırsa çıkarsınlar, bunların hiçbirinin projeyi durduracak gücü yoktur.
İşin neden yürümediği, bu yazıda da kısmen anlatılmaya çalışıldığı gibi, bellidir. Eroğlu, Ilısu gibi karmaşık bir projeyi sonuçlandıracak yeteneğe sahip değildir.
Bu arada, 6 Ağustos Ilısu Barajı’nın Başbakan tarafından temelinin atılışının üçüncü yıldönümüydü.
Eroğlu o tarihte Devlet Su İşleri Genel Müdürü idi.
İşini bilen biri olsaydı, eline çimentolu küreği vermeden önce Başbakan’a Ilısu için kreditörlere verilen sözleri tutmak için en az üç ile beş yıl gerektiğini söylerdi.

mmunir@milliyet.com.tr

8月21日

Pamuk Prenses ve Uykucular

İşadamları uyurken yakalandılar

Ömer Faruk ÇOLAK


Dünya, 21.08.2009

 

Dünya ekonomisi devlerinin üçünden Fransa, Almanya ve Japonya'dan resesyonu atlattıklarına ilişkin veriler geldi. Yılın ikinci çeyreğinde Fransa ve Almanya binde 3, Japonya ise tam bir sürpriz yaparak binde 9 büyüdü. Daha küçük GSYH'ye sahip Asya ülkelerinden de büyüme haberlerinin gelmesi, Hindistan ve Çin'de beklenen büyüme rakamlarından da yüksek oranların gelme olasılığının güçlenmesi iyimserliği artırdı. Çünkü geride ayağa kalkma aciliyeti olan tek ülke ABD kalıyor. Doğrusu birçokları için Rusya daha sonra da düzelse umurlarında değil. Bu düşüncenin ağırlık kazanmasında biraz da Rusya'nın büyümesini yeniden petrol ihracatı ile yoluna koyabileceğine yönelik öngörülerin güçlü olmasından kaynaklanıyor.

Bu gelişmeler bir taraftan umut tazeler iken bir taraftan da biz nereden bulaştık bu krize ve kriz bu tarihten sonra bizi yeniden daha düşük bir dibe çeker mi tartışması başladı. Bu tartışmaların çok hararetli geçmesinin altında özellikle işadamlarının, "tüccarların uyurken yakalanmalıdır." Bu ifadeyi büyük iktisatçı I. Fisher, cari enflasyonun çok yüksek olduğu ülkelerde beklenen enflasyonun buna uymaması durumunda  kullanmıştı. Biz ise bunu, yaşanan krize benzer şekilde yakalanan işadamları için kullanıyoruz.

Dünya, emtia piyasalarında spekülatörlerin cirit attığı, emtia fiyatlarının sürekli arttığı ortamı piyasanın gelişmişliğine bağladı. Kredi piyasasındaki inanılmaz genişleme, türev ürünlerinin hacminin dahi bilinmemesi finansal derinleşme olarak görüldü. Reel sektördeki kapasite fazlalığı hızlı büyüyen ekonomilerin olağan sonucu olarak kabul edildi. Özellikle ABD'deki tasarruf kavramının unutulup, borçla şişirilen tüketim harcamaları ekonominin gücüne bağlandı. Yani tüm bu olumsuzluklar görülmedi. Uyuyan insan görmez. Onlar da uyuyorlardı.

Bizim açımızdan önemli olan yeni dönemde işadamlarının uykuya dalıp dalmayacakları. Çünkü yattığınız yerden Oblomov davranışlarının her zaman bir gerekçesi bulunulabilir. Daha da açıkçası dünya ekonomileri için borç düzeyi özellikle kamu borcu (en başta ABD) ve enflasyon önemli bir sorun olarak karşımıza gelecek. Soru şu: Bu risklere göre bir politika üretilebilecek mi? Yoksa krizi atlattık, nerede kalmıştık diyerek aynı risklerle yürünecek mi? Sorunun yanıtını önümüzdeki yılın ikinci yarısında almış olacağız.

Yataklı vagonun ikinci uyuyan kesimi devlettir. Ürettiği iktisat politikalarını sorgulamadığı gibi, ABD'nin mühendis iktisatçılarının ürettiği politikalarına kayıtsız uyum gösterdiler. Umarız artık toplam talebi, daha da önemlisi "istikrarlı talep" kavramını göz önüne alan ve rekabeti daha ucuza nasıl üretiriz, büyük ülke iseniz küçüğü nasıl daha çok sömürürüz düşüncesinden vazgeçerler. Çünkü bu kriz küçük ülkelerin de önemli olduğunu gösterdi. Belki daha da önemlisi ekonomi kavramının içinde "insan" unsurunun olduğunu anımsarlar.

Tüm bunlardan sonra Türkiye için de bir şeyler yazmalısın diyen okuyucularıma maalesef olumsuz yanıt vereceğim. Nedeni de şu. Geçenlerde bir bakanımız Türkiye'de kriz bitti. Biz bu işi en düşük maliyetle atlattık (yüzde 13,8 küçüldünüz, işsizlik oranının düşmüş hali ile yüzde 13,6) dediğinde dinleyici sıralarındaki oturanların çılgınca alkışlarının gördüm ve şunu düşündüm: Ya onlar uyuyorlar ya da biz.

Lük Raludlo Lük

900 milyon euroluk kredide imzalar atıldı

Dünya, 21.08.2009

Akbank 2009'un gelişmekte olan piyasalardaki en yüksek tutarlı ve dünyadaki en geniş katılımlı banka sendikasyon kredisini aldı. 

İSTANBUL - Akbank, 900 milyon Euro karşılığı, 312 milyon ABD doları ve 681 milyon 500 bin euro tutarında iki ayrı dilimden oluşan 1 yıl vadeli kredi aldı. Akbank, dünyanın önde gelen 48 bankasının katılımıyla 2009 senesinde gelişmekte olan piyasalardaki bir bankanın aldığı en büyük sendikasyon kredisine imza atmış oldu.

900 milyon Euro karşılığı, 312.000.000 ABD doları ve 681.500.000 Euro tutarında iki ayrı dilimden oluşan 1 yıl vadeli kredinin toplam maliyeti sırasıyla Libor + yüzde 2,5 ve Euribor + yüzde 2,5 olarak gerçekleşti.

Akkurt: Banka ve ülke olarak gücümüz teyit edildi

Akbank Genel Müdürü Ziya Akkurt, global krizden çıkışın henüz başladığı ve uluslararası piyasalarda bankaların birbirlerine kredi vermekte çekimser oldukları bir ortamda bu kadar büyük tutarlı ve geniş katılımlı bir kredinin Akbank ve Türk bankacılığının dünya finans piyasalarında ne kadar kuvvetli olduğunu bir kez daha teyit ettiğini vurguladı. Global çalkantının etkilerinin yılın ikinci çeyreğinde azaldığını söyleyen Akkurt, ekonomideki tablonun da pozitife dönmeye başladığını görmeye başladıklarını belirtti.

"Reel sektörün finansman ihtiyacını karşılayacağız"

Akkurt, sözlerine şöyle devam etti: "Reel sektör ve bankacılık sektörü bir bütündür; aldığımız rekor tutardaki bu krediyi reel sektörümüzün finansman ihtiyaçlarının karşılanması için kullanacağız. Reel sektör ve bankacılık sektörü bir bütündür; bankalar yarattıkları kaynakları reel sektörün gelişimi için kullandırırlar. Biz de aldığımız rekor tutardaki bu krediyi reel sektörümüzün finansman ihtiyaçlarının karşılanması için kullanacağız."

Kefeli: Bu yıl en geniş katılımcı sayısı olan krediyi aldık

Akbank Uluslararası Bankacılık'tan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Hülya Kefeli ise dünyada yaşanan finansal krizin global sendikasyon piyasasını 2009 ‘un ilk 6 ayında yüzde 50 oranında daralttığını ve bunun son 10 senenin en büyük düşüşü olduğunu söyledi.

Kefeli, buna rağmen kendilerinin “Club Loan” şeklinde düzenlediği bu krediye dünyanın en büyük bankalarından çok ciddi talep geldiğini belirterek, daha önce bu tip sendikasyon kredilerine hiç katılmamış bankalarla birlikte 19 farklı ülkeden 48 bankanın sendikasyona katılımının Akbank'ın uluslararası bankacılıktaki gücü ve saygınlığının bir kanıtı olduğunu vurgulayarak katılımcı bütün bankalara teşekkür etti.

Lük Raludlo Lük

Sabancı: Hiç aklımızda bile yokken Toyotasa’yı sattık

Vahap Munyar
Hürriyet, 21.08.2009
TOYOTA, Lexus ve Daihatsu’nun dünyadaki en büyük distribütörü ALJ (Abdul Latif Jamel) adlı Suudi Arabistan merkezli grup, bir süre önce Sabancı Holding’in kapısını çaldı:

- Toyotasa’daki hisselerinizi almak istiyoruz.

Sabancı Holding, 2001’de üretimde yollarını ayırmış olsa da, Toyota ile pazarlama şirketi Toyotasa’da yollarını ayırmayı gündemine bile almamıştı.

ALJ Grup’un ısrarlı müşteri olma talebi, Sabancı Grubu’nun Toyotasa’daki yüzde 65’lik hissesini pazarlık masasının üzerine koydu.

Sabancı Holding Lastik ve Otomotiv Grubu Başkanı Turgut Uzer’in başkanlığındaki ekip, ALJ Grup’la pazarlığa oturdu, derken ortaya yüzde 65’lik hisse için, 85 milyon dolarlık bir fiyat çıktı.

Turgut Uzer, ortaya çıkan fiyatı Sabancı Holding Yönetim Kurulu’na bildirdi ve karar verildi:

- Fiyat bizim için cazip, satabiliriz.

Sabancı Holding CEO’su Ahmet Dördüncü’yle geçen gün karşılaştığımızda başladım Toyotasa’yı sormaya:

- Toyotasa’yı neden sattınız?

- 2001 yılında Toyota üretiminden çıkma nedenlerimiz neyse, Toyotasa’dan çıkma nedenimiz de aynı. Yani, bu işi global yürütebiliyorsanız, kalabilirsiniz. Sadece lokal kalarak büyümek mümkün değil.

- Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı ve sizinle buluşmalarımızda çıkabileceğiniz şirketlerle ilgili sinyaller verirdiniz. Toyotasa biraz sürpriz oldu.

- Bizim de Toyotasa’daki hisselerimizi satmak konusu yakın dönem gündemimizde yoktu. Hatta hiç aklımızda yoktu diyebilirim.

- Peki nasıl oldu da aniden sattınız?

- ALJ Grup güzel bir teklifle geldi. Önce Turgut Uzer ve ekibi değerlendirdi. Sonra yönetim kurulumuz oluşan fiyata bakıp, satış kararını verdi.

- Fiyat size çok çekici mi geldi?

- Toyotasa’nın yüzde 65’i için oluşan 85 milyon dolarlık fiyat, bizim için cazipti.

- Distribütörlükte global olmamanın dezavantajı nedir?

- Toyota’nın Türkiye’de en fazla satılan modeli Corolla Sedan’dır. Corolla Sedan, daha önce Adapazarı’nda üretiliyordu. Toyota, daha sonra aldığı bir kararla, Corolla Sedan üretimini Güney Afrika’ya kaydırdı. Yani, Toyotasa, sattığı araçların yüzde 50’sini Güney Afrika’dan ithal ediyordu.

- Bunun size ne gibi olumsuz etkisi vardı?

- Toyotasa çok başarılı bir şirket. Zaten o yüzden iyi de bir fiyat ortaya çıktı. Ancak, ALJ Grup gibi global olmadığı için, araç tedarikinde onlar kadar esnek hareket alanı yok. ALJ Grup, her ihtiyaç duyduğunda ülkeden ülkeye araç kaydırmaları yapabilir, müşteriye daha hızlı ürün sunabilir.

- 85 milyon dolar kasanıza girince ne yapacaksınız? Hangi alanlarda kullanacaksınız?

- Bizim bir havuzumuz var. Bu havuzdan şu anda daha çok enerji yatırımlarımıza kaynak gidiyor. Enerjide yatırımlarımız hızla yürüyor...

Öyleyse Sabancı’nın “enerji adımları”nı yakından izlemekte yarar var...

 

Toyota’dan izin alıp, el sıkıştık

 

RAHMETLİ Özdemir Sabancı’nın girişimleriyle, 19 yıl önce üretimle başlayan Sabancı ortaklığının tümüyle bitme noktasına gelmesine acaba Toyota nasıl baktı?

Ahmet Dördüncü’ye konuşurken bu konudaki şu ayrıntıyı öğrendim:

- Toyotasa’daki Sabancı hisselerini Toyota’ya sormadan satamazdık.

- Neden?

- Aramızda öyle bir anlaşma vardı.

- ALJ Grup’la masaya oturduğunuzda ne yaptınız?

- Onlara, “Siz de Toyota’yı yakından tanırsınız. Anlaşırsak, Toyota’nın iznini almadan satışı gerçekleştiremeyiz. Hatta, boşuna da konuşmuş olabiliriz” dedik.

- Toyota’dan ne zaman izin aldınız?

- ALJ Grup’la el sıkışacağımız ortaya çıktığında Toyota Avrupa Başkanı Tadashi Arashima’ya bizzat gittim. Kendisine durumu anlattım.

- Tepkisi ne oldu?

- Sadece, “Acaba şirkette Sa kalabilir mi?” diye sordu.

- Kalabilir mi?

- Doğru olmaz. ALJ Grup da zaten bunu istemez...

 

Kriz var diye geldiyseniz hiç konuşmaya gerek yok

 

SABANCI Holding CEO’su Ahmet Dördüncü’ye sordum:

- Toyotasa’daki hisselerinizi satmanızda global krizin iç pazarda otomotiv satışlarını daraltmasının etkisi var mı?

- Hayır yok... Hatta, ALJ Grup bize “Toyotasa’daki hisselerinizi almak istiyoruz” diye geldiğinde, kendilerine ilk söylediğimiz, “Kriz ortamında bu hisseleri ucuz kapatırız” gibi bir düşünceniz varsa hiç konuşmayalım dedik.

- Yanıtları ne oldu?

- ALJ Grup, “Biz krizden değil, distribütörlük ağımıza Türkiye’yi de katmak istediğimiz için size geldik” yanıtı verdi. Bunun üzerine görüşmeyi kabul ettik...

- Bir kez daha sorayım, bu durumda 85 milyon dolarlık fiyat size cazip mi geldi?

- Elbette, yoksa niye satalım...

 

Otomotivden çıkmayacak Temsa’ya iyice asılacak

 

TOYOTASA hisselerinin satışı, “Sabancı Holding, otomotivden çıkacak mı?” sorusunu da gündeme getirdi. Ahmet Dördüncü bu konuya da açıklık getirdi:

- Temsa bizim bu alandaki global şirketimiz. Tam istediğimiz yolda yürüyor. Kendi tasarımıyla, kendi markasıyla dünyada pazarını oluşturdu.

- Yani, otomotivden çıkmanız söz konusu değil mi?

- Hayır. Bakın Temsa, bugün hiçbir component üreticisine bağımlı değil. Kuralları kendisi koyuyor. Çok da başarılı işler yapıyor. “Bağımsız marka”
olarak dünyada bayrağımızı dalgalandırıyor...

 

 Toyotasa satışında hangi duygular yaşandı

 

SABANCI Holding’in Toyota’yla ortaklaşa yatırım kararı aldıkları günlerdi. O dönemde Hürriyet Ekonomi Müdürü olan Enis Berberoğlu, ben, Ufuk Sandık, Nurten Erk, Hayri Çetinkaya ve Tamer Çerçi, hep birlikte Özdemir Sabancı’ya
bir akşam yemeğinde konuk olduk.

İstanbul Hilton Oteli havuzbaşında gerçekleşen yemekte gece boyunca Özdemir Sabancı’nın Toyota planlarını dinledik, heyecanına tanık olduk.

Yemek sonunda evinin Anadolu yakasında olduğunu belirtip, teklifini yaptı:

- Anadolu yakasında oturan arkadaşları ben götürebilirim.

Teklif Ufuk Sandık’a uydu. Ertesi sabah Ufuk Sandık, Özdemir Sabancı’yı anlattı:

- Özdemir Bey, arabayı kendisi kullandı. Evimin kapısına kadar götürdü...

Sabancı Holding CEO’su Ahmet Dördüncü’ye o günleri anımsattım:

- Toyotasa hisselerini satmaya karar verdiğinizde Güler Sabancı’da, Turgut Uzer’de, sizde ne gibi duygular oluştu.

- Özdemir Bey’in Toyota’ya verdiği emeği hepimiz biliyoruz. Ancak, hayatın, işlerin akışı bizi bu noktalara getirdi. Sabancı Holding Yönetim Kurulu’nda bu konuyu görüşürken, tümüyle işe odaklandık.

 

Şirketin adında gizlenen ‘İstanbul’u biliyor muydu

 

SABANCI Holding’in Toyotasa hisselerini satmaya karar verdiğini duyurduğu günün akşamı Genel Yayın Yönetmenimiz Ertuğrul Özkök aradı:

- Sabancı Holding, Toyotasa hisselerini...

Daha sözünü tamamlamadan araya girdim:

- Haberi büyükçe girdik.

- Az önce Reha (Erdoğan) aradı. Toyotasa’yı alan şirketin adının tersten okunuşu dikkatini çekmiş. Tersten okununca “İstanbul” oluyormuş.

Hemen açıklamaya baktım, Türkiye’de Toyota distribütörlüğünü yürütmek üzere ALJ Lubnatsi adlı bir şirket kurmuşlardı.

Hürriyet’in Görsel Danışmanı Reha Erdoğan’a nasıl farkettiğini sordum:

- Lubnatsi’nin ne anlama geldiğini merak ettim. Belki de sanatçı bakışı bana kelimeyi bir de tersten okuttu, “İstanbul”u farkettim.

Bu durumu Ahmet Dördüncü’ye de aktardım:

- Siz şirketin adının tersten okunuşunun “İstanbul” olduğunu biliyor muydunuz?

- Hayır, ilk kez sizden duydum...

Dünyada 12 ülkede yılda 320 bin araç satan, Türkiye’de Daihatsu’nun distribütörlüğünü yürüten ALJ Grup, “Lubnatsi”yi benimseyerek, belki de dikkat çekmek istemişti...

vmunyar@hurriyet.com.tr

8月20日

Özumut

Özdilek - Antalya

Burhan Özfatura

Dünya, 20.08.2009

AKP iktidarı, içimizi kararttı. Vücut kimyamızı bozdu.

Bir taraftan işsizlik ve ekonomik çöküntü. Diğer taraftan da; tamamen ABD'nin emir-talimatı ile yürütülen, ülkeyi bölünmeye götürme tehlikesi taşıyan, İmralı'daki katili ve destekçilerini ön plana çıkaran, en hafif tabiri ile tam bir gaflet ve basiretsizlik örneği olan, "Kürt Açılımı" saçmalığı.

Sanki, 2002 yılından bu yana AKP iktidarda değildi. Kürt milletvekili sayısı ile övünmekten, kamu ihalelerini peşkeş çekmekten, başka ne yapıldı?

Şimdi, ABD bölgeden çekilirken, problem çıkmasın diye, kraldan çok kralcı davranışlar sergileniyor. İsrail/Vatikan/AB/ABD şer ve sömürü ittifakının, Büyük Ortadoğu Projesi'ne alet olunuyor.

Yandaş ve çıkardaş medya; entelliği monopollerine almış tipler; dışa bağımlı holdingler ve meslek odaları; Soros vb. karıştırıcılardan destek alanlar; halkımızın beynini yıkamak için, tüm güçleri ile çalışıyorlar.

Zavallı Türk halkı şaşırmış durumda. Zaten, geçim derdinden bitap düşmüş. Şimdi de, bir  zamanlar ABD/AB/İsrail ve Vatikan karşıtlığının ***** nasıl olup da 180 derece çarkettiklerini anlamaya çalışıyor. İbret ve dehşetle; ne milli, ne de manevi değerlere yakışmayan bu davranışları izliyor. Koltuğun, kişileri, böylesine değiştirebilmesine, hayret ediyor.

İşte bu ruh hali ve sıkıntı içinde; yaklaşık 35 yıldır tanıdığım (Genç bir delikanlı idi), dürüst/çalışkan/hayırsever/vefalı/koltuk değil-gönül dostu/vatanını seven/paranın şımartamadığı, değerli kardeşim ve hemşehrim Hüseyin Özdilek, Antalya alışveriş merkezinin açılışına davet etti.

Ruhumuz, arada bir güzel şeylere şahit olmak istiyor;

- Antalya'nın en büyük alışveriş merkezi inşa edilmiş. 60 milyon dolar harcanmış.

-AVM, 102 bin metrekare alana kurulmuş. İçinde, 110 mağaza, 7 sinema, çocuklar için lunapark, bovling salonu, velhasıl herşey mevcut.

-  Dükkanların yüzde 95'i hemen dolmuş. Tüm tanınmış markalar gelmiş. (Sarar dahil olmak üzere).

- En önemlisi, daha başlangıçta, 1500 evladımıza iş kapısı açılmış. (Bir de, buralara üretim yapan, hizmet veren kurumları hesaba katarsak, sayı çok daha büyümektedir.)

Çok sayıda önemli firmanın, binlerce KOBİ'nin iş hayatından çekildiği, iktidarın bir türlü ciddi ve gerekli tedbirleri almadığı bir dönemde, bu kadar önemli bir yatırımı gerçekleştirdiği için, değerli kardeşimi kutluyorum. Aldığı hayır dualarını, onu daha güzel durumlara getireceğine inanıyorum. (Aksi halde; 1971 de, 2 tezgah, 5 işçi ile başladığı iş; bugün 5 bin çalışan, 450 milyon dolar ciro, 32 milyon dolar ihracat, 6 AVM/4 hipermarket ve 15 ev tekstil mağazasına, ulaşır mıydı? Niyet hayır olunca, akibet de hayır olmaktadır.

Bu seyahat vesilesi ile (İzmir'de beraber çalışmaktan, büyük zevk aldığım, uyuşturucu ile mücadele ve sokak çocuklarının rehabilitasyonu konularındaki başarılarına yakından şahit olduğum, değerli kardeşim) Antalya Emniyet Müdürü, Dr. Ali Yılmaz'a da, "hayırlı olsun" ziyareti yapma imkanı buldum. Gaziantep'teki başarılarını da yakından takip etmiştim. Şimdi de, Antalya'ya hizmet verecek. İnanıyor ve diliyorum ki, burada da çok güzel icraatlar yapacaktır.

Sheraton Oteli'nin; nazik, güleryüzlü gece müdüründen aldığım bilgiye göre, turizm açısından Antalya'da önemli bir azalma yok. İsrailin turist sayısındaki azalmadan daha fazla artış, Müslüman ülkelerinden olmuş. Otellerin doluluk oranı, gayet iyi.

Ülkemi, halkımı çok seviyorum. Varlık içinde yokluk çekmemizden mutsuz oluyorum. Bu yüzden, basiret ve feraset sahibi, başarılı yönetimlerin gelmesini, gönülden diliyorum.

Beyefendi Hırsızlar

Ağaoğlu'ndan tüyler ürperten itiraflar

 
Hürriyet, 20.08.2009
Türk inşaat sektörünün önde gelen gruplarından Ağaoğlu'nun Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ağaoğlu, 17 Ağustos depreminin 10. yıldönümü ertesinde İstanbul konut yapısına ilişkin şok açıklamalar yaptı.

Referans Gazetesi'nden Ayten Güvenkaya'ya konuşan Ağaoğlu, olası bir depremde uzmanların açıkladığı 50 bin binadan çok daha fazlasının yıkılacağını, can kaybının ise milyonları bulabileceğini belirtti. Ağaoğlu, "Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. İstanbul konut inşaat sektörünü en iyi bilen isimlerden biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. 1970'li yıllarda İstanbul'un Anadolu yakasında yapılan yapıların büyük bir kısmına inşaat malzemesini ben sattım. Kumları Marmara Denizi'nden demirleri hurdadan çektik. O zamanın şartlarında en iyi malzeme buydu. Sadece biz değil tüm firmalar aynı şeyi yapıyordu. Deprem olursa İstanbul'a ordu bile giremez, ölen şanslıdır" itirafında bulundu.
 
Herkes böyle çalışıyordu

O dönem Anadolu yakasında Bağdat Caddesi dahil olmak üzere çok sayıda inşaat yaptıklarını belirten Ağaoğlu, malzeme ve işçiliğin kaliteli olmadığına dikkat çekti. Ağaoğlu, şöyle devam etti:

"En lüks semtlerdeki o süslü püslü binalar için konuşuyorum; çoğu sadece tuğla üstünde duruyor, içleri gitmiş. 1970'li yıllar, sanayağ ve benzinin karneyle alındığı zamanlardı. İbrahim Tatlıses'in dediği gibi, Urfa'da Oxford vardı da okumadık mı? Yani o dönemde en iyi malzeme onlardı. Teknoloji yoktu, betonlar kürekle karıştırıldı. Sağdan sola en az beş kere karıştırılması gerekirdi. Beton işleri de Doğulu ekiplerin elindeydi. İşçilere laf da anlatamazdık. Bir kere çevirip bırakırlardı.

Yani kısaca kum kötü, malzeme kötü, işçilik kötü. Tüm firmalar böyle çalışıyordu. Belki karamsar bir tablo çiziyorum ama ilkokuldan bu yana işin içindeyim. İşin mutfağında yetişen biri olarak söylüyorum ki; mevcut yapı stoğunun yüzde 70'i deprem açısından güvenli değil. Binalar resmen iman kuvveti ile ayakta duruyor. Binaların 17 Ağustos'ta nasıl karton gibi yıkıldığını unutmamak lazım."
 
Belediyelere yetki verilmeli

Deprem yüzünden büyük bir kayba uğramadan 15 senelik zaman diliminde binaların Kentsel Dönüşüm Yasası ile yeniden yapılandırılabileceğini vurgulayan Ağaoğlu, bununla birlikte yasanın ek düzenlemelere ihtiyacı olduğunu ifade etti. Kentsel Dönüşüm'ün işler durumda olmadığını, planlama yetkisindeki belirsizliğin halen sürdüğünü kaydeden Ağaoğlu, belediyelere daha aktif yetkiler verilmesi gerektiğini açıkladı.

Ağaoğlu, şöyle devam etti: "Yasada ek yönetmeliklerle belediyelere planlama yetkisi verilmesi gerekiyor. Bu konuya Bakanlık düzeyinde ilgili herkese ilettik, herkes aynı fikirde ancak kimse adım atmıyor. Herkeste rant korkusu var. Ancak biz inşaat şirketleri kişiye ranttan bahsetmiyoruz, bölgeye ranttan bahsediyoruz. Bundan İstanbul halkı kazanacak. TOKİ bunu başarıyla yapıyor ama bu işin altından tek başına kalkması mümkün değil. Özel sektör de bunu vatandaşla tek başına yapamıyor."

Türkiye'deki inşaat firmalarının sermaye, bilgi birikimi ve teknolojik açıdan dünya firmaları ile boy ölçüşebilecek bir yapıda olduğunu söyleyen Ağaoğlu, deprem yönetmeliğinden sonra inşaat sektörünün artık siyah ve beyaz kadar ayrıştığını kaydetti. Ağaoğlu, "Yönetmelik öncesi binalarda mühendislik ve mimarlık adına hiçbir şey yoktu. Kalfadan bozma müteahhitlik vardı" diye konuştu.
 
 
Deniz kumu, taşıma sistemlerini çürütüyor
Ağaoğlu'nun İstanbul'daki binalarının yapımında kullanıldığını söylediği deniz kumunun, denizden çıktığı haliyle kullanılması mühendislik kurallarına aykırı. Bu kum, içinde balçık, midye kabuğu gibi organik maddeler barındırdığı ve tuzlu olduğu için beton içinde boşluk yaratıyor. Dolayısıyla deniz kumunun inşaatta kullanılabilmesi için çok iyi yıkanması ve kırma taşla karıştırılması gerekiyor. Deniz kumu sadece betona zarar vermiyor, içinde boşluk yarattığı ve suyu geçirdiği için beton içindeki demiri de çürütüp korozyona yol açıyor. Böylece binaların taşıma sistemleri de yok oluyor. İnşaat Mühendisleri Odası verilerine göre, İstanbul'da mühendislik hizmeti görmeden yapılan yapıların yüzde 70'i bu riski taşıyor.
 
Büyüklüğü 7 ve üzeri olacak olası bir depremde İstanbul'un durumu
 
70 bin konut yerle bir olacak.
70 ila 150 bin konut ağır hasar görecek.
250 ila 300 bin üretim tesisi zarar görecek.
70 ila 150 bin can kaybı, 150 ila 250 bin yaralı olacak.
400 bin aile evsiz kalacak.
70 milyar dolar maddi zarar meydana gelecek.
 
Ağaoğlu'nun yeniden yapılandırma önerileri
 
Belediyeler'in kentsel dönüşümde planlayıcı ve organize edici durumda olması gerekiyor.
Yönetmeliğe uygun olmayan binalar, komşu binalarla birleştirilip tek bir binada toplanabilir.
İstanbul konutları yukarı doğru yükselir ama fiili yeşil alanlar yaratılır.
Araçlar kapalı otoparka çekilir. Böylece hem yollar park alanı olmaktan kurtulur hem de binalar nitelikli hale gelir.

Küresel Faiz Ruleti

Merkez’in körüklediği faiz indirme yarışı

Erdal Sağlam
Hürriyet, 20.08.2009
BAZI bankacılara göre bu uyarı için erken ama, Merkez Bankası’nın körüklediği bir faiz indirme yarışının başladığına dikkat çekmek istiyorum. Özellikle bazı büyük bankalar arasında, son günlerde “faiz indirme yarışı” iyice kızışmış durumda.

Geçmişte bankalar arasında yaşanan faiz yarışlarının nelere malolduğunu yakından izleyen bir gazeteci olarak, uyarmak gerektiği görüşündeyim; bu yarış iyice kızışabilir...

Bazı büyük bankalar konut kredileri başta olmak üzere, yüzde 1’in altına indirdikleri faizleri giderek düşürmeye devam ediyorlar.

YARIŞA MECBUREN KATILANLAR

Bunun birçok nedeni var tabii ki... Örneğin üst sıraları paylaşan bankalar arasında değişiklikler olması yani özel bankalar arasındaki liderlik değişiminin sancılarını görmek mümkün. Hem aktif hem pasif boyutunda sıralama değiştikçe, üst sıralardakiler daha agresif davranıp, kaybettikleri payları geri alma telaşına girdi. Böyle bir yarış başladığında artık geri durmak mümkün olmuyor. Aksine, büyük bankalar arasındaki yarış kızıştıkça bundan zarar görecek küçük bankalar da mecburen yarışa katılıyorlar. O zaman tümüyle bir yarış ve risklerin hesapsız artışıyla karşı karşıya kalıyoruz.

Sadece özel bankalar değil kamu bankaları da, hele ki iş faiz indirme olduğu için, mecburen bu yarışa katılacak ve işler iyice kızışacaktır.

Başlayan yarışın nedenlerinden biri liderlik iken, buna cesaret veren iklimi yaratan ise tümüyle Merkez Bankası’nın aldığı kararlar ve yaptığı faiz açıklamaları.

ENFLASYON TEHLİKESİ

Bazı bankacılar Merkez Bankası’nın başka çaresi olmadığını çünkü enflasyon tehditinin neredeyse tümüyle kaybolduğunu söylüyorlar. Aynı bankacılar bu kadar likidite pompalanmasının ardından mutlaka enflasyon kaygısının başlayacağını kabul ediyorlar ama o zaman da Merkez Bankası’nın faiz artırımından çekinmeyeceği görüşündeler.

Buna karşılık bazı banka yöneticileri ise Merkez Bankası’nın faiz indirimlerinin ve verdiği faiz mesajlarının aşırıya kaçtığını, bunun “hesap kitap yapmadan faiz indirme yarışı” başlattığı görüşündeler. Bankalar arasındaki faiz indirme yarışına uyum sağlamak için herkesin zorunlu olarak indirim yaptığını ancak yaptıkları hesaplarda bu fiyatların rasyonel olmadığını herkesin gördüğünü kaydediyorlar. Bu bankacılar enflasyon tehlikesinin mutlaka karşımıza çıkacağını, ne zaman çıkacağını bilmediklerini, o dönemde Merkez Bankası’nın “indirdiği kadar kolay” faiz artıramayacağının ise açık olduğunu söylüyorlar.

BANKACILARDA GÖRÜŞ AYRILIĞI

Özetle; bankacıların bir bölümü bu tavrı doğal karşılasa da, çoğu Merkez Bankası’nın faiz indirirken ve faiz konusunda açıklama yaparken “temkini elden bıraktığı” görüşünde. Bunun piyasaya moral verdiğini, Hazine’nin borçlanmasını kolaylaştırdığını herkes kabul ediyor ama bazıları bunun bilinçli yapıldığını , bazıları ise doğal sonuç olduğunu söylüyor.

Bu arada, bankacıların hemen hepsi sorumuz üzerine, “Merkez Bankası’nın Hazine borçlanmasına yardımcı olmak gibi bir amacı olamayacağını” kabul ediyor.

Bankaların  Hazine kağıtları por tföylerinin bilanço içindeki payı yeniden yüzde 30’lara çıktı. Faiz artışı başladığında, bu oranın bankaları tehdit edecek bir oran olduğu kesin...

Özetle; bankacıların bir bölümü işlerine geldiği için Merkez’in faiz indirme konusundaki yarattığı iyimserlik havasının yerinde olduğunu, buna bağlı bankalar arasında yarış başlasa da bunun tehlikeli olmadığı görüşünde. Bazı bankacılar ise bankalar arasında başlayan faiz yarışının tehlikeli olmaya başladığını, bu yarışı körükleyen unsurun Merkez’in tavrı olduğu görüşündeler. Aşırı faiz indirimleri ve temkini elden bırakan, “faiz düşmeye devam edecek ve uzun süre faiz düşük kalacak” mesajı veren Merkez Bankası’nın tavrını yanlış buluyor.

esaglam@hurriyet.com.tr

8月18日

İyi Sıkışmalar

7.2’lik deprem geliyor

Önay Yılmaz

Milliyet, 18.08.2009

Prof. Rolando Armijo, İstanbul’a en yakın 70 kilometrelik fayın kırılacağını ve meydana gelebilecek depremin büyüklüğünün 7.2 olacağını söyledi.“Evet biz felaket tellalıyız” diyen Prof. Şengör de Marmara Depremi’nin 30 ya da 50 yıl içinde 7’den büyük olma olasılığının yüzde 70 olduğunu açıkladı

Marmara Denizi Depremi ile ilgili araştırmalar yapan en yetkin yerli ve yabancı 15 bilim adamı, 17 Ağustos 1999 depreminin 10. yıldönümünde İstanbul Teknik Üniversitesi’nde (İTÜ) bir araya gelerek, son gelişmeleri ve yeni bulguları konuştu.
Toplantıda konuşan ve son bulguları değerlendiren Paris Yer Fiziği Enstitüsü ve Marmara Deniz Araştırmaları Koordinatörlüğü’nü yapan Prof. Dr. Rolando Armijo, Marmara Denizi’nde, İstanbul’a en yakın 70 kilometre uzunluğundaki fayın kırılacağını söyledi.

‘Marmara büyük enerjiyle yüklendi’
Yaptıkları çalışmalarla Marmara Denizi’ni en iyi bilinen deniz haline getirdiklerini anlatan İTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Naci Görür, “Bilimsel araştırmaların ortaya koyduğu gerçek şudur: Marmara tabanında büyük deprem üretecek aktif fay sistemi vardır. Büyük bir enerjiyle yüklenmiştir. Kırılacak ve büyük deprem üretecektir. Resmi makamların söylediğine göre, İstanbul’un yapı stoku büyük depreme karşı koyacak güçte değildir” diye konuştu. Görür, denizaltında gözlem istasyonları ile ilgili çalışmalarının sürdüğünü, önümüzdeki aylarda çalışmanın başlatılacağını söyledi.

‘Uyarılarımız dikkate alınmıyor’
Yaptıkları uyarıların resmi kanallarca hiç dikkate alınmadığını belirten Görür, şöyle devam etti: “Halkın büyük kısmı da deprem olmayacak diyenlere itibar ediyor. Biz doğruyu ve en kötü senaryoyu söylediğimiz için pek dikkate alınmıyoruz. Bu bizim şanssızlığımız. Bu yüzden büyük baskı altında kalıyoruz. Bilim adamlarını birbirleriyle kapışıyor göstermek birilerinin işine geliyor. Böylece asıl tehlikeyi gözardı ediyorlar. Önemli olan gerçek çalışmaları yapana, somut verileri ortaya koyanlara itibar etmek gerekir.” 

‘Yanılabiliriz ama yalan söylemeyiz’
İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü öğretim üyesi Prof. Dr. Celal Şengör de, Marmara Depremi’nin 30 ya da 50 yıl içinde 7’den büyük olma olasılığının yüzde 70 olduğunu belirterek, “Bunun dışında söylenen her şey uydurmadır. Deprem tehlikesi büyüktür” dedi.
7.6 veya 7.2 büyüklüğündeki farklı deprem tahminlerinin bilimadamları arasında tartışılmasının normal olduğunu belirten Şengör, “Bu uyuşmazlık normaldir. Biz burada hepimiz felaket tellalıyız. Felaketin geleceğini haber veriyoruz. Bunu değerlendirmek yöneticilerin işi. Biz yanılabiliriz ama asla yalan söylemeyiz” diye konuştu. 

Prof. Armijo: 70 kilometrelik bölüm kırılmadı
Paris Yer Fiziği Enstitüsü ve Marmara Deniz Araştırmaları Koordinatörlüğü’nü yapan Prof. Dr. Rolando Armijo, 1912 Mürefte depreminde 140 kilometrelik fayın, Marmara Denizi’nde Orta Marmara çukurluğuna kadar kırıldığını belirtti ve şöyle dedi: “140 kilometrelik fayın yaklaşık 40 kilometresi denizin içinde kırıldı. Adalar fayı ise 1963’te kırıldı. 1999 İzmit Depremi de fayı körfezin çıkışına kadar kırdı. Tek kırılmayan bölge Orta Marmara çukurluğu (Marmara Ereğlisi-Silivri açıkları) ile Adalar arasındaki 70 kilometrelik bölüm. Bu bölüm İstanbul’a en yakın bölüm. Bizim tahminimize göre burada meydana gelebilecek depremin büyüklüğü maksimum 7.2 olacak.” 

‘Deprem Saros’a doğru ilerliyor’
İTÜ Maden Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Yer Fiziği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Haluk Eyidoğan da, şöyle dedi:
“Marmara Bölgesi’nde 1943-2009 yılları arasında olmuş 320 adet depremin mekanik özellikleri incelenmiştir. Bu veriler bize Kuzey Anadolu Fayı’nın İzmit Körfezi’nin batısında Kuzey Marmara’da doğu batı doğrultusunda Saros’a doğru devam ettiğini göstermektedir. Buna ek olarak Kuzey Anadolu Fayı, Marmara içinde daha ufak dallara da ayrılmaktadır. Ancak Kuzey Anadolu Fayı’nın genel karakterini koruduğu kuzeydeki ana dal, yani Kuzey Marmara Fayı, İstanbul’u etkilemesi beklenen büyük depremi yaratacak esas fay zonu olarak gözükmektedir.” 

Aydın: Alınması gereken tedbirler alınmadı
Toplantıda konuşan bilim ve teknolojiden sorumlu Devlet Bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın da, tabiat için afet diye bir şeyin olmadığını belirterek, “Afet biz insanlar için. Yoksa tabiat için bu rutin bir olay. O nedenle bize düşen etkileri azaltmak. Deprem beraberinde sosyolojik ve psikolojik dramlara yol açan bir hadise. Bunun önleminin tek yolu yok ama binaları sağlam tutmalıyız. Ne yazık ki bu konuda büyük sıkıntı var. Alınması gereken tedbirlerin alınmadığını görüyoruz. Problem büyük. Deprem sonrası ekonomik durum, pek çok ülkenin tek başına kaldırabileceği bir tablo değil” dedi.
Bu arada Prof. Görür, Bakan’dan, yöneticilerle bilim adamları arasındaki iletişimin sağlanmasında yardımcı olmasını istedi.

‘7’nin altında olmayacak’
Marmara’da 7.6 büyüklüğündeki deprem tezinin savunucusu olan Prof. Dr. Xaiver Le Pichon’un ekibinden Dr. Pierre Henry ise, “Biz en kötü senaryoyu söylemek zorundayız. Eldeki verilere göre, Marmara’da olacak olan deprem 7 büyüklüğünün altında görülmüyor. Kırılmamış 70 kilometrelik fayın varlığı ise kesinlik kazandı” dedi.

‘7.2 ciddi bir deprem’
Armijo ise, kendi tezinin yanlış anlaşıldığını belirterek, “Benim tezime dayanarak Marmara’da büyük deprem olmayacak şeklinde spekülasyonlar yapılması çok üzücü. İzmit depreminden küçük olacağına dair elimizde verimiz yok. Üstelik 7.2 büyüklüğünde bir deprem çok ciddi bir depremdir” diye konuştu.

VİDEO:

http://www.milliyet.com.tr/DefaultPlayer.aspx?VideoID=29675&VideoDate=2009/08/17