m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 工具 帮助
9月30日

Sanghaylı Gibi Kafayı Bulmak

Bir Sanghaylı’nın kederleri

Salih Neftçi

Star, 30.09.2007

‘Hoca Ramazan hakkında ne düşünüyorsun’

İyi bir soru.

‘Peki ya türban?’

Bu da iyi bir soru.

‘Hoca ciddi misin? kafa mı buluyorsun?’

Güzel bir soru.

Ama biz dersimizi aldık. Bu sorulara yanıt verme yerine işin felsefesini ele alacağız. Para olmayan yerde en azından felsefe olsun.

***

Eskiden olsa kendimize New York’lu derdik.

New York dediğiniz eskiden iyi kentti. Yıllar önce. Çok eskilerde. O zamanlar New York’a Micky Mouse gelmemişti.

Ve Times Square’de de Ohio’dan gelmiş turistler değil... Brooklyn’den gelmiş zenci üç kağıtçılar olurdu. Ama sanırım burada bir parantez açmamız gerekiyor.

***

Parantez şu.

Bizim gençler sanırız artık üç kağıtçı deyiminin ne anlama geldiğini bilmiyor.

Eskiden Beyoğlu’na bile çıkarlardı. Şimdi neredeler bilmiyorum.

Bağdat Caddesi’ne veya Nişantaşı’na çıktıklarını duymuş olsam son derece de mutlu olacağım.

Ama sanırım bu beklentim ümitsiz...

Yoklar artık.

***

Evet şimdi Times Square’de Ohio’lu turistler var.

Göbekli... Üstlerinde bir şort. Fotoğraf makineleri de göbeklerinin üstünde duruyor.

Şişman çocukları ile birlikte Times Square’de poz veriyorlar.

‘Click!’

Bir New York hatırası.

***

İşte bu nedenle hatıralar bir Sanghaylı’nın hatıraları haline geldi. Ama kederler bitmiyor.

Sanghay’ın en ünlü ve klasik şarkıcısı diyor ki.

‘Sanghay gecelerine çıktığınızda, daha şarabı içmeden... Etrafa bakar ve sarhoş olursunuz.’

***

Eh... Kısmen doğru.

Günümüz Sanghay gecelerinde dışarı çıkarsınız... Daha şarabı içmeden...

Kütttt... Hava kirliliği sizi vurur götürür.

***

Ama yine de Sanghay

Sanghay’dır.

En azından konut fiyatları son 4 ay içinde yüzde 30 artmıştır.

salih-neftci@sneftci.com 

Gazlı Banka Müşterileri

Bankalarda bayram heyecanı   
Star, 30.09.2007

Yaklaşan Ramazan Bayramı dolayısıyla bazı bankalar, düzenledikleri kampanyalarla düşük faizli ''Banka Kredisi'' veriyor.

Bazı bankaların Konya şubelerinden edindiği bilgiye göre, Ramazan Bayramı'na 2 haftadan az bir zaman kala bankalar, müşterilerine düşük faizli Bayram Kredisi yarışına girdi.

Tüketici faizlerinin yüksek olduğu bugünlerde bankaların Bayram Kredisi faizleri, konut kredisi faizlerine hatta daha aşağısına kadar çekilirken, en fazla 12 aya kadar vade uygulanabiliyor.

Ziraat Bankası, 24 Eylül-11 Ekim arasında geçerli olacak ''Bayrama Özel İhtiyaç Kredisi Kampanyası'' başlattı. Banka, kampanya kapsamında, tüketicilerine 12 aya kadar vade, aylık 1,30 faiz oranıyla 10 bin YTL'ye kadar kredi kullandırıyor.

İş Bankası ise ''Geleneksel Bayram Kredisi'' ile tüketicilerine aylık 1,35 faiz oranıyla kredi imkanı sunuyor. 17 Eylül-11 Ekim arasında geçerli olan kampanya kapsamında tüketiciler 10 aya kadar vadiyle 5 bin YTL tutarında tüketici kredisi alabiliyor.

Vakıfbank da ''Kefilsiz Bayram Kredisi'' ile müşterilerine 7500 YTL'ye kadar kredi veriyor. Banka, bayram kredisini 12 aya kadar vade ve aylık 1,30 faiz oranıyla sunuyor.

KREDİ KARTLARINDA RAMAZAN REKABETİ
Ramazan ayında bankaların müşterilerine verdikleri kredi kartları arasında da rekabet yaşanıyor. Kredi kartlarıyla yapılan market alışverişlerinde tüketici, para olarak kullanılabilen puanlar kazanıyor.

Halkbank Kredi Kartı ile 15 Eylül-15 Ekim tarihleri arasında yapılan her 30 YTL ve üzeri tüm market ve restoran alışverişlerinin ödemeleri, bir sonraki döneme erteleniyor.

İş Bankası'nın Maksimum kredi kartı ise ''Maksimum Alışveriş Şenliği'' adı altında kampanya başlattı. 07 Eylül-14 Ekim arasında geçerli olan kampanya kapsamında okul, ramazan ve bayram alışverişlerinde yapılacak dördüncü 100 YTL ve üzeri alışverişe 40 YTL, altıncı 100 YTL ve üzeri alışverişe ise 60 YTL değerinde puan veriliyor.

Akbank'ın Axess kredi kartı da 75 YTL'lik market alışverişine Turkcell'den 75 kontör ya da 20 dakika hediye veriyor. Kampanya, 7 Eylül-14 Ekim arasında geçerli oluyor.

Garanti Bankası'nın Bonus kredi kartı, 8 Eylül-11 Ekim tarihleri arasında yapılacak 75 YTL'lik 3 market harcamasına 50 YTL puan veriyor. Kampanya, bonus üyesi marketlerde 3 farklı günde yapılacak işlemler için geçerli sayılıyor.

Yapı Kredi Bankası'nın Worldcard kredi kartı ise 12 Eylül-11 Ekim tarihleri arasında üye işyeri, market ve süpermarketlerde yapılacak 3 adet 100 YTL ve üzeri harcamalarda 75 YTL değerinde Worldpuan veriyor.

Finansbank'ın Cardfinans kredi kartı da tüm marketlerden tek seferde yapılacak 75 YTL ve üzeri alışverişlere yüzde 20 para puan veriliyor.

TÜKETİCİLER BİRLİĞİ UYARIYOR
Tüketiciler Birliği Konya Şube Başkanı Mustafa Dinç, bankaların düzenledikleri kampanyalarla tüketicileri alışverişe yönlendirdiğini söyledi.

Bir bankanın 100 YTL ve üzeri alışverişe puan vermesinin tüketiciyi yanlış yönlendirdiğini ifade eden Dinç, ''Kişi, 90 YTL'lik alışveriş yapmışsa 100 YTL'ye tamamlamak için ihtiyacın fazlasını alabiliyor. Bu şekilde fazla harcamalar yüzünden geri ödemede zorluk yaşanıyor. Ramazan ayında uygulanan alışverişe yönelik bu tür kampanyalar, tüketiciyi bir tüketim canavarı haline getiriyor'' dedi.

Dinç, Bayram Kredisi konusunda da tüketicilerin dikkatli olması gerektiğini belirterek, ''Faizler düşük ancak vadeler çok kısa. Ayrıca yapılacak kesintilerle ödenecek paranın iyi hesaplanması gerekiyor. Kesintilerden sonra faiz oranının söylendiği gibi düşük kalmadığı görülecektir'' diye konuştu.

Ortak Yapım (Coproduction) Darbe Sinemasında

Cumhuriyet 30.09.2007

ÖZTİN AKGÜÇ

Ortak Yapım Anayasa

Halkımıza oylatılarak yürürlüğe konulması planlanan anayasa taslağı, bir ABD-AB-AKP ortak yapımı (co. production) izlenimi veriyor. Türkiye'ye biçilen siyasal düzen, devlet biçimi, ılımlı İslam olduğuna göre bu düzenin meşru sayılabilmesi için anayasaya uygun olması gerekiyor. Herhalde telkin, aşılama, yol gösterme, ABD'den, AB'den veya her ikisinden birden gelmiş olabilir. Yürürlükteki anayasa, ılımlı İslam modeline ve AB'ye giriş vizesine uygun değil. Anayasaya aykırı bir düzen meşru sayılmayacağına, sorunlar yaratacağına göre anayasayı değiştirmek, anayasaya istenen modele göre biçim vermek uygun olur. Böylece oluşan, oluşacak fiili düzen anayasaya uygun hale gelir, ılımlı İslam konusunda da yeni kapılar açılmış, model yasal bir temele dayatılmış olur.

Böyle bir anayasaya kılıf bulmak gerekir. 1982 Anayasası, askerler tarafından hazırlatıldığından, bu taslak asker karşıtı sivil anayasa olarak sunulur. "Demokratik, özgürlükçü, bireysel özgürlükleri genişletici" gibi, kulağa hoş gelen, cilalı, çoğu kez içerikleri yoruma bağlı sözcüklerle süslenir. Böylece eleştirilere karşı korunmak, eleştirenleri suçlamak olanağı elde edilir... Büyük bir olasılıkla anayasa taslağını hazırlayan bilimsel (!) kurulda görev alan, esnek kişilikleri olanlar konusunda da ABD'nin, AB'nin bazı önerileri, telkinleri, yardımları olmuştur. Yabancılar, işleri pek raslantıya bırakmazlar.

Böyle bir anayasada temel eğilimlerin, düzenlemelerin yönü şöyle özetlenebilir:

* Renksiz, ideolojilerden uzak gibi sözcüklerin ardına sığınarak Kemalizmi silmek.

Yinelenirse, günümüzde Kemalizm emperyal, yayılmacı güçlerin çıkarları açısından Marksizmden, komünizmden daha tehlikelidir. Artık emperyal güçler için, emek-sermaye çelişkisi önemli değildir. Bağımsızlık, emperyalizme karşı olmak tehlikelidir. Kemalizmin ana ilkelerinden biri belki de başlıcası, bağımsızlık, emperyalizme karşı olmaktır. Kemalizm, ABD'nin BOP ya da GOP'u, AB'nin Doğu Akdeniz projesi için en büyük tehlikedir. Bağımsızlık virüsünün ve emperyalizm karşıtlığının Ortadoğu'ya yayıldığını düşünün, emperyalizmin sonu bile olabilir.

* Laikliği içi boş, uygulaması olmayan bir kavram haline getirerek ılımlı İslama yelken açmak.

Laikliğin, ılımlı İslamla hiçbir şekilde bağdaşması olanaklı değildir. Hem dini bir araç olarak kullanacaksın, siyasal bir düzen haline getirmeye çalışacaksın, hem de laik olacaksın; buradaki çelişki açıktır. Laik sadece anayasada bir sözcük olarak kaldığı, uygulamalar laikliğe karşıt yapıldığı sürece, Cumhuriyetin bir başka temel taşı da böylece ortadan kaldırılmış olur.

* Üniter, tekilci devleti koruma görüntüsü altında, bölücü, ayrıştırıcı öğeleri anayasaya yerleştirmek.

Doğrudan ulusal devleti ortadan kaldırıyoruz diyemezsiniz. Bu konuda da takıyye yapar, yerel yönetimleri adeta bağımsız hale getirerek, azınlık hakları diyerek, eyaletlere bölünmenin tohumlarını atar ya da beslersiniz.

* Sosyal hukuk devleti maskesi, kabuğu altında devleti işlevsizleştirme, içini boşaltma.

Kâğıt üzerinde sosyal hukuk devleti ilkesini muhafaza edip özelleştirme ve yabancılaştırma ile devleti mülksüzleştirmek, en temel görevlerini dahi yapamaz duruma düşürmek anayasa taslağının gizlenmiş amaçları arasındadır.

* Ulusal tekilci devleti benimsemiş, emperyalizme karşı olan kurumları etkisiz hale getirmek.

Anayasa taslağında, TSK, yargı ve üniversitelere karşı tutumdaki art niyeti görmek, ılımlı İslam düzenini yaşama geçirmeye karşı çıkabilecek organların, kurumların niçin hedef alındığını algılamak gerekir.

Ben, türbanın emperyal güçler tarafından önerildiğini sanmıyorum. Ortak yapıma AKP'nin katkısı da türban olsun. Anayasamız yerel öğelerle de yasal motiflerle de zenginleşsin, renklensin.

Darbenin Sivil Bilmem Nesi

Cumhuriyet 30.09.2007

Kanadoğlu, yeni anayasa çalışmalarının 'dinci oligarşik bir yapının teşebbüsü' olduğunu savundu

'Sivil anayasa değil, darbe'

AYVALIK (Cumhuriyet) - Balıkesir'in Ayvalık ilçesinde gazetemiz okurları (CUMOK) tarafından düzenlenen söyleşiye izleyici olarak katılan eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, anayasa hazırlıklarıyla ilgili kendisine yöneltilen bir soruya, "Bu bir sivil anayasa hazırlama değildir. Bu doğrudan doğruya sivil bir darbedir" yanıtını verdi.

Ayvalık CUMOK tarafından her hafta düzenli olarak yapılan aydınlanma toplantılarının bu haftaki konuşmacı konuğu Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Süheyl Batum' du. İsmet İnönü Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen etkinlikte, eski TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk 'la birlikte izleyici olarak yer alan Kanadoğlu, kendisine yöneltilen sorular üzerine şu yanıtı verdi:

"Bu bir sivil anayasa hazırlığı değil, sivil darbedir. Dinci oligarşik bir yapının teşebbüsüdür. Bu sivil darbe teşebbüsüne sadece sivil toplum örgütlerinin değil, laik demokratik Cumhuriyetin inanmış her vatandaşının, her yurttaşının her türlü olanakla ve kendi gücüyle karşı çıkması şarttır."

Batum, yeni anayasa taslağının, Türk toplumunun gereksinmelerini karşılayacak, çağa uygun bir taslak olmadığını anlattı. Batum, "Enteresan bir dönemdeyiz. Çünkü Türkiye'de şunu zannedenler var; 2002 yılına kadar demokrasi yoktu. 2002 yılında bir gecede demokratik olduk. 2007 yılında ilk defa sivil bir anayasa yapıyoruz zannedenler var. Hatta zannettikleri gibi bize de kabul ettirmek isteyenler var" dedi.

Hukukun gözden düşürülmek, yerine de dini kuralların getirilmek istendiğini vurgulayan Batum, "Taslak, 'Türbanı serbest bırakalım, inanca göre eğitim ve yargı siyasallaştırılsın' diyenlere hitap ediyor. Meclis, sivil toplum örgütlerini alır oturur, kendini kurucu meclis gibi görerek daha demokratik bir anayasa hazırlayabilirdi" diye konuştu.

Mandanat Bahçesi

Cumhuriyet 30.09.2007

MUSTAFA BALBAY

Neden Kurtardın Bu Ülkeyi Atam?.. Neden?

Atam, "Bağımsızlık benim karakterimdir" dedin, ulusal kurtuluş savaşını başardıktan sonra, büyük bir kuruluş savaşı da başlatıp her alanda bağımsız olmayı bize öğrettin. Biz de bağımsızlığın bir ülkenin koruması gereken en önemli varlığı olduğunu düşündük.

Oysa şimdi neredeyse "Mandacılık benim karakterimdir" anlayışı hâkim. Bize bağımsızlığı öğretmesen "Mandacılık güzeldir" dediklerinde, kimse bir şey demeyecekti. Bizler de ülke bağımsızlığında yaşanan erozyonların yaratacağı tehlikenin farkında olmayacaktık...

Mandacılıkla, manda gibi mutlu mutlu yaşayacaktık...

Neden bağımsızlığı öğrettin bize atam?.. Neden?

"Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür" dedin, biz de insanın insan olabilmesi için gerçekten temel bir kültürle donanması gerektiğini beynimize işledik. Anadolu'da bizlerden önce yaşamış kültürlere de saygıyı öğrettin, onları bilmenin, kavramanın bizi de ileri götüreceğini, uygar dünya sahnesinde apayrı bir yere koyacağını gösterdin...

Ama şimdi kültür deyince, iktidarda kalma yöntemlerini geliştirmekten başka bir şey akla gelmiyor. Üstelik kültürü de turizmin içine koyup, ne olduğu belirsiz hale getirdiler. Oysa dünyada olup bitenlerden hiç haberdar olmasaydık, bizi yönetenlerin öğrettiğiyle yetinmeyi, yaşamayı rehber edinseydik... Ne kadar mutlu olurduk...

Yaşamımıza neden kültür penceresi açtın Atam?.. Neden?

***

Benim hiçbir mirasım yok dedin, benim yolum bilim yoludur, beni izlemek isteyenler bu yolu takip etsinler dedin... Bu yolda ilerleyen pek çok aydınımız, bilim adamımız gelişti... Matematikte dünya çapında bilim adamı yetiştirdik; Cahit Arf, kendi adıyla anılan bir teorem geliştirdi.

Bugün bilim deyince dilim anlaşılıyor, herkes kendi payına düşen dilimin artması için çaba harcıyor. İlle de bilim diyeni de kaderiyle baş başa bırakıyorlar... Bu da bizi kahrediyor!

Neden bilimin yolunu izleyin deyip aklı öne çıkardınız Atam?.. Neden?

"Bir ülkeyi aydınlatmak yönetmekten zordur" deyişinin hakkını verircesine, salt yönetmekle yetinmedin... Zor olanı, toplumu aydınlatmayı hedefledin. Devrimlerle Türkiye'nin çağdaş ülkeler düzeyine ulaşmasını sağladın... Bugün o günlerden daha geri duruma düşmek, senin yolunu hedefleyenleri kahrediyor.

Oysa, sadece yönetmekle yetinip toplumu kendi dalgalanmasına bıraksaydın, halk dalkavukluğunu öne çıkarsaydın, bugün hiç ileri-geri sorunumuz olmazdı.

Bu devrimleri neden yaptın Atam?.. Neden?

***

Tıpkı Misak-ı Milli gibi bir de Misak-ı İktisadi hedefi koydun... Ekonominin gelişmesi için her alanda dinamizm yarattın. Böylece Cumhuriyetin ilk 15 yılında Türkiye'yi dünyanın en hızlı gelişen 3 ülkesinden biri yaptın. Başta Sümerbank olmak üzere, tekstilden şekere, ayakkabıdan imalat sanayiine kadar her alanda bugünün deyimiyle "marka" yarattın.

O üretim kurumları ki, aynı zamanda toplumsal ilerlemenin de merkezi olmuştu... Bugün ekonomi deyince ulusal hamle değil, dış destek anlaşılıyor.

Bize ulusal kalkınmanın tadını neden öğrettin Atam?.. Neden?

Sömürgecilerin kirli göletlerinde manda gibi devrilip yaşamak varken...

Bize vatan duygusunu, bağımsızlık ülküsünü, dünyaya akıl ve bilim penceresinden bakma bilincini neden verdin Atam?.. Neden?

ankcum@cumhuriyet.com.tr

Electronic Wallets

Cell Phones Double As Electronic Wallets

By OLIVER TEVES
The Associated Press, Sep 30, 2007

SAN MIGUEL, Philippines - It's Thursday, so 18-year-old Dennis Tiangco is off to a bank to collect his weekly allowance, zapped by his mother _ who's working in Hong Kong _ to his electronic wallet: his cell phone.

Sauntering into a branch of GM Bank in the town of San Miguel, Tiangco fills out a form, sends a text message via his phone to a bank line dedicated to the service.

In a matter of seconds, the transaction is approved and the teller gives him $54, minus a 1 percent fee. He doesn't need a bank account to retrieve the money.

More than 5.5 million Filipinos now use their cell phones as virtual wallets, making the Philippines a leader among developing nations in providing financial transactions over mobile networks.

Mobile banking services, which are also catching on in Kenya and South Africa, enable people who don't have bank accounts to transfer money easily, quickly and safely. It's spreading in the developing world because mobile phones are much more common than bank accounts.

The system is particularly useful for the 8 million Filipinos _ 10 percent of the country's citizens _ who work overseas and send money home, like Dennis' mother, Anna Tiangco. Previously, she sent money via a bank wire transfer, which costs $2.50 and takes two days to clear. The cell phone method costs only 13 cents and is nearly instantaneous.

"The good thing here is, wherever my children are, they can text me and I can send money immediately," she said in a telephone interview.

Consumers also can store limited amounts of money on their cell phones to buy things at stores that participate in the network _ although this practice isn't yet widespread in the Philippines.

Many more Filipinos use their phones to send airtime values called "loads" to prepaid subscribers. A parent, for example, can send a $1.20 load to replenish a child's cell phone, charged to the parent's account.

While Japanese and South Korean consumers have been using cell phones as virtual wallets for several years, those systems use a computer chip implanted in handset that allows people to buy things by waving the phone in front of a sensor. The Philippine system relies on simple text messages, which cost just 2 cents to send.

The 41 million cell phone users in the Philippines have embraced text messaging. The electronic connections have fostered a culture of quick greetings and forwarded jokes. Text messages also played a key role in mobilizing crowds that fueled the 2001 "people power" revolt that ousted President Joseph Estrada.

The Philippines' two biggest mobile service providers, Globe Telecom and Smart Communications, have harnessed this penchant for text messaging to enable consumers to enter the world of e-commerce.

Tapping into the cash flow from overseas Filipinos _ who sent home $12.7 billion last year _ Globe and Smart forged partnerships with foreign mobile providers and banks, as well as with local banks and merchants, to create a network that allows users to send and receive cash internationally.

When Anna Tiangco wants to send cash home, for example, she goes to a branch of her local provider, Hong Kong CSL Ltd., where a clerk credits her cell phone with the amount she has brought with her. She then transfers the money to family members via text messages _ in essence instructing her providers to deduct money from her balance to the recipients she indicates.

If a cell phone loaded with cash values is lost or stolen, the money can't be tapped as long as the personal identification number isn't revealed. Control over the funds can be restored with a replacement SIM, or Subscriber Identity Module, card from either mobile provider.

The system was "built for remote payments and for the unbanked markets," said Rizza Maniego Eala, president of G-Xchange, Globe's subsidiary in charge of its G-Cash money transfer service.

Eala said her company's 500,000 G-Cash users transfer about $100 million monthly, but she declined to say how many transactions involve remittances from overseas.

Smart offers a slightly different money transfer system, used by about 5 million Filipinos, that links cash or a debit card to a cell phone.

Users load up their phones with money via text messages. The card _ which costs $4 but does not require a bank account _ can then be used to purchase goods in establishments that accept MasterCard, or to withdraw cash from an ATM machine.

Smart Communications spokesman Ramon Isberto said each time the recipient spends the money, the sender receives a transaction message. That allows the sender to see how the funds are used.

"The added value there now is that Filipinos overseas have greater control over their funds. Believe me, that is important to them," he said.

Smart and UAE's leading telecommunications operator, Etisalat, have agreed to provide money transfer service to hundreds of thousands of Filipinos in the Middle East. Smart also will soon launch a remittance system in Bahrain in partnership with MTC-Vodafone and Ahli United Bank there, and Banco de Oro in the Philippines, Isberto said.

"The bank products remain clearly bank products. We positioned ourselves as an enabler for banks and other financial institutions to provide products and services to their customers in ways they would otherwise not have been able to," he said.

Aside from transferring cash and making purchases, both Globe and Smart also allow their users to pay bills with their phones. Anna Tiangco said she pays her family's electric bills in San Miguel from Hong Kong via text messages, just like she sends money.

"Even if we are far apart, it's like we are still together," she said. "This is like my wallet now."

Olmayan Yıkanmaz

Üniversiteye çarşaflılar da sarıklılar da girsin, ne olur ki

Ayşe Arman
Hürriyet, 30.09.2007
Siz yanlış bir Nuray Mert tanıyorsunuz. Doğrusunu ben tanıdım.
Evet heyecanlı, evet tartışmayı seven, evet lafını sakınmayan ama aynı zamanda... İnanılmaz eğlenceli, acayip dişi ve çok zeki... Kendi kendisiyle dalga geçme yeteneğine sahip biri. Ve çok tutkulu ve çok tutturuk. Bir sürü konuda aynı fikirde olmasak bile çok güldük. Çok hızlı bir kadın, hızlı düşünüyor, hızlı cevap veriyor, kendini sakınmıyor, korumuyor, beni şaşırttı, buna da çok sevindim. İyi ki ameliyatlı ameliyatlı bu röportajı yapmışım, değdi...

BELKİ DE BATILI BİR TOPLUM OLAMADIK

Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan hepsinin aynı partiden olmasında sizce bir tuhaflık yok mu?

- Aslına bakarsanız, kuralına uygun. Ama bir şeyin kuralına uygun olması veya sayısal gerçekler, demokrasi şartlarını sağlıyor demek değildir. Uzlaşma atmosferinin korunmasına çalışılmalıydı. Tarafların bu derece kutuplaştığı bir ortam, istenilen bir ortam değildir, hiç kimse için...

Türban dini bir sembol. Okul, devlete ait bir alan. Dini sembolün devlet içinde boy göstermesi, laikliğe aykırı değil mi?

-Yani türbanlılar özel okullara mı girsinler diyorsunuz. Bunun sınırını nereden çizeceksiniz ki. Bırakın, herkes istediği yere girsin, istediği gibi okusun...

Üniversitede türbana izin vermek, aynı anda çarşafla girmek isteyenlere, sarıkla girmek isteyenlere izin vermek değil midir? Önü alınabilir mi?

- Almayın... Girsinler ne olacak... "Burnunuza hızma takmayın!" deme hakkı var mı kimsenin? Ya da olmalı mı? Öğrenciler istedikleri gibi girsinler...

İyi de bir sürü insan çarşafla girerse, bu ülkenin fotoğrafı değişmez mi?

-Bütün kaygı bu işte: Bu ülkenin fotoğraf değişmez mi? Bakın, bir ülkenin fotoğrafı neyse odur. Şimdiye kadar Batılı bir toplum fotoğrafı verelim diye gayret ettik. Belki de Batılı bir toplum olamadık. Buna da, bu kadar da gerilmemek lazım diye düşünüyorum. Sıkıntı yaratacak şey şu aslında: Bizi de kapatırlar mı? İçiniz rahat olsun. Kapatmazlar, kapatamazlar. Yasalar belli. Kurumlar, kanunlar var. Bunları işlettiğiniz zaman, sorun çıkmaz. İşlememesi hali de bir devrim halidir. O zaman soru şu: İslamcı bir ihtilal olur mu Türkiye’de? Bence olmaz. İhtilal olmadığı sürece de problem yok.

Neden bazılarına göre sorun yok da bazılarına göre var? Neden bazıları korkmuyor, bazıları korkuyor? Neden korkmayanlar, korkanları suçluyor...

-Endişe edenlerin suçlanmasının anlaşılır bir tarafı yok. Son tartışmalarda çok sert pozisyonlar alındı. Ve bu, hayırlı bir hal değil. Başbakanı destekleyen medya mesela, öyle sert bir dil kullanıyor ki, hükümetin kendisinin dili bu kadar ağır değil. Diğer kesimin de yıllardır sürdürdüğü paranoyasından artık kurtulması gerekiyor. Bence bütün bunlar türban denilen sembolün Çankaya’ya zamansız taşınmış olmasından kaynaklanıyor. Dengeler bozuldu... Ama bizim anlayabilmemiz gerekiyor korkanları. Ve onlara korkmamaları gerektiğini sakin sakin anlatabilmemiz...

İyi de siz nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz, korkulmaması gerektiğinden? Şerif Mardin de diyor ki ne olabilir diyebilirim ne de olamaz diyebilirim... Bilimsel bir yaklaşım değil mi?

-Ben Şerif Hoca’nın söylediği bir şeyi çok yanlış buldum. "AKP’nin gizli bir ajandası olabilir, henüz bilmiyoruz" diyor. Ben biliyorum. Yok gizli ajandası.

Siz nereden biliyorsunuz? Yine şu "4 senedir olmadı ki şimdi olsun" argümanı mı?

-E tabii. Bu insanlarla birlikte yaşıyorum. Bu insanların çoğunu yakından tanıyorum. İçinden bölünür böyle bir şey olsa. Türkiye’yi İslamileştirmeye filan çalıştıkları yok. Zaten Türkiye’yi İslamlaştıracak bir parti yüzde 47 oy almaz.

Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz?

- Gözlemlerime....

İyi de ben niye sizin gözlemlerinize güveneyim. Ya yanılıyorsanız...

-Partinin başkan yardımcısı bile çıktı televizyona, "Böyle bir şey olsa biz ayrılırız partiden" dedi. Sizin korktuğunuz şey bir İslami devlet fikri, yani devrim projesi. Ben böyle bir devrimin izlerini görmüyorum.

Peki ama zaman zaman bu yönde yapılmış hamleler, zorlamalar görmüyor muyuz? Dirençle karşılaşınca geri dönüyor... Ya bir süre sonra oruç tutmadığım için bana karışılmaya başlanırsa...

-Size karışılmayacak. Ama oruç tutmayanların dövüldüğü bölgeler hep vardı Türkiye’de. AKP’liler de diyor ki, "Bu insanları dövenler bizimkiler değil, ülkücüler." Böyle bir durum da var. Tabii, bu sizi daha da çok korkutabilir.

KEMALİST AİLEM BEDBAHT VAZİYETTE

Anneniz, halanız bu son tartışmalara ne diyor?


-Onlar bedbaht vaziyette. Korkuya çoktan geçtiler. Onların yüreğine su serpmeye çalışıyorum. Komiktir bizimkiler, halam, Refah Partisi İstanbul Belediyesi’ni alınca günlerce konuşmadı, ağzını bıçak açmadı, sağlığından filan endişe ettim.

AH KIZIM AH BU DİNCİLER SENİN BEYNİNİ NASIL YIKADI

En büyük değer bilgi midir?

-Hayır ne münasebet. Ben bilgiye tapanlardan değilim. Kavrayışımızı, mutluluğumuzu borçlu olduğumuz daha bir sürü şey var hayatta.

Evde de siyaset konuşmaktan hoşlanır mısınız?

-Kimse izin vermiyor ki. Siyasetin konuşulduğu bir evden geldim ama o eski nesildi. İki kardeşim de siyasetle ilgili değil. Televizyon programlarımı izlemezler. Yazılarımı okumazlar. Yeğenlerim bile "Bak halan televizyonda" dendiğinde "Ha öyle mi?" diyor.

Bu sizi üzmüyor mu?

-Niye? Benim için de nefes alacak bir alan oluyor.

Peki CHP’li anne, Kemalist hala "Bu kızı okuttuk ne hale geldi!" demiyorlar mı? Ya da "Bu çocukta nerede hata yaptık da böyle oldu!"

-Demezler mi? Diyorlar. Ben Türkiye’nin hep karanlık bir yere doğru gitmekte olduğunu düşünen bir ailede büyüdüm. Başörtülü arkadaşlarımı çok yadırgadılar. Hatta tarikatçı olacağım gibi saçmasapan düşüncelere kapıldılar. Annem, üstelik yakın tarihlerde, düşünün siyaset bilimi okumuş ve laiklik üzerine doktora yapmış kızına, "Bu dinciler senin beynini nasıl yıkadı, ah kızım ah!" deyiverdi...

Peki siz beyninizin yıkanmadığını anlatırken ne diyorsunuz?

-Allah’tan bir şey dememe gerek kalmıyor, hayat tarzımın değişmediğini görünce rahatlıyorlar. Onlar örtüneceğimi filan zannediyorlardı. Ha ama bir de şu var, yaşadıklarımı sınıf kaybı olarak görüyorlar. Bu kadar yatırım yaptıkları bir çocuğun, arkadaş olduğu tiplere bak!

BÜTÜN BU GERGİNLİK TÜRBAN ÇANKAYA’YA ERKEN ÇIKTI DİYE

Abdullah Gül’e neden karşısınız?

- Gül’e değil, cumhurbaşkanı adayı olmasına karşıydım. İki gerekçem vardı. Biri ilkesel: Başörtülü öğrencilerin üniversiteye giremediği bir ülkede AKP iktidardaydı ama sorun çözülemedi. Çözülemeyişinin açıklaması olarak, toplumsal uzlaşmanın gerekliliği ileri sürüldü, "Germeyelim ülkeyi" dendi. Tamam, anlaşılır bir kaygı. Peki ama uzlaşma bu kadar önemli idiyse, Abdullah Gül neden aday oldu? Neden isimsiz bir kızın hakları söz konusu olduğunda bir hassaslık gösterilmedi de, bir makam söz konusu olduğunda bütün riskler alındı? Bu tavrı, ilkesel olarak yanlış buluyorum.

İkincisi...

- Bu ikinci AKP iktidarında, başörtüsü sorunu çok daha kolay halledilebilirdi. Gül’ün cumhurbaşkanlığı her şeyin önünü tıkadı. Bence, mahalle baskısı ya da Malezya korkusu değil, cumhurbaşkanı tartışmasında ortalık çok gerildi, o gerilim hálá sürüyor. Bunun önemli bir hata olduğunu düşünüyorum.

Tayyip Erdoğan’ın bir hatası, öyle mi?

- AKP’nin bir hatası. Ben Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmaktan feragat etmesini duyarlı bir davranış olarak değerlendiriyorum. Demek ki onun da birtakım kaygıları varmış. Ama ikinci adam konumundaki birinin iradesini belirleme şansının olmadığını düşünüyorum.

Yani Tayyip Erdoğan’a rağmen mi Abdullah Gül cumhurbaşkanı oldu?

- Bence öyle. Ve bu durum Erdoğan’ın hareket alanını daraltıyor.

Ben sizi böyle hayal etmiyordum. Karşımda sert, ciddi ve erkeksi birini göreceğimi zannediyordum.

- Hiç öyle değilim.

Müdahaleci bir tarafınız yok mu?


- Tamam o var.

Dominant bir tarafınız?

- O da var. Ama bunlar, ille de erkeklere özgü şeyler değil.

Peki ya kontrol manyaklığı...

- Evet. Hatta bazen rahatsız edici ölçüde.

Sevdiklerinizin hayatına müdahale eder misiniz?

- Evet, evet, evet. Hayatlarına burnumu sokarım. Onlar adına kararlar veririm. İzin verdikleri ölçüde tabii. Bu bana lüzumsuz yükler getirir ama yaparım. Engellemeye çalışıyorum ama mevcut durum bu.

Peki biri sizin hayatınıza müdahale etmeye kalkarsa...

- Ona çok açık değilim. Sürpriz sevmem mesela. Hatta nefret ederim.

Biri sürpriz doğum günü yapsa...

- Hiç hoşlanmam.

Trabzon’un şekillenmenizdeki payı ne kadar?

- Karadenizlilere atfedilen bir sürü şey bende var. Mesela fevri bir insanım. Tayyip Erdoğan’da da var bu. Kızıyor-mızıyor ama çok da kolay sakinleşiyor. Ben de öyleyim.

Çevrenizdekiler sizin bu yanınızı bilir ve size hasta muamelesi mi yapar?

- Aynen.

Kavgacısınız, dövüşçüsünüz.. Ama sanki siz birilerini pusuda kıstırmazsınız... Ne yapacaksanız yüzüne karşı yaparsınız. Öyle mi?

- Öyle. Kindar değilim. Küs de kalamam. Önce darılır, sonra unuturum. Lüzumsuz yere selam verir ya da heyecanla telefon ederim. Karşımdakinin tepkisinden bir anormallik olduğunu anlarım, "Biz dargındık seninle değil mi? Kapatıyorum" der, kapatırım.

Çocukluğunuzun ne kadarı Trabzon’da geçti?

- 14 yaşına kadar. Üç kardeşiz, ben en büyüğüyüm. Bir kız bir de erkek kardeşim var. Ailenin en şımartılan çocuğuyum. Uzun bir aradan sonra gelen ilk torun. Babam aşırı kız çocuğu sever... Di... Rahmetli.

Siz de "babasının kızı" mısınız?

- Evet, hastalıklı derecede öyleyim. O yüzden iki sene önce babamı kaybetmek, hayatımın en büyük travmasıydı. Alzheimer olup ölmesi, beni derinden etkiledi.

Babanızla benzerlikleriniz neler?

- Mizacım babama benzer, gerçekçiyim, iradeliyim ve ticarete yatkın bir kafam vardır. Tüccar babam gibi. Parayla da ilişkim iyidir. Bizim ailede romantizm, tatlı salaklık olarak algılanır. Tek kusurum, çocukken çok abartılmış olmam. Ne yapsam, "Aman da aman Nuray neler yapmış" olurdu, çok sevilmiş bir çocuğum. Beni doğurduğunda annem 17 yaşında olduğu için, üzerimde annem kadar öğretmen halamın da emeği var.

Orta halli bir aile mi?

- Hayır, taşra ölçeğinde zengin bir aile...

Konservatif bir çevre mi?

- Hayır, çok liberal. CHP’li bir aile. Bizim aile başlı başına bir modernleşme projesi. Herkes erkek çocuklarını şımartırken bizim aile kız çocuklarını şımartmış.

Akademisyen olmaya nasıl karar verdiniz?

- 14 yaşındayken, kız kardeşim ve halam İstanbul’a taşındık. O zamanlar, burjuva aileler, çocuklarını eğitim için İstanbul’a gönderirlerdi. Işık Lisesi’nde dağınık bir öğrenciydim, ama Boğaziçi’nde toparladım. Modernite projesinin bir parçası olarak, babam kızlarının okumasını çok istiyordu. Benim de para kazanmam filan gerekmediği için, okudukça okudum. Ama daha çocukluğumdan beri siyasete düşkündüm. İlkokul birde, gazetede "Koalisyon" lafını görüp, babama gidip "Ben bu kelimeyi bilmiyorum. Ne zaman öğreneceğim?" demişim. Böyle sapık bir çocuk.

Arkadaşlarınız, politika dendiğinde gözlerinizin parladığını, müthiş heyecanlandığınızı söylüyorlar. Tanım şu: "Politik bir hayvana dönüşür!" Doğru mu?

- Doğru. Hatta bazen kendimi kaybederim.

Neden politikayı bu kadar ciddiye alıyorsunuz?

- Zaaf galiba. Politika, bizim hayatımız hakkında verilen kararlardır. Hayatımızı ilgilendiriyor. Ve başkalarının hayatını. Ben başkalarının hayatlarıyla da ilgiliyim. Diğerkam, altruist bir insanım. Başkasının derdiyle dertlenen insan yani. Kendimi bu yüzden solcu olarak tanımlarım.

Hep böyle şık ve bakımlı mıydınız? Solcular daha bohem dolaşır da...

- Üniversite yıllarından itibaren, böyle süslü püslü ve fönlü gezmeye başladım. Hatta o yüzden de biraz snobe edilmişimdir. Sonradan o yıllarda beni snobe edenlerin hepsi genel müdür filan oldu, bakın ben hálá solcuyum. Ama hálá ruj sürüyorum ve topuklu ayakkabı giyiyorum.

Sizin formasyonunuzda birinin daha çok içerikle ilgili olacağı düşünülür...

- Yok yok, çok şekilciyimdir. Estetik kaygılarım çok vardır. Bazı renklere mesela tahammülüm yoktur. Hatta saplantılı olduğum bile söylenebilir. Bir otelin banyosu ya da döşemesi leylak rengiyse, o otelde kesinlikle kalmam.

Burun ameliyatı oldunuz mu?

- Hayır. Gördüğünüz gibi burnum, bütün haşmetiyle yerinde duruyor.

FEMİNİZME KARŞIYIM, ÇÜNKÜ...

Kafası çalışan bir kadın, neden feminizme karşı durur?

- Çünkü ben feminizmi anlamlı bir çıkış olarak görmüyorum. Yanlış anlaşılmasın, sadece kadın olduğu için mağdur olan kadınların mağduriyetinin giderilmesi için elimden geleni yaparım. Yani "Kadınların başına gelenlere duyarsız!" değilim. Ama şuna büyük bir itirazım var: Her konumdaki kadın, aynı şekilde eziliyor filan değil. Sırf kadın olduğu için bütün kadınlar zulüm altında değil. Bunu kabul etmiyorum. Ayrıca sorunlu buluyorum. Mesela Radikal’de bir yazı dizisi yayınlandı. Meslekleri, eğitimleri, paraları olan burjuva kadınlar. Ve bu kadınların ağlak hikayeleri. S. P, 35 yaşında, başarılı bir bilmem ne, ama kocasından dayak yiyor. E kardeşim, bu şartlarda dayak yiyorsan, o zaman, sen de o dayağı hak ediyorsun. Bu şartlardaki bir kadının dayak yemesini hazmedemiyorum. Bunun ikinci günü olmaz. Benim dünyamda, hiçbir şey bunun bahanesi değildir. Tek bahanesi aşk ya da tutku olabilir, o zaman o da fanteziye girer. Ben bu kadınları, Urfa’daki zavallı bir köylü kadınıyla aynı kefeye koyamam...

BU ÜLKENİN REHABİLİTASYONA İHTİYACI VAR

Türkiye’nin bir rehabilitasyona ihtiyacı var. Kendini batılı resmi içinde görmek isteyen bir toplum, birdenbire kendisiyle karşılaştı. Ve bu süreç içinde Gül’ün Çankaya’ya çıkmaması gerekiyordu. Ama oldu. Ve travmatik bir etki yaptı. Aşırı paranoya. Sakin, serinkanlı bir tartışma değil. İki taraf da tırmandırıyor. İkisinin de dili çok keskin.

BİZİM EN BÜYÜK İKİLEMİMİZ AKP’Yİ 28 ŞUBAT’A BORÇLU OLMAMIZ

Bana sorarsanız, bizim gibi aydınları zora sokacak bir tek mesele var, o da 28 Şubat. AKP, bugün ılımlı, merkez sağdan liberalleşmiş bir partiyse, 28 Şubat yüzünden oldu. Böyle bir ikilemimiz var. Ben 28 Şubat’a en çok karşı çıkanlardan biriyim. Ama tespitleri namusluca yapmak lazım. "AKP’den korkacak ne var?" diyoruz, "Bu zaten sosyolojik bir süreç" diyoruz ama şunu gözden kaçırıyoruz: Bu seyrin içinde, tabii olmayan bir müdahale oldu. Refah Partisi, askeri darbe yüzünden, daha liberal bir sağ partiye dönüştü. Bu kendiliğinden olmadı, o parti kendi içinde o yenilenmeyi yapamadı, asker yüzünden yaptı. Bunu da kafamızın bir yanında tutalım.

SUUDİ ARABİSTAN KADINLAR İÇİN CEHENNEM

Benim çok dindar bir öğrencim yüksek lisans yapıyordu, derken hac heyetiyle rehber olarak hacca gitti. Dönünce sordum, "Nasıldı gündelik hayat?" "Kadınlar için bir cehennem" dedi. Ben bu yüzden rahatım. Kadınlara inanıyorum. Bu sözünü ettiğim kızcağız da bara gidecek değildi. O bile "Yaşanmaz öyle bir yerde" diyorsa, bu insanların tespitlerine güvenelim. Yaşadığımız ülkeyi öyle felaket bir yere çevirmelerine izin vermeyeceklerini bilelim. Sakin olalım.

HER BAŞÖRTÜLÜYÜ KAPICI SANMAYIN

Yabancı gazetecilere, Türkiye’deki türban meselesini anlatırken halamdan örnek veriyorum. Halam, teyzemi ziyarete gidiyor, kapıda ismi yok. Hemen kapıdaki başörtülü bir kadına "Günsel Hanım nerede oturuyor?" diye soruyor. Kadın da, "Bilmiyorum" diyor. Halam da, "Neden bilmiyorsun, kapıcısın burada" diyor. Kadın da diyor ki. "Ben kapıcı filan değilim, her başörtülü gördüğünüzü kapıcı zannetmeyin!" Buralardan başlıyor sorunumuz, bu muamelelerden... Ama muhafazakarlar da bizi tanımıyor. Onların arasına ilk girdiğimde yadırgadığım şeylerden bir tanesi, muhafazakar kalabalıklar, bizler gibi yaşayanları "dışarlıklı" olarak görüyor. Kendi toplumuna yabancılaşmış ya da bu toplumun zaten parçası olmayan. Onlar da bu muameleyi yapıyorlar. Hatta en akademik olanları bile satır aralarında yapıyor. "Toplumun gerçek iktidarı"ndan söz ediyorlar mesela. Onlar da CHP’yi yok sayıyorlar, CHP’yi beğenmeyebilirler ama yüzde 20 ciddi bir oydur. Hiç oralı değiller. Onlarda da böyle bir hırçınlık var. Yani sadece solun değil, sağın demokrasi tanımı da sakat. Solunki seçkinci, sağınki de otantik. "Bizden biri başa geçerse, bizi yönetirse, sorunlar hallolur..."

Bu Acılar Önlenir Miydi?

Can These Mortgages Be Saved?
Sylwia Kapuscinski for The New York Times
 
Borrowers like Shannon Rivas-Spivey have had trouble negotiating with Countrywide to save their loans. She is shown with one of her sons at her home in Somers Point, N.J. 
 
The New York Times, Sep 30, 2007

ON Christmas Eve two years ago, as Shannon Rivas-Spivey wrapped gifts for her two young sons, she was interrupted by a knock at her door. Standing on her front steps in Somers Point, N.J., was a man from the Atlantic County sheriff’s office, delivering foreclosure papers on the three-bedroom home that she and her fiancé, Harold Spivey, had owned for almost 10 years.

Jodi Hilton for The New York Times

Jane and Neal Connor with their daughter, Annie, in Arlington, Mass. She made hundreds of calls to Countrywide.

Michael Temchine for The New York Times

Zena Collins of Gaithersburg, Md., said that after her loan and insurance payments, she has $600 a month. Countrywide refused to alter her terms.

The visit was unwelcome, but not a surprise. Ms. Rivas-Spivey had been battling foreclosure for over a month, ever since the Countrywide Financial Corporation , the huge lender that services her loan, charged her escrow account for flood insurance she did not need and could not afford to pay. During the months it took to have Countrywide fix the error, she said, she fell behind on the loan.

Now the sheriff’s office had come calling. “It totally destroyed our Christmas,” she said. “I feel like a failure. I let my sons down, I let my dogs down. It’s senseless.”

There are two sides to every story, of course. Countrywide disputes Ms. Rivas-Spivey’s contention that billing her for unnecessary flood insurance essentially forced her into foreclosure. It said it has worked extensively with her to rescue her loan from default but that its efforts have failed.

Such painful, personal and financially damaging tugs of war between lenders and borrowers are likely to continue for quite some time. As the home mortgage boom of recent years continues to deflate, hundreds of thousands of borrowers are facing escalating monthly bills on adjustable-rate loans that are either in foreclosure or near it. In August, according to RealtyTrac, a home loan database, foreclosure filings across the country — default notices, auction sales notices and bank repossessions — soared to almost 244,000, up 36 percent from the previous month and more than double the number in August 2006.

Lenders, government officials and loan servicers, who take in borrowers’ monthly mortgage payments, contend that troubled borrowers everywhere are being helped to stay in their homes by those overseeing their loans. But neither data nor anecdotal evidence supports this view. A recent survey of 16 top subprime loan servicers by Moody’s Investors Service found that for the first six months of 2007, an average of only 1 percent of loans experiencing an interest rate adjustment, or reset, had been modified.

Moody’s did not identify the servicers it surveyed. But borrower advocates who work with a broad array of lenders say that none make it harder to modify loans than Countrywide, the nation’s largest mortgage originator and loan servicer. Countrywide deploys a 2,700-member unit, called the HOPE Team, that it says helps borrowers modify their loans and hold onto their homes. HOPE is an acronym for “Helping homeowners, Offering solutions, Preventing foreclosures and Envisioning success,” but some Countrywide borrowers say the company’s practices have left them hopeless.

According to a dozen borrowers interviewed for this article, and thousands more who are working with borrowers’ advocates, it is often difficult for homeowners to reach HOPE staff members. When they do, these people said, they encounter hostility and are charged large and unexplained fees throughout the foreclosure process — whether or not they wind up keeping their homes.

“Countrywide is trying to say they are doing workouts, but they are doing them with as little financial sacrifice for the company and as little effort as they can,” said Senator Charles E. Schumer, Democrat of New York and a member of the Senate Committee on Banking, Housing and Urban Affairs. “They are trying to get away with doing a good job here when you can prove by digging even a half an inch deeper that they’re not.”

Countrywide strongly disagrees. Last week, it described its efforts on behalf of troubled homeowners. “Our No. 1 priority is to help borrowers stay in their homes,” said Steve Bailey, a Countrywide executive, in a news release. The company said it has saved 39,582 mortgages from foreclosure so far this year.

But according to Countrywide’s own data, it currently services almost nine million mortgages, with a value of $1.45 trillion. Of those, roughly 450,000 are delinquent. So providing home preservation assistance on the 39,582 loans amounts to just 8.8 percent of Countrywide borrowers who have fallen behind.

Even so, the workouts that Countrywide boasted about last week include two types of deals that wind up forcing borrowers from their homes. Almost 14 percent of its homeownership preservation efforts involved borrowers who agreed to sell their homes for less than their loan amounts, called a short sale, or involved homeowners turning over their deeds to Countrywide to prevent a foreclosure. Countrywide did not disclose in its news release that such arrangements were included in its workout figures.

“When you look under the surface, they are counting deeds-in-lieu as a modification,” said Martin Eakes, chief executive of the Center for Responsible Lending, a nonprofit and nonpartisan research organization. “When you’ve taken someone’s house, even without the foreclosure process, to count that as a modification is worse than fiction.”

Mr. Bailey conceded that some might take that view but said in an interview, “At the end of the day, foreclosure avoidance is the theme we’re going after.”

AS the nation’s largest lender and loan servicer, Countrywide finds itself in the middle of the mortgage storm and a target of borrower anger. In August, it reported that delinquencies in its servicing portfolio stood at 4.9 percent of its total outstanding loan amounts, up from 3.65 percent at the same time last year.

Foreclosures are not far behind. Expressed as a percentage of the loans’ unpaid principal balances, they jumped to 1.2 percent in August from 0.48 percent a year earlier. Foreclosures pending as a percentage of total loans increased to 0.89 percent in August, up from 0.50 percent a year earlier.

To be sure, customers who borrowed from many lenders other than Countrywide are also experiencing difficulties with their loans. But because Countrywide was one of the most aggressive purveyors of adjustable-rate loans — the kind with interest rates that rise significantly after a low, two- or three-year teaser rate expires — it is not surprising, borrower advocates say, that overall problem mortgages are ratcheting up. The Mortgage Bankers Association said that adjustable-rate mortgages to subprime borrowers accounted for 44 percent of all new foreclosures in the second quarter of this year.

Even as Countrywide maintains that helping its borrowers modify their loans is its top priority, its investors have heard a slightly different story. In a conference call with analysts and investors in late July, Kevin Bartlett, Countrywide’s chief investment officer, counted about 2,000 loan modifications done in June. Most of those, he said, involved deferring overdue interest or adding the past due amount to a loan. The company rarely provides workouts that reduce interest rates on loans, Mr. Bartlett told investors.

Yet reducing rocketing interest rates is exactly the relief that many borrowers are seeking because, consumer advocates say, that is the only way they can afford to stay in their homes. Loan experts say that when workouts involve deferring overdue interest or tacking amounts owed onto the back of a loan, borrowers often wind up in trouble again in just a few years.

Mr. Bailey said that while Countrywide has historically done few interest rate reductions, it will be doing more. “Right now we have just about 1,000 loans facing interest rate reductions,” he said. “The pendulum is swinging that way.”

But Mark Seifert, executive director of Empowering and Strengthening Ohio’s People, a consumer advocacy group in Cleveland, is dubious. He said his experience with Countrywide, one of the dozen or so lenders and servicers with whom he works on behalf of borrowers, has been unsatisfactory.

For the first eight months of this year, he said, his group took in 132 cases in which Countrywide was the loan servicer. Of those, two ended up in what he called “very good” workouts from the company. One involved forged documents when the original loan was made, Mr. Seifert said, and the other involved a borrower who received her deal from Countrywide the day before she was set to testify before Congress last July about her problems with the company.

“We have experience with Citi, Chase and a whole litany of other lenders,” Mr. Seifert said. “Some are better than others, but we are successful more than half the time with all of them. Except Countrywide.”

Mr. Bailey said the views of Mr. Seifert and others reflected the fact that they were dealing with borrowers in duress. “We have had a lot of conversations with them and they don’t like the answer we’ve given them,” he said. “By the time the activist groups get involved in our loans, usually they are dealing with situations that are a little more grim.”

Lenders in general, and Countrywide in particular, say that they have no incentive to let a home go into foreclosure because all parties — homeowners and those who hold their loans — typically lose money in a distress sale. A 2003 Federal Reserve study found that estimated losses on foreclosures range from 30 percent to 60 percent of the outstanding loan balance, as a result of legal fees, lost interest payments and property costs. Countrywide said it incurred $600 million in losses on loans it holds in the first six months of 2007.

But on the billions of dollars worth of mortgage loans that have been sold to investors in the last few years, it is not the banks or lenders like Countrywide that are hit with big losses when homes go into foreclosure. It is the sea of faceless investors who own pieces of these trusts. Also, under the trusts’ pooling and servicing agreements, Countrywide and other servicers typically recoup any costs they cover in the foreclosure process, such as legal and appraisal fees.

Borrower advocates fear that fees imposed during periods of delinquency and even foreclosure can offset losses that lenders and servicers incur. Few borrowers know, for example, that when they make only partial payments on their mortgages, servicers do not credit those payments against the principal or interest on their loan. Instead, the partial payments are deposited into a so-called suspense account. Servicers can dip into these funds and make use of them as interest-free loans, although the funds have to be accessible when the borrower becomes current on payments. In the meantime, borrowers — whether or not they know it — are still zapped with fees and charges for delinquent mortgage payments.

“The foreclosure process is a profit opportunity for servicers and lenders, but there is very little oversight of the fees imposed,” said Michael D. Calhoun, president of the Center for Responsible Lending. “There are a lot of folks trying to squeeze distressed borrowers.”

JANE CONNOR, a Countrywide borrower who is a writing instructor at the Massachusetts Institute of Technology, certainly feels squeezed. In March, she says, she was forced from her Arlington, Mass., home, a three-story Victorian she bought in 1998 for $298,000. She fell behind on her mortgage in early 2006 after her husband lost his job and she learned she had breast cancer. Fremont General, a financial services concern, originated her adjustable-rate loan but Countrywide now services it.

Ms. Connor said her interest rate was around 11 percent and her monthly payments about $5,200 when she fell behind. In April 2006, with the principal balance on her loan at $442,645, because of a refinancing, she got a deal from Countrywide to pay around $5,000 in cash each month, payments she made on time in May, June and July of last year. But she says she was two days late in August, and Countrywide refused her payment.

“They told me I was $26,000 in arrears when I started making the payments,” she said. “But they didn’t accept the cash payment in August and when I called to ask about the problem, they said I had forfeited the workout arrangement by being two days late.”

At that point, Countrywide said Ms. Connor was behind by $43,000, nearly $20,000 more than she was a few months earlier. She said she did not understand why the figure had grown so fast in such a short time. A look at her documents shows how quickly the owed amount can rise, thanks to fees and unpaid interest.

In April 2007, for example, a payoff demand statement that Countrywide forwarded to Ms. Connor showed accrued interest on her loan totaling $64,105.13. Line items identified only as “fees due” and “additional fees and costs” totaled another $8,525. The statement shows that the total amount due to release the lien Countrywide held on Ms. Connor’s property was $520,649 — up from $442,634 when she went into delinquency almost exactly a year earlier.

The debt keeps mounting. By last week, her total amount due was $551,093. Since February 2006, she had accumulated added interest of $88,204 and nebulous “fees” of almost $11,000.

Mr. Bailey of Countrywide described the bulk of the fees as charges for legal work and other foreclosure expenses that are reimbursed to outside vendors. But some of the fees go to Countrywide units that provide title, appraisal and other services.

Still, Countrywide tried to extract other money from Ms. Connor. Last July, a few days before her house was to go on the auction block, she said she asked Countrywide for a delay so that a potential buyer who was willing to pay more than the company was owed could buy the home. The buyer was willing to close on the purchase in two weeks, without a home inspection.

Countrywide agreed to delay the auction for 30 days but only if she wired $5,900 in cash within a few days, Ms. Connor said. Countrywide said that the investor who holds her loan had asked for the payment. Although she refused to make it, Countrywide still delayed the auction.

Countrywide said it would not allow Ms. Connor to sell the home for $550,000 because it would also be forced to pay off a $25,000 home equity loan that Ms. Connor’s credit union holds on the property. She said Countrywide told her it would initially pay only $1,000 of the equity loan because its investors do not like to see it paying out money to another financial institution when a foreclosed house is sold.

Countrywide later increased the amount it would offer to the credit union to $3,500. Last week, after a reporter began asking about Ms. Connor’s situation, it raised that amount to $5,000.

Mr. Bailey of Countrywide said the problem is persuading the credit union to agree to take less than it is owed. “Jane Connor is frustrated that we are not agreeing to a short sale,” he said. “We would love for it to happen.”

But Ms. Connor said that navigating the Countrywide maze has been exasperating. Poring over her last three months of phone bills, she identified about 670 calls relating to her home foreclosure, most of them messages left with Countrywide. She said that last July, when she first began asking Countrywide to agree to a sale, she and her lawyer had to speak with 14 different people at the company — and received nine different answers about how best to proceed.

Countrywide says that because its HOPE Team is so large, communications problems will inevitably emerge. “With 2,700 employees, there are times when one of those employees wasn’t as responsive as they should have been,” Mr. Bailey said. “We have gotten good at managing; we are not at all difficult to contact.” He said that in August, Countrywide made 10.5 million attempts to reach delinquent borrowers.

Late last week, Countrywide stepped up its efforts to allow Ms. Connor’s sale to go through. Under the terms of the sale, which had not gone through as of Friday, both real estate agents agreed to cut their commissions. Countrywide would get almost all that it is owed.

BRUCE MARKS is founder of the Neighborhood Assistance Corporation of America, a nonprofit advocacy and mortgage company that helps troubled borrowers get new, low-cost loans. He sees problem mortgages from across the country and works with a variety of lenders. He said that his organization has resolved 3,500 cases for imperiled borrowers this year, and that none have had to leave their homes.

Mr. Marks, too, characterizes Countrywide as the lender most unwilling to help borrowers.

“Homeowners who are desperate to keep their homes are trying to restructure the mortgages to the payment before the rates reset,” he said. “Countrywide demands their last dollar and their retirement funds to stop a foreclosure on unaffordable loans.”

Ms. Rivas-Spivey said she was particularly disturbed that Countrywide’s flood insurance error helped push her into trouble. Her woes began when Countrywide took over her loan two years ago. It billed her escrow account to cover the unneeded flood insurance as well as the tax payments that she said she was making separately. She didn’t know that she was behind on her mortgage, she said, until Countrywide refused her November payment. By then, she was also in foreclosure.

Reaching anyone at Countrywide to help fix the problem was difficult, she recalled. When she did, she said, the company insisted that insurance was required on her property because of a recent change in the flood insurance rate map for her neighborhood. But Ms. Rivas-Spivey consulted with the Army Corps of Engineers and received a letter from it stating that the map had not changed since 1982.

Finally, in February 2006, Countrywide credited her escrow account for the flood insurance. In March, she received a letter from a Countrywide workout negotiator agreeing to correct her credit report for the months of August 2005 through February 2006. Still, with assorted late fees and owed payments piling up, she could not afford the loan. Neither could she afford the workout plan offered by Countrywide.

Ms. Rivas-Spivey said she and her fiancé cannot pay the current monthly mortgage, which recently rose 20 percent, to $1,875, and is scheduled to rise again soon. Interest owed, late fees and other charges have increased the loan to $196,000 from $141,000 in late 2005.

“I got two workout negotiators from Countrywide and they said ‘if you can’t afford your house, I can’t help you,’” she said. Mr. Bailey called Ms. Rivas-Spivey’s account of her dealings with Countrywide “confused.” The company corrected the flood insurance problem and put her on a workout program, he said, but she fell off after three months. “It’s difficult because she is so far behind,” Mr. Bailey said.

Although Ms. Rivas-Spivey and her family remain in their three-bedroom home, they put it on the market last week. “They put all the arrears on top of my payment,” she said. “Then it was impossible to pay, and we fell behind.”

ZENA COLLINS of Gaithersburg, Md., is yet another Countrywide borrower who, while not in foreclosure, is in financial difficulty. An analyst for the Plumbers and Pipefitters National Pension Fund in Washington, Ms. Collins refinanced into an interest-only loan after she lost a previous job that paid her twice what she earns now. She said her interest rate is 10.9 percent and that after she pays her loan and insurance, she has $600 a month left to live on.

Trying to act before foreclosure looms on her home, she has asked Countrywide to modify the terms of her loan. The company has refused. In a notice dated Sept. 20, Countrywide gave Ms. Collins this reason for being ineligible for help: “Borrower does not qualify.”

“I would like for the people who make these decisions to be put in the same position that I was, having to choose not to have electricity from time to time because I didn’t have any other option, really,” Ms. Collins said. “It makes one feel very desperate and hopeless.”

The national foreclosure wave, meanwhile, may soon become a tsunami. Some $120 billion in adjustable-rate mortgages are scheduled to reset at higher interest rates in the next three months. Subprime, adjustable-rate loans make up about $90 billion of that.

In a recent interview, a Countrywide mortgage specialist on the West Coast said he was disturbed by the sight of customers streaming into his branch asking for help on loans they could not afford. The employee, who was granted anonymity because he feared that Countrywide might retaliate against him, said it took a full day for him to reach the right department at Countrywide for loan workouts. Even he had difficulty reaching the right HOPE Team member, he said.

Such efforts may soon become more difficult. At an investor conference on Sept. 18, Angelo R. Mozilo, Countrywide’s chief executive, said the company would be hiring more staff members to do home-retention and loss-mitigation work. Those employees, however, will be based in India.

Kapışanlar Gün Gelir Apışır

Dolar 1.20 YTL Dış ticaret açığı 8 ayda 40 milyar dolar (Yabancılar Türk tahvilini kapışıyor!)

Güngör Uras
Milliyet, 30.09.2007
Türkiye'nin 8 aylık dış ticaret açığının 40 milyar dolar olarak açıklandığı cuma günü doların fiyatı 1.20 YTL'ye düştü. Halbuki dış ticaret açığının büyüklüğü karşısında dolar fiyatının tırmanışa geçmesi beklenirdi.
"Dış Ticaret Açığı" ülkenin ithalat gideri ile ihracat geliri arasındaki farkı (döviz açığını) gösterir. Sekiz ayda ithalat giderimiz 107 milyar dolar, ihracat gelirimiz 67 milyar dolar oldu.
Ağustos ayından geriye 12 aylık dönemde ihracatımız rekorlar kırdı ve 98.8 milyar dolara ulaştı, ama aynı dönemde 156 milyar dolarlık ithalat yaptık. 12 aylık dış ticaret açığımız 58 milyar dolara fırladı.
İhracatçılar Meclisi Başkanı ve ekibi, Devlet Bakanı Tüzmen'in önderliğinde Anıtkabir'e giderek, "İşte Atam, 100 milyar dolarlık ihracat" diyecekmiş. İhracatçılardan önce ithalatçıların Hazine'den sorumlu Devlet Bakanı Şimşek önderliğinde Anıtkabir'e giderek, "İşte Atam, 12 ayda 58 milyar dolarlık dış ticaret açığı" demeleri beklenir.

İthalat artışı sürüyor
İthalatçıların başarısı bu hükümetin "yüksek faiz, ucuz döviz" politikası "sayesinde"dir. İhracatçının başarısı ise bu hükümetin "yüksek faiz, ucuz döviz "politikasına "rağmen"dir.
Dolar fiyatının 1.20 YTL'ye inmesi, ithalatın, ihracattan daha hızlı artmasını sağlayacak, dış ticaret açığının daha da büyümesine yol açacaktır.
Ucuz dol.r demek, ucuz ithalat demektir. Ucuz ithalat demek, "içeride üretecek yerde, dışarıdan satın al" demektir. Ucuz ithalat üretimden vazgeçmek demektir. Üretimden vazgeçince, ucuz dövize rağmen yatırım yapılamaz, Türk insanı iş bulamaz. Aş bulamaz.
Bizim giderek artan ithalatımız, başka ülkelerin insanına iş ve aş imkânı sağlar. Başka ülkelerin büyümesine katkı sağlar.
Başta ABD olmak üzere sanayileşmiş ülkelerin çoğu, ekonomilerini canlandırmak, işsizliğin artmasını önlemek, yatırımları, üretimi hızlandırmak için faiz indiriyor.
Türkiye ise dünyanın en yüksek faizini ödemekte ısrarını sürdürüyor.

Dolar fiyatı faize bağlı
Geçen hafta Hazine 10 yıl vadeyle toplam 750 milyon dolar borçlanmak için dünya piyasalarına çıktı. 3 milyar 750 milyon dolarlık talep gelince, Hazine 1 milyar 250 milyon dolarlık tahvil sattı.
Neden Türk tahvili kapışıldı? Çünkü Hazine 10 yıl süreyle dolara her yıl net yüzde 6.85 oranında getiri sağlayacak. Şimdilerde ABD'nin ve Avrupa ülkelerinin Hazine tahvillerinin faizi yüzde 4 dolayında.
Yabancılar içeride Hazine'nin yılda yüzde 19-20 getiri sağlayan bonolarını, dışarıda yüzde 7'e yaklaşan getiri sağlayan tahvillerini kapışınca, içeriye ihtiyacımızın çok üzerinde döviz giriyor. İçeriye ihtiyacımızın çok üzerinde dolar girince dolar ucuzluyor. Bu giriş devam ederse hiç merak etmeyiniz, 1 dolar 1 YTL de olur. Ama dolar ucuzladıkça ithalat daha da artar. Dış ticaret açığı daha da büyür. İşsizlik daha da artar.
İşte onun için "Yüksek faiz, ucuz döviz" politikası yanlıştır" deniliyor. İşte onun için doların 1.20 YTL'nin altında satılması Merkez Bankası'nın döviz tanzim alımı yapmasıyla önlenemez, faizi hızla aşağıya indirmesiyle önlenir deniliyor.

guras@milliyet.com.tr
9月29日

BatıkING

ING Direct steps in as US bank collapses

By Ben White in New York

The Financial Times, Sep 28, 2007

ING Direct, a subsidiary of the Dutch financial group, is to take over the customers and insured deposits of NetBank, an online lender with $2.5bn (£1.2bn) in assets that was shut down on Friday by the US government following losses on subprime mortgages and other loans.

The closure marks the largest US bank failure since the end of the savings and loan crisis in the early 1990s.

It also underscores the ongoing impact of the US mortgage crisis, which has destabilised banks around the world, including Northern Rock in the UK.

ING said it would take on about $1.5bn in deposits insured by the Federal Deposit Insurance Corporation. It said it had paid about $15m to acquire the deposits. ING will also acquire $724m in assets from NetBank, which filed for bankruptcy protection.

Arkadi Kuhlmann, ING Direct chief executive, said in an interview that ING stepped in partly to insure continued consumer confidence in companies such as his and NetBank that conduct all their banking business online and do not operate branches.

“This is all about confidence in the market,” he said. “Since we are the largest direct bank we were very pleased to assist and help out and hopefully take on these customers who will continue to do business on the Internet.”

ING Direct’s announcement came just an hour after the Office of Thrift Supervision, which oversees US lenders, said it would close NetBank following loan losses.

In addition to the losses, OTS said Georgia-based NetBank failed to improve what the regulator said were weak underwriting standards, poor documentation, a lack of proper controls and failed business strategies.

NetBank’s losses came largely due to early default on loans that it had sold, OTS said.

“While the institution continued to operate in excess of minimum capital standards, the actions taken to address these problems were unsuccessful and it became clear that high operating expenses combined with continuing losses were jeopardizing the institution’s viability,” the OTS said. It added that the closure came after NetBank’s previous attempts to sell itself failed.

Many small mortgage lenders have been forced out of business in the wake of the mortgage crisis and Countrywide Financial, the largest US home lender, appeared close to failure over the summer. Countrywide was aided by a $2bn equity investment from Bank of America and a fresh $12bn in financing from its lenders.

Oyakbank’ı bekleyen ING batık NetBank’ı alıyor

 
Hürriyet, 30.09.2007
Oyakbank’a 2 milyar 673 milyon dolarla en yüksek teklifi veren ve almak için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’ndan (BDDK) onay bekleyen Hollandalı ING, 1993 yılından bu yana Amerika’da kapanan en büyük mali kuruluş olan Netbank’ı satın alıyor.

ING’nin online kolu ING Direct, varlıkları toplamı 2.5 milyar dolara ulaşan Netbank’ın sigortalanmış 1.5 milyar dolarlık mevduatını almak için 15 milyon dolar ödedi. ING, ayrıca iflasını açıklayan Netbank’tan 724 milyon dolarlık varlığı da üstüne alacak.

GÜVEN KAZANMAK İÇİN: ING Direct’in Genel Müdürü Arkadi Kuhlmann, şubelere uğramadan tüm işlemlerini sanal ortamda gerçekleştiren Netbank’a ait müşterilerin güvenini kazanmak gerektiğine dikkat çekerek, "Pazarda en önemli şey güven kazanabilmek. Pazarın en büyüğü olarak işlemlerini internet üzerinden yapmayı sürdürecek müşterilere, hizmet vereye çalışacağız" dedi.

YANLIŞ STRATEJİ KURBANI: ING Direct’in açıklaması Netbank’ın ABD’de riskli mortgage kredileri nedeniyle uğradığı kayıplardan dolayı alınan kapatma kararının hemen ardından geldi. ABD Tasarruf Denetim Ofisi (OTS), Netbank’ın kapatma kararına gerekçe olarak şirketin dökümantasyon ve kontrol eksikliği ile yanlış stratejilerin kurbanı olduğunu belirtmişti.

BAŞARISIZ SATIŞ GİRİŞİMİ: En düşük sermaye standartlarının da altında işlem yaptığı gerekçesiyle Netbank’ın kapanmasına karar veren OTS yetkilileri, "Bu sorunu tespit etmek için yapılan faaliyetler başarısız oldu. Büyük faaliyet giderleri devam eden kayıplarla birleşince Netbank’ın güvenilirliği yara aldı" dedi. Açıklama, Netbank’ın kendini satma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından geldi.

KRİZ SARSTI: Yaz boyunca yaşanan global likidite sıkışıklığı nedeniyle çok sayıda mortgage kredisi sağlayan fon, battı veya faaliyetlerine ara vermek zorunda kaldı. Amerika’nın en büyük mortgage kredi kuruluşu Countrywide Financial da, likidite sıkışıklığından olumsuz etkilenen kuruluşlar arasında yer aldı. Countrywide ayakta kalabilmek için Bank Of America’dan 2 milyar dolar destek almak zorunda kaldı. Kredi geri ödemeleri sonucunda da, 12 milyar dolar finanse etmeyi başardı.

The FDIC said NetBank had approximately $109m in1,500 deposit accounts that exceeded the federal deposit insurance limit. These customers will have access to their insured deposits but will become creditors for the their uninsured funds.

NetBank’s website was shut down on Friday but was to reopen Sunday evening.

İrengerek

Cumhuriyet 29.09.2007

MUSTAFA BALBAY

Hedef Tahtasındaki Nükleer İran!

Öyle anlaşılıyor ki, yeni bir "İran'ı sıkıştırma mevsiminin" içindeyiz. Hem ABD'den hem de AB'den gelen haberler bu yönde.

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad 'ın bu tavırlara meydan okuyan havası da yakın gelecekte ortak bir noktanın bulunamayacağını gösteriyor. Şu sorunun yanıtını pek çok kişi biliyordur, ama bir kez daha sorup paylaşalım:

İran, nükleer teknolojiyle nasıl tanıştı, bu tanışıklığını geliştirdi?

İlk tanışıklık 1960'ların ortasında şah döneminde, ABD aracılığıyla! Dönemin Amerikan yönetimi "dünyayı tehdit eden komünizm yayılmacılığına" karşı Sovyetler Birliği'nin altında bir kuşak oluşturmak istiyordu. Bu bağlamda İran'ın güçlendirilmesi, Sovyet yayılmacılığına karşı duvar oluşturması görüşü benimsendi. ABD ile birlikte Fransa ve Almanya da İran'la nükleer anlaşmalar yaptı.

Şah, mat olunca ABD durakladı. Humeyni de başlangıçta "Nükleer silahlar ve bu alandaki çalışmalar günahtır" fetvası verdiği için 1980'lerin sonuna dek duraklama sürdü. Humeyni, Irak'la savaşta zorlanınca nükleer çalışmayı "helal" ilan etti. 1991'de Sovyetler'in çökmesinin ardından Rusya devreye girdi. İran'a yüzlerce uzman ve pek çok malzeme gönderdi. Tabii dolar karşılığı!

Arada Çin de devreye girdi, bugüne gelindi.

***

İngiltere ile ABD'nin aynı kaba siyaset yaptığı düşünülürse, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin daimi üyelerinden İran'a nükleer teknoloji satmayan kalmamış!

Bugünkü durum ise şu:

Bu üyelerden İran'ı uyarmayan kalmadı!

Zamanında İran "en gerekli" idi, şimdi "engerekli" !

ABD Kongresi'nin alt kanadı Temsilciler Meclisi 16'ya karşı 397 oyla benimsediği kararla İran Devrim Muhafızları'nı terörist ilan etti, İran'la 20 milyon doların üzerinde yatırım anlaşması yapan tüm kuruluşlara yaptırım uygulanmasını benimsedi.

Rusya ve Çin, İran'la hem işbirliği yapıyor hem de "Arkadaş, ABD'yi üzme, ona göre" diyor!

AB ise her konuda olduğu gibi "politikasızlık politikası" güdüyor. Ancak son dönemde Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy ve Almanya Başbakanı Merkel 'in ABD'ye yakın durması, düşündürücü...

Bu tablo, ABD'nin İran'la ilgili çok ileri karar alması halinde, bunun önünde duracak bir ortak yapının bulunmadığını gösteriyor.

***

ABD'nin kararından etkilenecek ülkelerin başında Türkiye geliyor. ABD geçmişte de bu tür kararlar almış; Rusya, Fransa gibi ülkelere diş geçirememişti.

AKP hükümeti, 22 Temmuz seçimlerinden hemen önce İran'la büyük yatırımlar öngören doğalgaz anlaşması yaptı.

ABD, Türkiye'ye şunu öneriyor:

Anlaşmayı yırtarsan, Orta Asya enerji kaynaklarında işbirliği yaparız!

ABD bir anlamda bizim coğrafyamızı bize satıyor!

Ne acı...

Geçelim...

AKP hükümeti ABD'nin bu dayatması karşısında ne yapacak?

İran'ın, Amerikan emperyalizmine karşı dik durma çabası övgüye değer. Ancak bir adım sonra ne yapacağını şu aşamada kestirmek zor!

AKP hükümeti de sanki şu rotayı benimsemiş gibi:

Hem ABD'den yana görünürüm, hem İran'la işbirliği yaparım. ABD çok üstüme gelirse, İran'a "Hareketlerine dikkat et" derim. Daha da üstüme gelirse ABD'den yana tavır koyarım. İran'a da "Sana demiştim" derim!

Bu politikanın tutulacak yanı varsa gösterin, sonraki yazıya oradan başlayalım!

ankcum@cumhuriyet.com.tr

Darbenin Yargısal Gerekleri

Cumhuriyet 29.09.2007

Yargıtay Başkanlar Kurulu'ndan anayasa değişikliği konusunda hükümete sert uyarılar:

Toplumsal uzlaşı şart

Yüksek Yargı'dan tarihi uyarı:

* Başlangıç bölümü sözde ve özde kısaltılamaz

* Cumhuriyet zaafa uğratılamaz

* Cumhuriyetin nitelikleri etkisiz hale getirilemez

* Laiklik ilkesi zayıflatılamaz

ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Yargıtay Başkanlar Kurulu, anayasa değişiklik çalışmaları konusunda hükümete sert uyarılarda bulundu. Kurul, anayasa değişikliğinde toplumsal uzlaşının şart olduğuna işaret ederek laiklik ilkesinin, Cumhuriyetin niteliklerinin zaafa uğratılmasının kabul edilemeyeceğini vurguladı.

Yargıtay Başkanlar Kurulu, anayasa değişiklik taslağına ilişkin Yargıtay'ın görüşünü oluşturmak üzere dün toplandı. Yaklaşık 5 saat süren toplantıda, daire başkanları değişikliğe ilişkin görüşlerini açıklarken benimsenen görüşlerin Yüksek Mahkeme'nin görüşü olarak kamuoyuna açıklanıp açıklanmaması tartışıldı. Yargıtay Başkanı Osman Arslan kamuoyuna açıklanmış resmi bir anayasa taslak metni olmadığı gerekçesiyle kamuoyuna açıklama yapılmaması gerektiğini savundu.

Ceza Genel Kurulu Başkanı Osman Şirin' in ise kuruldaki "Açıklama yapılmalı" görüşüne destek verdiği öğrenildi. Kurul toplantısında oybirliğiyle alınan karar uyarınca 2 sayfalık açıklama yapıldı. Açıklamada, anayasaların uzlaşma ile değiştirilmesinin zorunlu olduğu, başlangıç bölümünde bulunan laik Cumhuriyetin dayanağını oluşturan sözlerin değiştirilemeyeceği, Cumhuriyetin vazgeçilmez dayanağını oluşturan ve Yüksek Mahkeme kararları ile çerçevesi çizilmiş olan laiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zaafa uğratılmasının kabul edilemeyeceği vurgulandı. Anayasaların evrensel değerlere uygun olmak koşuluyla hazırlanan ve toplumun hukukuna uzun sürede hizmet vermeyi amaçlayan üst hukuk kuralları olduğu anımsatılan açıklamada, "Yürürlükteki anayasanın değiştirilmesi gereğinde geniş bir toplumsal mutabakat var ise de bunun bütünüyle yeni bir anayasa yaparak mı, yoksa mevcut olan yetersiz görülen ve aksayan normlarının yenilenmesi yolu ile mi gerçekleştirileceği keyfiyeti yeterince tartışılmamıştır" denildi.

Açıklamada, anayasalarda yapılacak değişim ve yenilemelerin toplumun bütünlüğünü ilgilendireceği, bu nedenle hazırlığına başlama, geliştirme ve sonuçlandırılmasının en geniş toplumsal katılımla, uzlaşma ve sahiplenmelerle gerçekleştirilmesinin zorunlu olduğu vurgulandı.

Toplumsal tartışmaya sunulmamış olsa bile kamuoyuna yansıyan yönüyle "Yürütme erkinin sahipleneceği ve takipçisi olacağı izlenimini uyandıran taslağın ciddi itirazlarımıza konu olacak yönleri vardır" denilen açıklamada, "olmazsa olmazlar" şöyle sıralandı:

"- Yürürlükteki anayasanın özünün ve laik Cumhuriyetin dayanağını oluşturan ve metne dahil olduğu 176. maddede ifade edilen 'Başlangıç bölümünün' sözünde ve özünde kısaltma yapılarak etkisiz hale getirilmesinin kabul edilemeyeceği,

- Anayasanın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri korunur gibi görünse bile başka maddelerde yapılacak değişikliklerle, Cumhuriyetin temel ilkelerinin zaafa uğratılmasının benimsenemeyeceği,

- Cumhuriyetin vazgeçilmez temel dayanağını oluşturan ve Yüksek Mahkeme kararları ile çerçevesi isabetle seçilmiş olan laiklik ilkesinin doğrudan veya dolaylı yeni düzenlemelerle zaafa uğratılmasının kesinlikle kabul edilemez olduğu,

- Tarafsızlığı tartışma konusu olamayacak, bağımsızlığı ise bir türlü sağlanmak istenmeyen yargı erkini, yasama ve yürütmenin denetim ve hâkimiyetine daha ziyade çekme niyetini açığa çıkaran önerilerin asla uygun bulunamayacağı, açıklanan vazgeçilmez ilkeler doğrultusunda ve bu sorumluluk duygusu ile gelişmelerin takipçisi olunacağı kamuoyuna duyurulur."

Başkanlar Kurulu'nda iktidarın anayasal çalışmalarını izlemek ve gerek duyulması durumunda Yargıtay'ın görüşünü iletmek üzere bir de komisyon oluşturulması kararlaştırıldı.

Akıntıya Karşı Kürek Cezası

Özel sektörün borç stoku 138 milyar dolar

Kamunun frene bastığı yılın ilk yarısında özel sektörün dış borç stoku hızla artıyor... 2006'da 120 milyar dolar olan özelin borç stoku Haziran 2007'de 138 milyar dolara tırmandı.
Sabah, 29.09.2007
Cari açığın finanse etmesine karşın endişelerin her geçen gün artmasına neden olan özel sektör borçları yılın ikinci çeyreğinde 138 milyar dolara fırladı. Özellikle banka dışı ticaret sektöründeki baş döndürücü artış bu kesimde borç stokunun 88.6 milyar dolara tırmanmasına neden oldu. Hazine'nin dün açıkladığı dış borç verileri, kamuda borçlanmanın yerinde saydığını buna karşılık özel sektör borç stokunun hızla arttığını gösterdi. Haziran 2007 sonu itibariyle Türkiye'nin toplam dış borç stoku, 2006'ya göre 18.6 milyar dolar bu yılın ilk çeyreğine göre de 11.7 milyar dolar artarak 226.4 milyar dolara ulaştı. Kamunun borç stoku ise 2006'ya göre 757 milyon dolar artarken ilk çeyreğe göre 1.1 milyar dolar düştü ve 72.4 milyar dolar oldu. Merkez Bankası'nın borç stoku ise her iki döneme göre de geriledi ve 15.5 milyar dolara indi. Merkez Bankası ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun her fırsatta uyardığı özel sektörün borç stoku ise artışını sürdürdü. 2006'yı 120.5 milyar dolarlık dış borç stokuyla kapatan özel sektör yılın ilk çeyreğinde bu rakamı 125,5 milyar dolara çıkardı. İlk çeyrekteki bu rakama ikinci çeyrekte 10 milyar dolar daha eklendi ve rakam 138.5 milyar dolara çıktı.

ŞİRKET BORCU ARTIYOR
138 milyar dolarlık stokun 50 milyarını finans kesimi 88.6 milyar dolarlık kısmını şirketler kesimi gerçekleştirdi. 2006'ya göre 18 milyar dolar artan özel sektör borçlanmasının 15.2 milyarı şirketlerin yurtdışından aldığı borçlar oluşturdu. Öte yandan özel sektör dış borç stokununun gayrisafi milli hasılaya oranı da 2006'da yüzde 30.2'den yüzde 32.3'e kadar yükseldi.

Velinin Külahı

SSK emeklisinin aylığını artıran ince hesap

Şükrü Kızılot
Hürriyet, 29.09.2007
SSK’dan emekli olanların, daha yüksek aylık alabileceklerine ilişkin dünkü yazımız, büyük ilgi gördü. Bir ay çalışıp, aylıklarını yüzde 25-30 hatta daha fazla artırabileceklerini öğrenen emeklilerden, yüzlerce soru geldi.

Okurlarımız, bu fırsattan nasıl yararlanabileceklerini ve bu artışın nereden kaynaklandığını öğrenmek istiyorlardı.

ARTIŞIN NEDENİ

Emekli sigortalının, tekrar işe başlayıp, kısa bir süre (örneğin bir ay) çalışıp, ikinci kez emekli olması halinde, maaşının artması söz konusu. Olayı, basit olarak açıklayalım.

1. Mevcut sisteme göre, 2000 yılından itibaren, aylık bağlanması sırasında, tabloda belirtilen gelişme hızı yani refah payı olarak belirlenen oran da göz önüne alınarak, emekli aylığı belirleniyor.

2. Emekli aylığı bağlandıktan sonra, bu aylık her yıl, enflasyon oranı kadar artırılıyor. Emekli aylığındaki artış hesaplanırken, her yıl nisan ayında belirlenen gelişme hızı oranı ayrıca göz önüne alınmıyor. Örneğin, gelişme hızı yüzde 5 ise, emekli aylığı; enflasyon oranının yanı sıra bir de gelişme hızı oranında artırılmıyor. Gelişme hızı sadece, emekli aylığı bağlanması sırasında, 2000 yılından emekli aylığı başlangıç tarihine kadar geçen takvim yılları için uygulanıyor.

3. Bu duruma göre, 2000 yılında ya da 2001 yılında, SSK’dan emekli olan bir işçi;

a) Emekli aylığını kestirecek.

b) SSK sigortalısı olarak, bir işyerinde belli bir süre örneğin bir ay çalışacak.

c) Belli süre örneğin bir ay çalıştıktan sonra, tekrar emekliliğini talep edecek.

d) Yeni bağlanacak aylık, öncekinden sözgelimi yüzde 30 fazla olacak.

e) Emekli aylığındaki artış, yeni aylığın hesaplanması sırasında, 2000-2006 dönemi için, (daha önce emekli aylığına uygulanmayan) gelişme hızı oranının uygulanmasından kaynaklanıyor.

ARTIŞ ORANI

Yeni bağlanacak aylık, yüzde 40 ya da yüzde 25 artacak diye, net bir oran belirtemiyoruz.

Nedenine gelince, artış oranı; sigortalının çalışırken üzerinden prim ödenen ücretine ve hangi tarihte emekli olduğuna göre değişiyor. Örneğin, 2000 yılında emekli olan ile 2004 yılında emekli olana uygulanacak "Gelişme hızı oranı" farklı olacak. 2000 yılında emekli olana 7 yıllık artış hızı uygulanırken, 2004 yılında emekli olana, 3 yıllık artış oranı uygulanacak.

Emekli olan SSK’lıların, maaşlarının hesaplanmasında göz önüne alınan, gayrisafi yurt içi hasıla (GSYİH) yani gelişme hızı oranları, tabloda gösterilmiştir. Bu oranlar, "kümülatif" olarak uygulandığı için, toplamı 53’ü buluyor.

2000 öncesi emekliler

2000 öncesi yani katsayı esasına dayalı gösterge sistemi yürürlükteyken çalışılan sürelerin, yine o sisteme göre hesaplanması gerekiyor.

GSYİH (Gelişme Hızı)

Yıllar

Oran (%)

2000

7.2

2001

-

2002

7.9

2003

5.8

2004

8.9

2005

7.4

2006

6.1

Ancak 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu’nun Geçici 82. maddesi, "emekli aylığı güncellemesi" yapılırken, geçmiş yıllardaki çalışmalar için de 2000 yılından emekli aylığının başlangıç tarihine kadar geçen takvim yılları için gelişme hızının gözönüne alınmasına, olanak sağlıyor.

Buna göre de, bir işçinin 2000’den önce çalıştığı sürelerin gelişme hızı ile güncellenmesi mümkün oluyor.

Ancak, 2000 öncesi emeklilerin, kendi durumlarına göre bir hesaplama yaptırıp, ona göre karar vermelerinde yarar var. Çünkü aylıklarının hesabında, eski sisteme göre, son gösterge tablosu esas alınacağından, bağlanacak yeni aylıkta artış olmayabilir.

"30 Gün Çalış, Emekli Aylığın Artsın" Formülüne SGK'dan Gözdağı

2000 ve izleyen yıllarda emekli olanların, emekli aylıklarını kestirip kısa süre örneğin bir ay çalışıp, ikinci kez emekli olmaları halinde, yüzde 50'ye varan emekli aylığı artışı olacağını, Sosyal Güvenlik Kurumu da kabul etti.

Kurum dün, "İşçi emeklisi olduktan sonra, emekli aylığını kestirip, yeniden işe girenlerde, 30 gün çalışmaları karşılığı, yüzde 40'ı aşan aylık artışı olacağı doğrulandı. Ancak, bu tür aylık bağlanmayacağı, SSK müfettişlerince yapılacak incelemeler sonucu, kısa süreli çalışmanın fiilen olmadığının anlaşılması durumunda, bağlanan aylıkların, yasal faizi ile birlikte geri isteneceği ve ilgili işverenler hakkında, para cezası kesileceğini" açıkladı.

Bu açıklama ile, Sosyal Güvenlik Kurumu, emekli aylığını kestirip bir ay çalışanların, tekrar emeklilik talep etmeleri halinde, emekli aylıklarının artacağını yani yasadaki boşluğu kabul etmiş oldu. Ancak, aynı açıklamada "gözdağı" verilmek suretiyle, bu yola başvurulması önlenmeye çalışıldı.

İşin doğrusu, emekli aylığını kestirip, tekrar çalışan birinin, bu çalışmasını engellemek ya da yok varsaymak, hukuken mümkün değil. Ancak, çalışmadığı halde çalışıyormuş gibi gözükenlerin, aynı işyerindeki işçilerin, aksine ifadeleri ile o işyerinde çalışmadığının belirtilmesi durumunda, "hileli bir yola başvurulduğu" kanıtlanabilir. Hemen belirtelim, bu olayın tespiti çok zor.

İşverenin; o işçiyi danışman, müşavir, gece bekçisi, güvenlik elemanı, sekreter ve benzeri görevlerde istihdam ettiğini söylemesi halinde, bunun aksini kanıtlamak çok zor. Kaldı ki SGK müfettişlerinin sayısı da bu tür etkin bir denetime engel.

Bu konuda yapılabilecek olan en anlamlı uygulama, emekliler arasındaki eşitsizliği gideren yasal bir düzenleme olmalı.

skizilot@yaklasim.com

Kriz Kapının Kulağında

IMF artık açık oynuyor

Yaman Törüner
Milliyet, 29.09.2007
IMF, Türkiye'ye döviz rezervi şartı getiriyor. IMF, bu kararla aslında gerçek yüzünü gösteriyor. Kısacası, artık Türkiye'de ekonomik istikrar, enflasyon hedefi, bütçe açıkları vs. önemsenmiyor. Bu giderek, siyasi istikrarın da önemsenmediği anlamına gelir. Türk ekonomisi konusunda IMF için önemli olan tek şey, yabancı yatırımcıların paralarını faiziyle birlikte alabilmeleri. Zaten, saklı gündemin bu olduğunu yıllardır söylüyorduk.
IMF, size verilen borçları zamanında ödeyecek kadar döviz rezervi tutun da, ne yaparsanız yapın diyor. Bu istek aslında, bizden alacağınız borcu harcamayın yine bize çok düşük faizle yatırın ama aldığınız borcun yüksek faizini ödeyin demek. Yani, dövizle borçlanmanın ekonomimize hiçbir katkısının olmaması, yine de IMF'nin yeşil ışığı için milyarlarca dolar faiz ödenmesi anlamında, bir istek bu.
Daha önce Kemal Derviş kullanılarak da aynısı yapılmış, IMF'nin emriyle ve ismen belirttiği bankalara el konulmuş; bankalar iflas ettirilmeyip TMSF'ye devredilerek, yabancı bankaların alacakları TMSF'ye ve Türk halkına ödettirilmişti (Bazı yazarlarımızın söylediklerinin aksine, Çiller zamanında bu yapılmadı; bankalar iflas ettirildi ve yabancı bankalar sadece iflas masasına katılabildiler. Oradan da bir şey alamadılar). TMSF de ödediklerini ağır faizlerle, banka sahiplerinden almaya kalkınca, Türkiye'deki yeni bitme zenginlerin hepsi sıfırı tüketti. Bir biçimde, el konulmaktan kurtulanlar ise, köşeyi döndüler.
Anlaşılan, bundan sonra Merkez Bankası'nın temel hedefi, fiyat istikrarının sağlanması olmayacak; emredilen miktarda döviz rezervi tutmak olacak. Halen, Merkez Bankamızın 70 milyar dolar döviz rezervi var. Bankalar dahil, sistemin döviz rezervi 119 milyar dolara ulaşıyor. IMF, bir süredir bu rezerv seviyelerinin de artırılmasını istiyordu ama şimdi bu istek açık açık ortaya konuluyor.

30-35 milyar dolar döviz açığı
Tabii ki, hükümet bu isteğe de boyun eğecek. Çünkü, Türkiye'nin yıllık 30-35 milyar dolar döviz açığı var ve bu açığın sürdürülebilmesi için IMF çıpası kaçınılmaz olarak, sürdürülmek zorunda. Aslında, IMF'ye fazla bir borcumuz da yok. Borcumuz, 8.3 milyar dolar civarında.
Merkez Bankası IMF emirlerine uyarak döviz alımına başlasa bile, bunu ani biçimde yapmaz. Ama, her durumda, bu haberin çıkması ve alımların başlamasıyla döviz fiyatları artar. Yeni yılla birlikte, uluslararası piyasalarda bir kriz bekleniyor.
Bu durumda zaten Türkiye'de döviz fiyatlarının artması da kaçınılmaz. Merkez Bankası, IMF ile anlaşmasa ve rezerv artışı sağlamasa bile, mevcut rezerv seviyesini korumalı. Bunun için, önümüzdeki aylarda harcayacağı kadar döviz alması gerekiyor. Döviz fiyatları düşükken, bu operasyona başlamalı.
Döviz rezervini artırmaktan çok, hangi durumlarda satılacağına karar vermek önemli. IMF, "Rezerv tutun ama bu rezervleri ülke ekonomisindeki sıkıntıları gidermek için kullanmayın; yabancıların paralarını geri ödemede kullanın" diyor.
2001 krizinde de aynı şey olmuştu. Kriz sırasında, döviz rezervleri IMF tarafından kullandırılmadı. Kullanılsaydı, kriz çıkmazdı. Döviz talebi vardı ama IMF rezervlerin kullanılmasına izin vermedi. Bunu bizzat Hazine Müsteşarı'nın ağzından duydum. Eldeki döviz, sonradan el konulan bankaların yabancı bankalara olan borçlarının ödenmesinde kullanıldı.
Uzun lafın kısası, IMF "Döviz rezervlerini artırın" diyorsa, kriz kapıda demektir.

ytoruner@milliyet.com.tr

British Library

British Library books go digital
By Cristina Jimenez

Old books
Out of print 18th and 19th Century books will be digitised
More than 100,000 old books previously unavailable to the public will go online thanks to a mass digitisation programme at the British Library.

BBC, Sep 28, 2007

The programme focuses on 19th Century books, many of which are unknown as few were reprinted after first editions.

The library believes online access to the titles will help teachers.

"If there are no modern editions teachers cannot use them for their courses," said Dr Kristian Jensen, from the British Library.

"What we can read now is predetermined by a long tradition of what has been considered great literature," he added.

At full production approximately 50,000 pages per working day will be scanned.

Project's output

Approximately 30 terabytes of storage will be required to accommodate the project's output.

The first 25 million pages are expected to take two years to complete. Texts which are hard to get hold of will particularly benefit from the digitisation.

Readers could discover new authors and texts
Readers could discover new authors and texts

For example, authors who were only ever published outside the great centres of literary life have tended not to remain in print and have often been forgotten.

Now, these authors will have a second chance to reach a readership.

"By digitising the whole collection, we give access to the books without the filter of later judgments, whether based on taste or on the economics of printing and publishing," Dr Jensen said.

The new category of digitised titles will supplement other early historic printed books which the British Library has already made available for viewing online through previous projects.

Those are included in two commercial resources: the Early English Books Online and the Eighteenth Century Collections Online.

Both collections are freely available to higher education institutions in the UK.

Other digital resources in the British Library will soon include two million pages of 19 Century newspapers and one million pages of 18th Century newspapers.

Text searchable

Digitised publications will be accessible in two ways -initially through Microsoft's Live Search Books and then via the Library's website.

The books will be fully text searchable, meaning users will be able to look for keywords within a publication, making research easier and enhancing interaction with the material.

Whereas Microsoft is working with the British Library, Google is digitising the work of five of the world's other renowned libraries - Stanford, Harvard, and Michigan university libraries, the New York public library and the Bodleian library in Oxford.

Due to copyright restrictions and intellectual property issues, the agreement between Microsoft and the British Library covers only "public domain" materials.

"We have taken great care to exclude 19th Century works by authors who died after 1936, for there is copyright in the item for 70 yeas after the death of the author," Jensen said.

6 Trilyon £ Varlık, 1 Trilyon £ Borç

UK personal wealth at £6 trillion
For sale signs
"For sale" signs in Birmingham
The wealth of UK households has been given a dramatic boost by rising house prices, says the Halifax bank.

BBC, Sep 29, 2007

It calculates that total net personal wealth more than doubled between 1996 and 2006, to £6.336 trillion.

More than half that rise as due to higher house prices which pushed up the value of peoples' homes, after mortgage debt, to £2.7 trillion.

While house prices rose by 216% in that time, the lender says mortgage debt rose more slowly, by just 163%.

"The financial position of households in total has strengthened substantially over the past decade," said Martin Ellis, the Halifax's chief economist.

"Whilst much has been said about the rise in debt, it is important to note that the value of households' assets has risen at a faster pace."

Houses, estimates the Halifax, now make up 43% of the UK population's total personal wealth, rather than the 26% they accounted for in 1996.

Even so, other assets have become more valuable too, though not quite as fast.

Cash savings doubled in the decade from 1996, and together with other things such as shares and pensions are now valued at a net £3.634 trillion.

These non-property financial assets now account for 57% of all personal wealth.

9月28日

Geleceği Ekmek Arası Yapmak

Dış açık 40 milyar doları aştı

Dış ticaret açığı yılın 8 aylık döneminde yüzde 10.9’luk artışla 40.4 milyar dolara yükseldi.

NTV-MSNBC, 28.09.2007

Türkiye’nin dış ticaret açığı Ağustos’ta yüzde 15.4 artışla 6.3 milyar dolara yükseldi. CNBC-e anketinde de dış açığın 6.3 milyar dolar olması bekleniyordu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Ağustos ayında ihracat yüzde 27.7 oranında artarak 8.7 milyar dolar, ithalat yüzde 22.2 oranında artarak 15 milyar dolar olarak gerçekleşti. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 55’ten yüzde 58’e yükseldi.

Ocak-Ağustos döneminde ihracat yüzde 24.8 artarak 67.1 milyar dolar, ithalat ise yüzde 19.2 artarak 107.6 milyar dolar olarak gerçekleşti. 8 aylık dönemde dış ticaret açığı yüzde 10.9 artışla 40.4 milyar dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 59.6’dan yüzde 62.4’e çıktı.

İTHALAT VE İHRACATTA AB’NİN PAYI BÜYÜK
Ocak-Ağustos döneminde Avrupa Birliği (AB) ülkelerine yapılan ihracat yüzde 25.9 artarak 37.9 milyar dolar gerçekleşti. Toplam ihracat içinde AB ülkelerinin payı yüzde 56.6 oldu. Aynı dönemde en fazla ihracat yapılan ülke 7.6 milyar dolarla Almanya oldu.

8 ayda ithalatın yüzde 40.4’ü Avrupa Birliği ülkelerinden gerçekleştirilirken, ithalat yapılan ülkeler arasında ilk sırayı Rusya aldı.

En büyük ihracat kalemi 9.9 milyar dolarla kalemi kara taşıtları ve bunların aksam, parçaları olurken, ithalatta ise en büyük kalem 20.4 milyar dolarla mineral yakıtlar, mineral yağlar olarak belirlendi.

Geniş ekonomik grupların sınıflandırmasına göre, ithalattaki payı yüzde 73.4 olan ara mallarının ithalatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 23.1, sermaye (yatırım) malları ithalatı yüzde 8.7 oranında arttı.

Önlenemeyen Çöküş

Cumhuriyet 28.09.2007

ÖZTİN AKGÜÇ

ABD Doları'nın Önlenemeyen Düşüşü

ABD Doları'nın (USD), Türk Lirası'na karşı değer yitirmesi, başka bir deyişle TL'nin USD'ye karşı değer kazanması, bazı ekonomistler tarafından izlenen ekonomi politikasının AKP'nin bir başarısı olarak gösterilmeye, yorumlanmaya çalışılıyor. 1 USD = 1 YTL tahmini yapılıyor. 1 USD = 1 YTL paritesi sağlanırsa, bu, sorunların çözüldüğünü kanıtlayan bir başarı göstergesi mi olacak? Hayır, USD'nin TL'ye göre daha hızlı değer yitirdiğini gösterecek.

Türkiye ekonomisi ile ABD ekonomisi büyüklük ve güç açısından karşılaştırılmasa bile, sorunlar itibarıyla benzerlik gösteriyor. Her iki ekonomi, süreğen biçimde kronik bütçe ve cari işlemler açıkları veriyor; açıklar, paranın değeri üzerinde baskı doğuruyor.

ABD'nin II'nci Dünya Savaşı'ndan sonra ekonomik, dolayısıyla siyasal üstünlüğünü, etkinliğini doğuran olay, bir ABD kasabasının adını taşıyan Bretton Woods sistemidir. ABD'li ekonomist White planına dayanan bu sistemde tüm ülkelerin paraları sabit bir kur üzerinden USD'ye bağlanıyor. USD de, 1 ons altın = 36 USD fiyatı üzerinden altınla değiştirilebilir, konvertibl hale getiriliyordu. Ayrıca ABD dışındaki diğer ülkelerin paralarının, USD'ye göre belli bir sınırın üstünde değer kazanmaları ya da yitirmeleri, IMF'nin iznine bağlanıyordu. Bu sistemde Bretton Woods İkizleri olarak tanımlanan, ABD'nin denetiminde iki de finansal kurum, IMF (Uluslararası Para Fonu), Dünya Bankası olarak tanınan (Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası) oluşturuluyor. Böylece ABD, dünya finansal pazarlarını da kontrol olanağını elde ediyordu.

II'nci Dünya Savaşı sonrasında USD, uluslararası pazarlarda tek ödeme aracı, ABD dışında da bir yatırım, birikim aracı olarak kullanılıyor, merkez bankaları tarafından uluslararası rezerv, ihtiyat akçesi olarak tutuluyordu. Böylece ABD tüm dünya ekonomisi için para basma (seigniorage) hakkı elde ediyordu. Bu tür bir olanak, ABD'ye büyük bir ayrıcalık ve güç sağlıyordu.

USD'nin dünya finans pazarlarında mutlak üstünlüğü 1970'li yılların başlarına değin sürdü. ABD sınırları dışında dolanan USD'ler, altına çevrilmeye kalkışıldığında, ABD, Nixon döneminde dolar-altın penceresini kapattı, böylece USD'nin altına konvertibilitesine son verdi. Böylece dünyada sabit kur sistemi, Bretton Woods sistemi sona eriyordu. Kur dalgalanmalarına daha geniş boyut getiren Smithsonian Anlaşması da uzun ömürlü olamadı, dikiş tutturamadı; dalgalı kur sistemine, daha doğrusu merkez bankası müdahaleli kirli dalgalı kur sistemine geçildi. ABD cari işlemler açığını kapatamadığından, USD için önlenemez düşüş eğilimi de başlamış oldu.

Ekonomik gelişmelere kısa vadeli, anlık bakmamak gerekir, uzun süreli eğilimleri saptamak anlamlıdır. Kuşkusuz, 1970'li yıllardan sonra da dönem dönem USD'nin diğer paralara karşı değerinin arttığı görülmüş, ancak süreklilik kazanamamıştır. Gelişmelere uzun süreli olarak bakıldığında, USD'nin değer yitirdiği görülür. Değer yitirme, özellikle Irak Savaşı'ndan itibaren hızlanmıştır. Son dönemde ABD'nin bütçe açığı, cari işlemler açığı sorunlarına bir de kredi piyasasındaki sıkışıklık, gayrimenkul piyasasında durgunluk eklenmiştir. ABD tam bir ikilemle karşı karşıyadır. Faizi düşürmemek, faizi yükseltmek zaten sıkışık durumda olan ipotekli taşınmaz kredisi (mortgage) vermiş, bunun karşılığında varlığa dayalı menkul kıymet çıkarmış finansman kurumlarını daha da zor duruma düşürecektir. Faizi indirmek ise USD'nin diğer paralar ve altın karşısında değerinin düşüşünü hızlandıracak, USD'den kaçış başlayacak, ABD'nin dünya için para basma olanağı giderek kısıtlanacak, ABD'nin sermaye çekerek cari işlemler açığını finanse etmek olanağı zorlaşacaktır. Bir para değer yitirirken faizini düşürmek, finans mantığına tümüyle aykırıdır. Bilinçli bir kişi, ne kadar ters yönde propaganda aşılama yapılırsa yapılsın, bu tür bir parayı uzun süreli elinde tutmak, bir yatırım, birikim aracı olarak kullanmak istemeyecektir; kısa vadeli olarak zaman zaman USD değerinde spekülatif yükselişler görülse de USD'nin güçlü paralara ve altına karşı değer yitirmesi uzun vadede sürecektir.

Darbenin Çağdaş Gerekleri

Cumhuriyet 28.09.2007

ÇYDD, AKP'nin uygulamalarının yarattığı tehlikelere dikkat çekti

'Şeriatçılar pervasızlaştı'

İstanbul Haber Servisi - Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, demokratik, laik, çağdaş toplumlarda, oyçoğunluğuyla iktidara gelmenin, geriye gidiş ve rejimi değiştirme dahil tüm istediklerini yapma anlamına gelmediğini belirterek "Seçim ertesinden başlayarak yapılan atamalar, kadrolaşmalar, aynı görüşün militanı olanların baskıcı davranışlarda pervasızlaşmaları adeta bir intikam sürecini çağrıştırıyor" dedi.

ÇYDD, AKP iktidarını, seçim sonrası süreci ve anayasa çalışmalarını değerlendirmek üzere, Şişhane'deki genel merkezinde bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda, dernek genel merkezi ve tüm şubeleri adına açıklamayı Başkan Prof. Dr. Saylan yaptı. Saylan, anayasanın tümden ya da bazı maddelerinin değişiminde toplumsal tartışmaya ve uzlaşmaya ihtiyaç duyulduğunu ifade ederek "Oyçokluğum var, diye Cumhuriyet ve Atatürk ilkelerinden vazgeçmek, ülkeyi bir İslamcı şeriat devletine dönüştürmeye yeminli olanlar için asla bir fırsat olarak değerlendirilmemelidir" diye konuştu.

AKP'nin başörtüsü konusunu yeniden gündeme getirerek anayasayı değiştirmeye yönelmekten vazgeçmesi gerektiğini belirten Saylan, "Başörtüsü konusu gündem dışına çıkartılarak, RP, FP ve ardından AKP'nin yönlendirdiği üniversiteli kızlarımıza gerçekler söylenmeli, konu daha fazla istismar edilmemelidir" dedi.