| m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 | 帮助 |
|
9月30日 Allah Belanı DedirteZavallı ABD
Yılmaz Özdil Hürriyet, 30.09.2009
McDonald’s mı yesem, Burger King mi yesem diye düşüne düşüne yürürken, aklım bir ara Pizza Hut’a kaydı ama, neticede Kentucky Fried Chicken’da karar kıldım, ayıptır söylemesi Crispy Strips kesmiyor, acılı Fillet Zinger götürdüm, yanında Coca Cola, üstüne bi Marlboro yaktım, yürüye yürüye Starbucks’un önüne geldim, Premium Hot Chocolate aldım bi tane, elimi cebime attım, cash’im kalmamış, shit, kahretsin yani, Mastercard’la ödedim, baktım, hemen yanına Ben&Jerry’s açılmış, ice cream, gençler oturmuş laflıyor, hepsinin göğsünde Abercrombie and Fitch, pek moda bu aralar, ayaklarında Converse, birbirlerine iphone’larını gösteriyorlar, ne güzel, çevirdim bi taksi, kapısında Taxi yazıyor, arka camında Baby on Board, zaten kendisi de yellow, "Citibank’e çek birader" dedim, dolar bozdurdum biraz, sonra TEM (Trans European Motorway) üzerinden, Joy FM dinleye dinleye işe geldim, CNN Türk’ü açtım, oh my god, Amerikan ekonomisi berbatmış, bankalar batıyormuş, zapladım CNBC-E’ye, işsizlik enflasyon iflaslar hacizler filan, perişan olmuş garipler, aslına bakarsan olacağı buydu, onların başkanı da bizim başbakanımız gibi kültür erozyonuna dikkat etseydi, bu gelmezdi başlarına, ama gene de üzülüyor tabii insan, "zavallı Amerika" dedim kendi kendime, mübarek bayram günü Allah Kentuckylilerin yardımcısı olsun.
9月29日 Bayram Şenlikleri Şmdi BaşlıyorDikkat, dikkat!Yaman Törüner
Milliyet, 29.09.2008
Dünya piyasaları bayram yapmıyor... Kriz, Türkiye’ye geliyor... ABD Başkanı, mali kuruluşları kurtarma planının, Kongre’de kabul edilmemesi halinde, ABD ekonomisinin çökebileceğinden bahsetti. Gerçek, ZehirdirKRİZ VAR MI?
Vakti olan arkadaşlar mutlaka okumalı! ABD merkezli oynanan oyun çok güzel izah edilmiş. Krizin kaynağı : ABD‘nin son dönemdeki büyümesi tümüyle tüketim artışına dayanıyordu. Bireysel tasarruf oranının uzun süredir negatif olması nedeniyle tüketim artışı tamamen krediler tarafından, öncelikle de konut kredileri ile yaratılan para bolluğu (likidite) ile finanse ediliyordu. ABD, 2002‘den itibaren para arzında ve kredilerde, özellikle mortgage (borçkonut) kredilerinde gaza basarak ekonomisinde bir sahte cennet yarattı. Bunun sonucunda beş yıl içinde ABD‘deki konut kredilerinin büyüklüğü 2 trilyon dolardan 10 trilyon dolara yükselerek ABD millî gelirinin % 80‘ine ulaştı. Bu süreçte, ABD‘de ortalama konut fiyatları % 30, Florida, Kaliforniya gibi konut spekülasyonunda başı çeken bölgelerde ise % 50 civarında arttı. Bilindiği üzere mortgage, bankalar ve finans kuruluşları tarafından 20-30 yıl ve daha uzun vadeli kredi temini ile karşılığında alınan konut üzerine "ipotek" tesis edilmesi sistemidir. Konut üzerine ipotek konulduktan sonra ilgili banka tarafından verilen borç miktarı ve borç karşılığı alınan ipotek bedeli tutarında menkul kıymetler (bono, tahvil ve fon) ihraç edilmekte, ihraç edilen bu menkul kıymetler ise ikincil piyasalarda tekrardan satılmaktadır. (Bu durumda, mevcut bir gayrimenkulün 3-5 katı büyüklüğünde menkul değer piyasalarda dolaşmakta, Kredi hacminde reel olmayan şişmeler oluşmaktadır.) Bu arada Amerikan sanayisi başta Çin olmak üzere, işgücü ve diğer maliyet girdilerinin düşük olduğu başka ülkelerde yatırıma devam ettiği için, ABD‘deki orta sınıfın geliri düşmeye devam etti. Alınan konut kredilerinin taksitlerinin de devreye girmesiyle birlikte Amerikan halkının tüketimini arttıracak, hatta sürdürecek parası kalmadı. Bunun üzerine devreye (aynen Türkiye‘de olduğu gibi) cömertçe dağıtılan tüketici kredileri, taşıt kredileri ve en önemlisi ipotekli konutun, şişmiş konut fiyatları üzerinden yeniden kredilendirilmesi demek olan "mortgage refinancing" kredileri girdi. Mortgage refinancing, genel olarak tüketimi finanse etmek için ABD‘li banka ve finans çevrelerinin icat ettiği yeni bir kredilendirme yöntemidir. Buna göre; bir önceki yıl krediyle yüz bin dolara ev satın almış olan bir Amerikalı aile, bir sonraki yıl evinin rayiç bedelinin otuz bin dolar arttığını ileri sürerek bu değer artışını teminat gösterip kredi alabiliyordu. Amerikan aileleri bu krediler sayesinde mortgage kredileriyle satın aldıkları milyonlarca evi dayayıp döşeyebildiler. Geçen yılın 13 trilyon dolarlık Amerikan ekonomisinde bu kredilerin boyutu 850 milyar dolara ulaştı. Yani ‘mortgage refinancing‘ olmasaydı son yıllarda Amerikan ekonomisinde tüketim düşecek, ekonomi küçülecekti. Krizin Başlangıcı : Halka refah ve mutluluk getiren mortgage efsanesinin, serbest piyasa söyleminin ardına saklanmış resmi bir saadet zinciri olduğunun farkına varılması ilk kez 2006 yılında konut satışlarının %5 oranında düşmesi üzerine olmuştur. Zincirin kopmaması tümüyle konut satışlarının ve konut fiyatlarının sürekli artışına bağlı bulunmaktadır. Düşüşün 2007 yılında da aynı şekilde (% 5) devam etmesi üzerine kriz, sadece evlerini kaybeden veya ciddi varlık kayıpları ile karşılaşan aileleri etkileyen bir durum olmaktan çıkmış, Amerikan rüyası yutturmacasıyla sürekli borçlanarak tüketmeye yönlendirilen toplumsal yapıyı sarsan gerçek boyutları ile algılanmaya başlanmıştır. Bugün, ABD halkı 4 trilyon doları faizlerden oluşan ve toplam büyüklüğü 10 trilyon dolara varan mortgage kredilerini ödeyemiyor. Amerikan orta sınıf ailelerinin neredeyse tamamı bu kredilerden yararlanarak ev sahibi olmuşken şimdi mülklerine el konulmasının ve bugüne kadar ödedikleri kredilerin boşa gitmesinin şaşkınlığını yaşıyor. Halk bulunduğu orta sınıftan mülksüzler sınıfına düşmenin umutsuzluğu ve kızgınlığı içinde. Sistem dağıttığı kredileri geri toplayamamanın sıkıntısıyla içinden çıkılmaz bir çöküntü yaşıyor. Başta Citibank olmak üzere ABD‘nin en büyük bankaları ciddi varlık kayıpları ile karşı karşıya kalmış durumdalar. Konut fiyatları 40 yıldır ilk kez düşer, işsizlik dört yıldan bu yana ilk kez artarken, büyüme hızı % 4.9‘dan %0,6‘ya düşmüş, perakende satışlar gerilemiş durumda. Konut fiyatlarındaki gerilemenin 2008‘de durması için de bir sebep yok. Fiyatların bu yıl da düşmeye devam edeceği öngörülüyor. Bu taktirde, Citibank gibi gırtlağına kadar mortgage tahviline gömülmüş büyük bankalar ve finans kuruluşları için bir finansal kabus gerçeğe dönüşecek gibi gözüküyor. Nitekim, ABD‘li yatırım bankası Stearns‘ın borsa değeri Ocak 2007‘de 20 milyar dolar iken, Mart 2008‘de JP Morgan‘a 236 milyon dolara satıldı. Yine bir motgage sağlayıcısı olan Thornburg Mortgage iflas etmemesi için bir milyar dolar bulması gerektiğini açıklayınca hisseleri yüzde 45 değer kaybetti. PMI Mortgage ve FGCI Corp. Tahvil sigorta şirketleri 2008‘in ilk üç ayı için birer milyar dolar zarar açıkladılar. ABD‘nin 800 milyar dolar civarında olan yıllık cari açığının (milli gelirine oranı % 6‘larda yani dev boyuttadır) çok büyük bölümü, Amerikan tahvili ve hisse senedi satın alan dünya ülkeleri (Türkiye‘de döviz rezervlerini aynı şekilde değerlendiriyor, kendisi yaklaşık % 8-9 reel faizle borçlanırken, kasasındaki dövizleri % 4-5 faizle bu tahvillere yatırıyor. Çok akıllıca bir yöntem değil mi?!!) tarafından finanse edilmektedir. Bugün ABD dışındaki ülkelerde değeri 8 trilyon dolara yaklaşan Amerikan tahvil ve hisse senedi stokunun varlığından söz edilmektedir. Dünya genelinde ABD ekonomisinin ve şirketlerinin büyüme potansiyeline, ABD maliye ve bankacılık sisteminin sağlamlığına olan inancın yıkılması halinde ABD‘ye yönelik finansal yatırım akışı duracağı gibi, 8 trilyon dolarlık yatırım aracını elinde bulunduranların bunları satmaya başlaması da gündeme gelebilecektir. Bu durumda ABD dolarının değerinin olağanüstü düşmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu durumun gerçekleşmesi yaklaşık 30 yıldır pompalanan neo-liberal rüyanın sonu anlamına gelecektir. Gerçek Gösterilen midir? : Amerika‘da konut sektörü ve mortgage piyasalarının sarsılmaya başlaması üzerine, küresel balonu ilelebet sürdürmeye çalışan Batı finans sermayesi 2007 boyunca çeşitli kurtuluş teorileri üretti: Amerikan ekonomi medyası 2007‘nin ikinci yarısı boyunca "mortgage krizinin sona ermek üzere olduğu" ve "Amerikan ekonomisinin durgunluğa girmeyeceği" propagandasıyla doların değerini korumaya çalıştı. Bunlara göre; Amerikan tüketicisi o denli dinamikti ki, FED‘in faizleri biraz gevşetmesi halinde tüketim başka yönlerde artacak, böylece mortgage sektörü yavaşlasa bile Amerikan ekonomisindeki büyüme hız kesmeyecekti. Hele durgunluk, asla söz konusu olamazdı. Bunun bir hayal olduğu anlaşılınca yeni bir teori patlatıldı: Artık başta Çin olmak üzere gelişen ülkelerin ekonomik kapasitesi o kadar büyümüştü ki, Amerika durgunluğa girse bile dünya ekonomisi Çin, Brezilya, Hindistan gibi ülkelerin önderliğinde eskisi gibi büyümeye devam edecekti. Bu gelişen ekonomilerle kurdukları ekonomik ilişkiler sayesinde, Japonya ve AB bile Amerika‘daki durgunluktan fazla etkilenmeyecekti! Bu teori de bir yandan Çin‘den ve Japonya‘dan gelen ekonomik yavaşlama haberleriyle, bir yandan da Avrupa bankalarının Amerika‘daki mortgage batağına ne kadar saplanmış olduklarının ortaya çıkmasıyla çöküverdi. Amerika merkezli balon ekonomisinin şişirilmesindeki en büyük sorumlulardan biri olan eski FED Başkanı Greenspan ile bu ekonomik sistemin bizim gibi ülkelerde misyonerliğini yapan IMF bile dünya ekonomisinin doludizgin durgunluğa gittiğini itiraf etmek zorunda kaldı. Halbuki daha bir yıl önce aynı IMF; "Küresel ekonomi 2007 ve 2008‘de de güçlü büyüme eğilimini sürdürecektir. Hatta mevcut koşullardan en son 2006 yılı için yapmış olduğumuz risk uyarılarının artık önemini yitirmekte olduğu söylenebilir" (IMF, 2007 World Economic Outlook) diyerek mevcut sistemin nasıl sağlıklı olduğunu ilan etmekten çekinmiyordu. Ancak, Amerika‘nın durgunluğa girdiğinin netleşmesi ve FED faizinin % 2,25‘e kadar inmesiyle propaganda savaşı mecburen başka bir eksene kaydı. Amerikan kredi derecelendirme şirketlerinin Japonya‘nın durgunluğa girmek üzere olduğunu ilân etmeleri üzerine Amerikan medyası manşeti patlattı: "Evet, Amerikan ekonomisi iyi durumda değildi ama, diğer rezerv para ülkelerinin de durumu parlak değildi." Son dönemlerde ise hedef Euro bölgesi. Önce 25 Ocakta Business Week dergisi Avrupa Merkez Bankasını FED‘le beraber faiz düşürmeye çağırdı. Dergiye göre Amerika‘da başlayan ekonomik durgunluk Avrupa‘nın da durgunluğa girmesine yol açacaktı ama, Avrupa Merkez Bankası bunun farkında değildi. Euro bölgesinde 2007‘de perakende satışların % 2 gerilediğinin açıklanmasıyla Amerikan medyasındaki kampanyanın dozu arttı, hem Japonya‘nın, hem de Euro bölgesinin durgunluğa girmeye başladığı ilan edildi. Yapılan yorumlara göre Avrupa Merkez Bankasının üzerinde faiz indirimi için büyük bir baskı oluşmuştu. Bu şartlar altında dolar yeni bir değerlenme sürecine girecek, 2008 doların yılı olacaktı! Tabii Amerika yalnız propaganda yapmakla kalmadı. Amerikan medyası "Dolar güçlenecek" söylemini bütün dünyaya yayarken Amerikan bankaları da FED öncülüğünde diğer rezerv paralara, özellikle de Euroya karşı dolar satın almaya başladı. Böylece Avrupa Merkez Bankası toplantısından önce dolar-euro paritesi 1.4444‘e kadar düşürüldü. Derken, Avrupa Merkez Bankası Başkanı faizleri indirmeyeceklerini açıkladı. Ayrıca mevcut enflasyona göre reel faize bakılırsa Avrupa Merkez Bankası faizi enflasyonun 1 puan üzerindeyken, FED faizi ise enflasyonun 1 puan altında kalmaktaydı. Dolar - Euro İlişkisi: ABD‘nin millî gelirin % 6‘sını aşan cari açığına karşılık Euro bölgesinde az da olsa (% 0.3) bir cari fazla var. Krizin etkisi ile Avrupa‘nın büyüme hızı epeyce gerilese bile mevcut cari fazlanın en kötü ihtimalle küçük bir açığa dönüşebileceğini öngörebiliriz. Öte yandan Euro bölgesinde Amerika ile kıyaslanabilecek bir konut balonu söz konusu değildir. Bunun nedeni, bu ülkelerde, özellikle de Almanya‘da, her türlü tüketici kredisi kullanımının Amerikan ekonomisine göre çok daha sınırlı olmasıdır. Örneğin, Alman yasaları herhangi bir kişinin kredi kartı limitinin ancak yarısını kullanmasına izin veriyor. (Daha fazla harcarsan ödeyemezsin, ona göre!!!). Bu durum ABD ve Avrupa hane halklarının tüketim alışkanlıkları arasındaki temel bir farkı ortaya koymaktadır. ABD‘de tüketim, ağırlıklı olarak kredilerle yani gelecekte kazanılacağı varsayılan gelirlerle finanse edilirken, Avrupalı hane halklarının tüketimi ağırlıklı olarak mevcut gelirleri (ceplerindeki para) ile finanse edilmekte, bunun sonucu olarak, finans sektöründeki olumsuzlukların hane halklarının tüketimine ve reel ekonomiye etkisi göreli olarak sınırlı kalmaktadır. Amerikan ekonomisinin yavaşlamasıyla Euro bölgesinin ihracatında ortaya çıkabilecek daralmaya bakacak olursak, orada da şu an için vahim bir tablo görünmüyor. 2006 yılında Japonya‘nın millî gelirinin % 6‘sı, İngiltere‘nin millî gelirinin % 9‘u, Çin‘in millî gelirinin % 12‘si Amerika‘ya yaptıkları ihracattan kaynaklanırken, Avrupa Birliği geneli için bu oran sadece %2 seviyesinde bulunmaktadır. 2007 yılı başında 1.31 olan dolar-euro paritesi, 2007 Kasımında 1.4968‘e ulaşmış, yılı 1.45‘lerde tamamlamıştır. Nisan 2008 itibarı ile, Avrupa Merkez Bankasının halen % 4 olan gösterge faizinde faiz indirimi yapmamış olması sonucunda parite 1.59‘lara doğru tırmanma sürecine girmiştir. Euro bölgesi enflasyonunun Mart 2008 itibarı ile, tarihinin en yüksek düzeyi olan 3,6‘ya ulaşarak (Enflasyon oranları, geçen yılın aynı döneminde yüzde 1,9 seviyesindeydi.) neredeyse geçen yılın iki katına çıkması, Avrupa Merkez Bankasını faizleri indirme konusunda daha da çekingen kılacaktır. Bu durumda doların euro karşısındaki değer kaybının süreceğini söylemek çok da aykırı olmasa gerekir. Enflasyon verilerinin ABD içinde pek parlak olmadığı bir ortamda ABD‘nin de faiz indirimlerinden vazgeçmesi, en azından ara vermesi hiç kimse için sürpriz olmayacaktır. Manipülasyon: Demokrasilerde yasama, yürütme ve yargıdan sonraki "dördüncü kuvvet" olduğu söylenen medya Türkiye‘de işgal altındadır. 2000 yılından beri süregelen IMF programları sayesinde Türkiye ekonomisi tarımı ve sanayisi ile yok edilmiş, üretemeyen, borç parayla ithalat yaparak yaşayabilen, dış borç bağımlısı, zavallı bir ülke haline getirilmiştir. Medyanın son beş yıldır yalnızca ihracat artışlarını haber yapıp, ithalatın ne kadar arttığından hiç söz etmemesi uygulanan karartmanın boyutlarını göstermesi açısından çarpıcı bir örnektir. Türkiye son beş yılda, Amerika merkezli parasal genişleme politikalarının yarattığı bolluk ortamında, yabancı paraya dayalı bir ekonomik genişleme (büyüme değil) yaşamıştır. Amerika‘daki balon ekonomisinin çökmesi, sıcak paraya bağımlı hale gelmiş Türkiye ekonomisinin de hızla daralması sonucunu doğuracaktır. Bu nedenle, Amerika‘da patlak veren ekonomik kriz mümkün olduğu kadar kamufle edilmeye çalışılmakta, aksini gösteren çok güçlü verilere rağmen ( bu dönemde borsa ve YTL‘nin değerinde yaşanan düşüş, tüm benzer ülkelerin üzerinde olmuştur) krizin Türk ekonomisini etkilemeyeceği söylemi ısrarla tekrarlanmaya devam edilmektedir. Bir yandan, ABD ekonomisi hakkındaki kötü haberler mümkün olduğunca yumuşatılmaya, merak etmeyin koskoca ABD ekonomisine bir şey olmaz gibisinden laflarla gerçekler olduğundan daha önemsiz olarak gösterilmeye çalışılırken, iyi haberler abartılıp şişirilmekte, iyi haber yoksa olmayacak cambazlıklarla üretilmeye çalışılmaktadır. Bu noktada, bir kanalda her hafta program yapan profesör unvanlı televole ekonomistlerinin, 2001 devalüasyonundan bir gece önce program yaptıkları TV kanalında saatlerce Türkiye‘de böyle bir devalüasyon olmayacağını anlattıklarını hatırlamakta yarar bulunmaktadır. Kriz ve Türkiye: Türkiye‘nin yaşanmakta olan krizden hangi boyutta etkileneceğini yorumlayabilmek için öncelikle bazı rakamları gözden geçirmekte yarar bulunmaktadır. Türkiye‘nin dış ticaret açığı (İhracatımız 112, ithalatımız 177 milyar dolar 2007 sonunda 65 milyar dolardır. Tüm döviz girdi ve çıktılarımızı ifade eden cari işlemler açığı ise; 2002 yılında 1,8 milyar dolar iken 2007‘de yirmi kat artarak 36 milyar dolara, başka bir deyişle milli gelirin % 7.4‘üne (ABD‘de bu oranın % 6 olduğunu ve uzmanlarca ‘dev boyutlarda‘ olarak tanımlandığını hatırlayalım) ulaşmıştır. Gazetecilerin bir sorusu üzerine büyük ekonomi uzmanı, Dışişleri Bakanı Ali Babacan; "Sürdürülebilir olduğu sürece cari açıktan korkmamak lazım" diyerek, televizyonlarda paranın ve ekonominin geleceğine ilişkin neredeyse bütün gün ahkam kesen sözde uzmanlarca da sıkça ifade edilen bu anlamsız söylemi tekrar etmekte, "dış borç"un adını "cari açığın finansmanı" diye değiştirerek topluma yutturmaya çalışmaktadırlar. Cari açığın ne olduğu bellidir. Bunun sürdürebilir olması demek, borç bulabilme olanağının, yani borçlanmanın "aynı banker olayında olduğu gibi" artarak sürdürülebilmesi demektir. Nitekim, 2002‘den bu yana dünya piyasalarındaki likidite bolluğundan yararlanarak ve yüksek faizler ödenerek bu borç bulunmuş, bu cari açık rakamlarına ulaşılmıştır. ( Bu dönemde kamu ve özel toplam dış borçlar 129,7 milyar dolardan 2007‘de 237,2 milyar dolara çıktı.) Sorun krizin derinleşeceği düşünülen 2008 ve devam edeceği varsayılan 2009 yılında bu paranın bulunup bulunamayacağıdır. Bir önceki AKP hükümetinde Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener Şubat 2008‘de Antalya‘da işadamlarına hitaben yaptığı bir konuşmada bakın neler söylüyor: "Hükümet cari açığı kapatmak için ülkeye geçici olarak giren sağlıksız yabancı yatırımlara ve düşük kura müdahale etmiyor. Eğer kriz yoksa, yabancılaşma hızla devam ediyor demektir. Yani kriz yoksa cari açık sorun demektir...Ancak yabancılaşmanın artıyor olması, sadece temel sektörlerin yabancılaşması anlamına gelmiyor, aynı zamanda ekonomi politikalarının da yabancılaşması anlamına geliyor. Cumhuriyet tarihinin en yüksek seviyesine gelen cari açık, sürekli borçlanıp birikimleri satarak giderilemez. Sigorta sektörünün yüzde 95‘i yabancılaştı, borsa aracı kurumlarının tamamı yabancılaşma noktasında olup, bankalardaki yabancılaşma oranı yüzde 50‘ye yaklaştı. Türkiye‘deki finans sektörü elimizden çıkmak üzere. Böyle olunca, cari açığı kapatmak için ne olursa olsun bu durumun devam ettirilmesi gerektiğini düşündüğünüzde, para giriyor. Ama nasıl giriyor? Dünyanın en yüksek faizini veriyorsunuz. Bize ait olmayan para, kuru düşürüyor. O zaman ithalat kabiliyeti artıyor, o da cari açığı artırıyor. Yani iş kısır döngüye dönmüş durumda..." Abdüllatif Şener devam ediyor; "ABD‘deki Mortgage krizi etkilerini 2009‘a kadar sürdürecektir , ABD merkezli finans kuruluşları merkezde yaşadığı sorunu çözmek için, ilk önce Türkiye‘deki parasını çekerek merkezdeki sorunu halletmeye çalışacak, bu durum da Türkiye‘de sorun yaratacaktır." Türk ekonomisinin nereye gideceğini büyük ölçüde mortgage krizinin seyri belirleyecektir. Durgunluğun Amerika‘dan tüm dünya ekonomisine yayılmakta olduğu, buna bağlı olarak finans piyasalarında büyük zararların ortaya çıkmasının kaçınılmaz olduğu görülmektedir. Bunun sonucu, Türkiye gibi ülkelerden sıcak para kaçışıdır. Büyük cari açığı ve dış borcu olan bir ülkeden sıcak para (Türkiye‘de sıcak paranın ulaştığı miktar 2007 sonu itibariyle 90 milyar dolardır) kaçışı başlayınca neler olduğunu 2001‘den biliyoruz. Bu süreç boyunca dünyanın büyük ekonomileri arasındaki ekonomik ve finansal dengeler sürekli değişecek. Henüz işin başında olmamıza rağmen dünyanın rezerv paraları arasında son dönemde gözlenen büyük parite oynamaları, bundan sonra olacak daha köklü değişimlerin ve daha derin dalgalanmaların habercisi olarak değerlendirilebilir. Yazımızın başlığındaki "MİGROS Neden Satıldı?" sorusunun yanıtı tam da bu geldiğimiz noktayla, yani önümüzdeki dönemdeki kredi bulma koşulları ile buna bağlı olarak belirlenecek döviz kurları ile ilişkilidir. MİGROS NEDEN SATILDI? Koç Holding 1999‘dan bu yana uygulanan IMF politikalarını ve ‘istikrar‘ adına AKP hükümetini desteklemekteydi. Global bir krizin sürmekte olduğu yani borsaların tepetaklak olduğu bir dönemde KOÇ Holding‘in nakit kasası ve çok önemli bir kar kaynağı olan, gözbebeği konumundaki MİGROS‘u satmasının bir anlamı olmalıdır. Üstelik bu satış Koç Holding CEO‘su Bülent Bulgurlu‘nun açıklamalarına göre "planlanandan 4-5 ay önce sonuçlandırılmıştır". Demek ki KOÇ, ne hükümetin söylediklerine ne de medyanın pembe haberlerine itibar etmiyordu. Bülent Bulgurlu MİGROS operasyonunun KOÇ Holding açısından ne anlam ifade ettiğini açıklarken, aslında kendisi gibi dövizle borçlanan firmalara da yol gösteriyordu: "Koç Holding MİGROS hisse satışıyla açık pozisyonunu kapatmış, mali yapısını daha da güçlendirmiş olacaktır. " Bu cümleyi; Kriz geliyor, kurlar yükselecek, bakın biz MİGROS‘u feda ettik. Döviz borçlarınızı kapatın, yapamıyorsanız hesabınızı-kitabınızı yeniden gözden geçirin ve tedbir alın şeklinde değerlendirmek bizce yanlış olmayacaktır. Şüphesiz ki bu sorunun muhatabı yalnızca reel sektör değildir. Son üç dört yılda yurtdışından aldıkları sendikasyon kredileri ile, düşen hane halkı gelirlerine rağmen, toplam tüketimdeki artışı geçmiş yıllarla kıyaslanamayacak yüksek oranlarda finanse eden bankaların, yeni dönemde bu kredileri aynı koşullarda yenileyemeyecekleri açık bir sonuç olarak karşımızdadır. Şubat 2008 itibarı ile bankacılık sektörünce doğrudan tüketicilere kullandırılan kredilerin (konut, otomobil, tüketici kredileri ile kredi kartları) hacmi 76.119.961,30 YTL‘ye, tüm krediler içindeki oranı ise % 24.2‘ye ulaşmış durumdadır. Bu rakamlar 2005 yılının Şubat ayında 15.108.211,10 YTL ve % 15,2‘dir. Aynı karşılaştırmayı doğrudan tüketiciye kullandırılan krediler içindeki, tasfiye olunacak krediler için yaptığımızda durumun hassasiyeti daha net ortaya çıkmaktadır. 2005 yılında bu miktar 29.416,70 iken, bu rakam Şubat 2008‘de 2.493.004,65 YTL‘ye ulaşmış durumdadır. Diğer bir değişle son üç yıl içerisinde doğrudan tüketicilere verilen krediler yaklaşık elli kat artarken, tasfiye olunacak kredilerdeki artış yaklaşık 84 kat olmuştur. Kredi hacmindeki artışın en önemli sonucu bireylerin borçluluk oranının artmasıdır. Nitekim, tüketici kredi borçlarının hane halkı toplam varlıklarına oranı yüzde 32‘ye ulaşmıştır (Cumhuriyet, 9.4.2008) Kelin Merhemi Olsa ya da Kılavuzu Karga Olanın... Büyüme rakamlarının ve işsizlik verilerinin hızla kötüleştiği bir ortamda, Bu rakamlar ciddiye alınması gereken bir durumu işaret etmektedir. Yapılması gereken "bize bir şey olmaz" şeklinde hamasi nutuklar atmak yerine, sorunu doğru tespit edip gerekli önlemleri almaya çalışmaktır. Ancak şu da bir gerçektir ki, özellikle küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin satılacak bir MİGROS‘ları yoktur. Bu durumda reel sektörde iflaslar, kapanan ve çok ucuza yabancılara satılarak el değiştiren işletmeler önümüzdeki dönemde sıkça görülecektir. İstihdamın yapısında daha büyük bozulmalara neden olabilecek bu durumda devlet, küçük ve orta ölçekli işletmelere destek olacak önlemleri acilen almak durumundadır. Ancak görülen odur ki Hükümet krizden kurtulmanın yolunu, kendi sanayicisine, üreticisine destek olmakta değil, bu işletmelerin ve yerli üretimin büyük ölçüde tasfiyesine neden olacak, kendi bütçesini yönetemediği için altınlarının bir kısmını satmak, 380 çalışanını işten atmak zorunda kalan IMF‘ce dayatılan politikaların devamında aramaktadır. 9月26日 Soğan Doğra !Finansal krizin reel ekonomi üzerindeki etkileri yoğunlaşacak Erkin I.Şahinöz Dünya, 26.09.2008 "Yüzyılın en büyük finansal krizi"ni yaşıyoruz. Finansal krizi, ABD konut sektöründeki balonun patlaması tetikledi. Ancak ABD ekonomisinin sadece ve sadece yüzde 5'ini oluşturan konut sektörünün sadece ve sadece yüzde 10'luk kesiminde (eşikaltı grubunda) yaşanan mortgage taksidini geri ödeyememe gibi basit bir sorunun finansal sistemi çökertme noktasına gelecek kadar büyük bir "finansal tsunami"ye dönüşmesinde herkes suçlu. Bu unutulmamalı. Faizleri "fuhuşa teşvik" edecek kadar uzun süre oldukça düşük düzeyde tutan Amerikan Merkez Bankası (FED) de suçlu, finansal sistemi "gözetlemek ve denetlemekle" yükümlü regülatörler de suçlu, "bir koyundan on post çıkartma" güdüsüyle hareket eden yatırım bankaları da suçlu, 80 yıllık "bayatlamış" regülasyon sisteminin yaratıcı finansal mühendislik teknikleri sayesinde son 5-10 yılda çığ gibi büyüyen "türev yaratıkları" kontrol edebileceğini düşünme gafletine düşen politikacılar da suçlu, finansal piyasaların milyonlarca dolar prim kazananan "harika çocukları"nı aşırı riskli yatırımlara yüksek kaldıraçla (çok az sermaye-yüksek oranda borç kombinasyonuyla) girmelerini teşvik eden "bonus sistemleri" de suçlu. Finansal priyasalarda yaşanan kabusun hem çok müsebbibi var hem de çok mağduru. Tek bir "günah keçisi" göstermek (örnek FED'in eski Başkanı Greenspan) yaşananları aşırı basitleştirmek olur. Gelinen noktada herkesin başını önüne eğip iki kere düşünmesi gerekiyor. Çünkü global piyasalarda yaşanan krizin içinde bulunduğumuz dönem ve yakın gelecek üzerindeki etkilerinin yanı sıra uzun dönem etkileri de hepimiz için önemli olacak. Bugünkü yazımızda mevcut dönem ve yakın gelecekteki etkilere odaklanacağız. Daha sonraki yazılarımızda dünya finans piyasalarında taşların yerinden oynamasına neden olan global kredi krizinin mevcut işletme modellerinin dahi sorgulanmasına neden olabilecek uzun vadeli etkilerini irdeleyeceğiz. Sorunlar, ABD menşeli olmakla birlikte küreselleşmenin getirdiği "sermaye ve ticaret" bütünleşmesi ile birlikte önce "finansal kanal" üzerinden sonra da gecikmeli etkisiyle "ticaret kanalı" üzerinden tüm gelişmiş ülkelere sirayet etmiş durumda. ABD, Japonya, Kıta Avrupası'nın önde gelen ekonomileri ve İngiltere resesyonun eşiğine geldiler. Ancak Türkiye'nin de içinde bulunduğu gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelerdeki yavaşlamadan şu ana kadar oldukça sınırlı bir şekilde etkilenmiş gözüküyorlar. Buradaki kilit kelime "şu ana kadar". Gelişmiş ülkelerde yaşanan yavaşlama ilk düşünüldüğü gibi "kısa soluklu" olsaydı gelişmekte olan ülkelerdeki tahribatın sınırlı kalabileceğini düşünebilirdik. Ancak ne yazık ki takip ettiğimiz göstergeler başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki toparlanmanın 2009 yılının ikinci yarısından önce başlayamayacağına işaret ediyor. Gelişmiş dünyadaki yavaşlamanın onumuzdeki yılın ilk yarısını da kapsayacak şekilde uzaması gelişmekte olan ülkelerin büyüme performanslarında ciddi ölçüde bozulmalara neden olabilecektir. Dünyanın en büyük yatırım bankalarını, yüzlerce hedge fon ve mortgage şirketini iflasa sürükleyen kredi krizi giderek derinleşiyor. Finansal sistem tam anlamıyla tıkanmış durumda. Birbirlerinden kredi alamayan finans kuruluşlarının çalışır haldeki tek finansman kaynaklarının merkez bankaları olduğunu söylemek abartılı olmaz. Bir başka ifadeyle, finans kuruluşları kendi yükümlülüklerini karşılayacak kaynağı ya bulamıyorlar ya da "son borç verici" konumundaki merkez bankalarından zar zor bulup yaşam mücadelesi veriyorlar. Hayatta kalabilme gayreti içinde olan mali kesim haliyle asli işlevini yani "sistemdeki tasarrufların krediye dönüşmesine arabuluculuk yapmak" işlevini yerine getiremiyor. Rakamlarla henüz teyit edilmemiş olmakla birlikte mali kesimin reel kesime açtığı kredilerin hacminde dramatik bir düşüş yaşanıyor. Kredi alamayan reel sektördeki ekonomik aktivite de dolayısıyla bıçak gibi kesilme riski ile karşı karşıya. Mali sistemdeki tıkanıklık yüzünden ABD ekonomisi resesyona doğru gitmiyor, resesyona doğru koşuyor. ABD hükümeti tarihte emsali görülmemiş büyüklükte bir "topyekun kurtarma planı"nı uygulamaya sokmaya hazırlanıyor. Dev kurtarma planı özel sektörün kendi ticari kararları yüzünden yarattığı pisliği kamusal kaynaklarla çözme esasına dayanıyor. Ancak bu planın içeriğini ve uygulanmasında yaşanabilecek sorunları göz önüne aldığımızda mali kesimdeki sıkıntıların çözülmesine faydalı olacağını ancak yeterli olamayacağını söyleyebiliriz. Plan, finansal piyasalarda yaşanan güven bunalımının sistemik krize dönüşmesine engel olabilecektir. Ancak kredi piyasalarında yaşanan sıkışıklığı kısa vadede düzeltmesi olanaksız. Finansal piyasalarda "en kötü" son yaşananlardan sonra geride kalmış olabilir. Ancak "reel sektör" açısından asıl zor dönem yeni başlıyor. 2009'un ikinci yarısına kadar küresel yavaşlama problemi ile yaşamak zorunda kalacağız. Asıl önemlisi, yavaşlayan ülkeler kervanına yakın gelecekte gelişmekte olan ülkelerin de katılması beklenmeli. Sokrates Kafe: Soğanın acısını yiyen bilmez, doğruyan bilir. Karanlık OrtaçağUluslararası Finans Uzmanı Prof. Steve Hanke: Türkiye gibi gelişen ülkeler için karanlık dönem şimdi başlıyor Didem ERYAR ÜNLÜ Dünya, 26.09.2008 Prof. Dr. Steve Hanke dünyanın en etkileyici ekonomistlerinden birisi. Uluslararası Finans Uzmanı ve John Hopkins Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof. Steve Hanke, 1998 yılında dünyanın en etkili 25 insanından biri olarak nitelendirildi. Ronald Reagan döneminde, başkanın ekonomik danışmanlığını yapan Hanke, danışmanlık yaptığı ülkeler arasında Arjantin, Bulgaristan, Estonya, Endonezya, Litvanya ve Karadağ yer alıyor. Hanke, özellikle gelişmekte olan ülkelerde başarılı para kurulu modellerinin oluşturulmasına yönelik katkıları ile tanınıyor. Türkiye'de kur ayağındaki başarısızlığın, sabit kur uygulamasının yarattığı istikrarsızlık sonucu ortaya çıktığını belirten Hanke, Türkiye'de enflasyonu kontrol altına almanın tek yolunun dolar ya da Euro gibi güçlü bir para tarafından desteklenen ve sabit bir değişim oranını garanti eden bir "para kurulu" oluşturmak olduğunu söylüyor. Türkiye'nin Euro bölgesine dahil olması gerektiğini kaydeden Hanke'nin uyarıda bulunduğu bir diğer konu da, dünya küresel finans krizi ile sallanırken, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler için karanlık dönemin daha yeni yeni başlıyor olduğu. - Küresel finans krizinin kısa vadede çözümlenebileceğini düşünüyor musunuz? Hükümetlerin uygulaması gereken doğru politikalar neler? 16 Nisan 2007 tarihinde Forbes Dergisi'nde yer alan köşe yazımın başlığı "Fırtınaya hazırlanın" idi. Bu yazıda, ABD Merkez Bankası'nın kısa vadeli faiz oranlarını çok düşük tuttuğunu ve bu yüzden kredinin yapay olarak çok hızlı yayılacağı sonucuna varmıştım. Bu, hisse değerlerinin patlamasına yol açtı. Bu patlama da kendi kendini yok etti sonunda. Fırtınanın geldiğini geçtiğimiz sene görmüştüm ve bunun kısa bir sürede sona ereceğini düşünmüyorum. Şu anda, Wall Street'te ve Washington'da çok akıllı oldukları düşünülen adamlar, çok kötü düşünceler üretiyorlar. Tüm bu düşünceler hükümetin ekonomiye yönelik müdahalesini artırıyor. - ABD'deki finans krizinin etkileri Avrupa'da da görülüyor. Yüksek enflasyon, yavaş büyüme bunun ilk işaretleri. Euro bölgesinin para politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Krizin sonucu olarak Avrupa Merkez Bankası faiz oranlarını daha da düşürmek zorunda kalacak büyük bir olasılıkla. Bu da gelecekte kaçınılmaz olarak enflasyonun ateşini artıracak. - Gelişmekte olan ülkeler krizden nasıl etkilenecek? Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin karanlık sürece daha yeni yeni girdiklerini düşünüyorum. Bir süredir FED tarafından belirlenen düşük faiz oranlarından yapay olarak yarar sağladılar, çünkü düşük faiz oranları ticareti hareketli tuttu. Ucuz dövizle borçlanıp, Türk Lirası gibi değer kazanan dövize yatırım yapıldı. Fakat işler şimdi tersine dönecek ve gelişen ülkelere akmakta olan sermaye kesilecek. - Dünyanın en önemli "para uzmanlarından" biri olarak değerlendiriliyorsunuz. Endonezya, Venezüella, Arjantin gibi birçok ülkeye danışmanlık yaptınız. Türkiye ekonomisini; Türk hükümetinin para politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Uzun bir süre boyunca enflasyon hedefli politikaları ve Türkiye'ye özel para rejimini eleştirdim. 2001 yılında Dr. Kurt Schuler ile birlikte yazdığım "Gelişmekte Olan Ülkeler İçin Para Kurulları El Kitabı" başlıklı kitapta da bu konuya yer veriliyor. Türkiye gibi parasal tarihi olan bir ülkede enflasyonu düşürmeyi hedef almak, ve enflasyonu mantıklı seviyelerde tutmak, reel faiz oranlarının çok yüksek olmasını gerektirir. Bu da kötü bir sonuç verecektir. Türk ekonomisi çok kırılgan bir ekonomi, çünkü parasal düzeni hatalı. Daha önce Dr. Schuler ile birlikte yazmış olduğumuz kitapta da belirttiğimiz gibi, Türkiye'nin öncelikle ortodoks döviz kuruluna geçmesi gerekli. Bu da, Türk para politikasını değil, lira ve Euro arasında sabit bir değişim oranı oluşturulmasını, liranın Euro'ya sabitlenmesini gerektirir. Bunun bir sonucu olarak, Türkiye Euro bölgesine entegre olacaktır. - Türkiye'ye, Çin başta olmak üzere diğer gelişen ülkelerle rekabet edebilmesi açısından ne yönde önerilerde bulunabilirsiniz? Geçtiğimiz günlerde Cato Enstitüsü tarafından açıklanan Dünyada Ekonomik Özgürlük 2008 Raporu'nda Türkiye 141 ülke arasında 90. sırada yer aldı. Birinci sırada Hong Kong, ikinci sırada ise Singapur vardı. Rekabetçi olabilmek için Türkiye'nin ekonomisini serbestleştirmeye devam etmesi gerekli. Bu da Türkiye'nin daha iyi bir sırada yer almasını ve daha da önemlisi çok daha rekabetçi bir ekonomiye sahip olmasını sağlayacak. Hindistan'ın Bill Gates'i Azim Premji'ye göre küresel kriz rekabeti artırıyor Azim Premji, Hindistan'ın Bill Gates'i olarak tanınıyor. Bugün 63 yaşında olan Premji, 1966 yılından bu yana Hindistan'ın önde gelen bilişim şirketi Wipro'yu yönetiyor. 2008 cirosu 5 milyar dolar olan şirket, uluslararası bilişim sektörünün önde gelen oyuncularına kafa tutuyor. Azim Premji küresel finans krizinin olumlu yanlarını görebilen ender isimlerden birisi. Finans krizinin ardından ABD ve Avrupa'da meydana gelen yavaşlamanın, şirketleri masraflarını kısmaya zorlayacağını kaydeden Premji, bunun sonucunda rekabetin artacağını söylüyor. Bugün Wipro personelinin dörtte üçü Hindistan başta olmak üzere, düşük maliyetli ülkelerde çalışıyor. "Müşteriye yakın olmamız gerektiğinde ise, Avrupalı müşteriler için Romanya'da, ABD'li müşteriler için Meksika'da çalışıyoruz" diyor Premji. Hindistan'da maliyetlerin gelişmiş pazarlara oranla yüzde 25 daha düşük olduğuna dikkat çeken Premji, hafif etkilenen bir banka dışında Hindistan'ın finans kurumlarının da küresel krizden etkilenmediğini söylüyor. Premji'ye göre bunun başlıca nedeni Hintli bankaların sınır ötesi borç vermemeleri. "Hintli bankalar yurtdışından borç alıyor ama borç vermiyor. Hint para birimi rupi, referans olarak kullanılan bir döviz değil" diyor Hintli işadamı. Premji, bundan 42 yıl önce Wipro'yu bir gıda şirketinden, bilişim şirketine dönüştürürken ABD modelini örnek almış şüphesiz. Bugün ise durum biraz farklı. "Her ne kadar ABD yenilikçilik açısından dünyanın bir numaralı ülkesi olmaya devam etse de, artık piyasanın hakimi değiller" diyor Premji. Yiğidi öldür hakkını ver misali, ABD bilişim sektörünün tam anlamıyla yere serilmediğini, fakat yarı ölü konumda olduğunu da ekliyor. ABD'nin dış borçlarına dikkat çeken Premji, "ABD hükümeti Freddie Mac, Fannie Mae ve AIG'nin imdadına yetişerek, şu anda dünyanın en büyük bankası haline geldi. Yeni başkanın işi kolay olmayacak. Onun yerinde olmak istemezdim" diyor. Fatura Revaniden Sonra GelirDış finansmanda zorlanacağız
Ercan Kumcu Hürriyet, 26.09.2008
AMERİKA’daki finansal kriz kötü konut kredileri yüzünden çıktı. Ama, bugün gelinen noktada nedenlerin önemi artık kalmadı. Kredi krizi güven krizine dönüştü. Güven krizi neredeyse tüm finans sistemine yayıldı ve giderek derinleşiyor. Finansal araçlardan hızlı çıkışlar yaşanıyor. Önce finansman bonosu piyasası çöktü. Elindeki finansman bonolarını satabilenler sattı. Satamayanlar piyasası olmayan bir yatırım aracıyla baş başa kaldılar. Konut kredilerine baz edilmiş yatırım araçları herkesin eline yapıştı. Yatırımcıların elinde satamadıkları varlıklar arttıkça likidite sıkışıklığı derinleşmeye başladı. Son on yılda çok hızlı gelişen "credit default swap" piyasası çok hızlı bir biçimde kurudu. Yatırımcılar yatırım fonlarından çıkmaya başladılar. Likidite sıkışıklığı arttıkça, geleceğinden şüphe duyulmayan krediler dahi bankalarca geri çağırılmaya başlandı. Benzer gelişmeler Avrupa’da da yaşanıyor. Kısacası, dünyanın gelişmiş ülkelerinde finansal sistem hızlı bir daralma sürecine girdi. SORULAR Gelişmiş ülkelerin finans sistemlerinde yaşanan erime sürecinin nerede duracağı henüz belli değil. Ama, belli olan, ekonomik faaliyetler artık çok daha küçük bir finans sistemi tarafından, azalmış risk iştahı ile fonlanacak. Yani, küresel düzeyde mali kaynaklar eskiye göre çok daha kıt ve seçici olacak. Mali kaynaklarda yaşanan göreli kıtlık ekonomik faaliyetlerin hacmini de olumsuz etkileyebilir. Yakın zamana kadar Amerikan ekonomisinin 2009 yılı içinde yeniden canlanma sürecine girebileceği konuşulurken, şimdi, Amerikan ekonomisinde ciddi bir resesyonun bu yılın son çeyreğinden itibaren yaşanabileceği konuşuluyor. Avrupa zaten resesyonda sayılır. Gelişmiş ülkelerde yaşanan resesyonun Türkiye’de üretilen mal ve hizmetlerin dış talebini olumsuz etkileyebileceği riski çok fazla tartışma gerektirmiyor. Türkiye ekonomisi açısından çok daha önemli olan bugünkü üretim düzeyini devam ettirebilmek için gerekli dış finansmanın bulunup bulunamayacağı. Bugünkü üretim düzeyini devam ettirebilmek yaklaşık 50 milyar dolarlık bir cari işlemler açığını gerektiriyor. Gelişmiş ülkelerde daralan finans piyasaları karşısında gelişmekte olan ülkelere yönelik uluslararası sermaye akımları hacmi bugünkü düzeylerde kalır mı? Çok zor. Gelişmekte olan piyasalara yönelik sermaye akımları hacminde bir düşüş yaşandığı halde, Türkiye önümüzdeki dönemde yılda 50 milyar dolar civarında taze dış finansman bulabilir mi? O da çok zor. Şimdiye kadar herkes yurtdışından kendi parasını getiriyor idiyse, artık o da bitmiştir herhalde! SORUN YENİ BAŞLIYOR Bu şartlarda, dış finansman sıkıntısından kaynaklanan bir arz sorunu yaşamamız çok güçlü bir olasılık. Yani, geçmişe göre daha az dış finansman gerektiren bir üretim düzeyi söz konusu olacak. Buna karşılık, beklentiler ve iç talep koşulları faiz ve kurların düzeyini belirleyecek. İç talep daha az dış finansman gerektiren üretim düzeyi ile tutarlı gelişmediğinde ya da beklentiler bozulduğunda, faiz ve kurların düzeyi iç talebi üretim düzeyi ile tutarlı hale getirecek. Gelişmiş ülkelerde yaşanan krizin boyutu ile karşılaştırıldığında, Türkiye ekonomisi henüz çok fazla bir şey görmedi denebilir. Bu gözlemden yola çıkarak "gördünüz, bize fazla bir şey olmuyor" sonucuna varılabilir. Bu, aceleyle verilmiş bir yargı olur. Türkiye ekonomisi de dahil, gelişmekte olan ülkelerin sorunları asıl şimdi başlıyor. Gelişmiş ülkelerdeki sorunları çözüm yoluna sokmak uzadıkça, bizlerin de ödeyeceği maliyetin boyutları artıyor. 9月25日 The Day AfterAmerika kriz yönetiminde bocalıyor
Ercan Kumcu Hürriyet, 25.09.2008
Finansal krizlerde günlerin değil, bazen saatlerin önemi vardır. Güven krizini aşmaya yönelik sabah düşünülen önlemler öğleden sonra geçerliliğini yitirebilir. Çünkü, finansal krizler her an farklı bir niteliğe bürünebilir. Krizden çıkışın yollarını arayan otoriteler arkadan koşarak değil, ancak krizin önüne geçerek başarılı olabilirler. Krizin önünde koşmak, piyasaların "keşke olsa" diye hayal ettiği, ama gerçekleşmesini pek beklemediği, piyasada sinirleri yatıştırabilecek önlemleri uygulamaya sokmak diye tanımlanabilir. Önlemlerin yeterince şaşırtıcı olması önemlidir. Ama, bir o kadar da önemli olan, önlemlerin kararlılıkla ve ivedilikle devreye sokulmasıdır. ZAMAN KAYBEDİLİYOR Güven krizini aşmaya yönelik olarak geliştirilebilecek hiçbir öneri dört dörtlük olamaz. Tüm olası önlemler işe yarayabileceği konusunda riskler içerir. Maliyetlidir. "Ahlak çöküntüsü" (moral hazard) yaratabilirler. Ama, bir şey yapılmasa maliyet çok daha büyüktür. Dolayısıyla, işin içindekilerin önerileri dışında alternatifler aramak zaman kaybından başka fazla yarar sağlamaz. Amerika’da geçen haftadan beri yaşananlar krizin iyi yönetilemediği izlenimi veriyor. Geçen Perşembe günü devletin kötü konut kredilerini satın alacağı haberi kamuoyuna yayıldı. Hatta, bazı yatırım fonlarına ve yatırım araçlarına bir sigorta sistemi oluşturulduğu haberleri yayıldı. "Vergi verenlerin paralarının şirket kurtarılmalarında kullanılmaz" beklentisiyle bu haberler finans piyasaları için yeteri kadar şaşırtıcıydı. Güven krizini aşabilecek unsurlar içeriyordu. Konunun ivediliği ortadayken, güven krizini aşma operasyonu siyasi platforma çekildi. Siyasiler konuyu tartışmaya, planın ilerisini gerisini ellemeye başladılar. Bu sürecin piyasalara verdiği mesaj otoritenin neyi nasıl yapacağı konusunda kararlılığının olmadığıydı. Piyasaları yatıştırma planı "kabahat kimde" aramasına dönüştü. Piyasalar yeniden karıştı. Yatırım fonlarından çıkışları yavaşlatmaya yönelik ortaya atılan çözümlerden çıkışların yavaşlaması üzerine geri dönüş sinyalleri verilmesi finans piyasalarının otoritenin ciddi ve kararlı olmadığı şeklinde yorumlamasına neden oldu. Bu aşamada, geçen perşembe günü ortaya atılan yatıştırma planının çalışıp çalışmayacağı dahi piyasalar açısından tartışmalı hale geldi. Önerilerin "şaşırtıcı" etkisi kaybolmaya başladı. Yani, otorite bir günlüğüne krizin önüne geçmiş görünürken yeniden gerisine düştü. Kongre geçen hafta sonu kendine sunulan piyasaları yatıştırma plan taslağını olduğu gibi kabul etse dahi, sonucun olumlu olup olmayacağı şüpheli. Şimdi, piyasalar, "bazı kötü kredileri devlet alacak da, sonra ne olacak?" diye sormaya başladılar. Yeniden şaşırtıcı bir önlemler paketi ile piyasaların karşısına çıkılması gerekebilir. Çünkü, güven krizi nitelik değiştirmeye başladı. Bunun anlamı piyasaları yatıştırmanın maliyetinin giderek arttığıdır. MALİYET ARTIYOR Piyasalar bir şekilde bir gün elbette yeniden istikrara kavuşacak. Hiçbir krizin devamlılığı olamaz. Ama, finansal istikrarsızlığın faturası, kriz uzadıkça artıyor. Finansal sistemin kilitlenmesi bir aşamada güven krizinin yayılması ve derinleşmesi olasılığını artırıyor. Bu yönde gelişmeler var. Ekonomik durgunluğun derinleşmesi olasılığı artıyor. Vergi verenler korunmaya çalışılırken vergi verenlerin servetlerinin giderek azalmasına, hatta yok olma olasılığının artmasına göz yumuluyor. Bizler olan biteni seyrediyoruz. Ama, bugünlerde Amerikan ekonomisindeki gelişmeler Türkiye ekonomisini de çok yakından ilgilendiriyor. Krizin kontrol altına alınmasının zaman alması bizim için de maliyeti artırıyor. Aslan Sürüsü KıranlardaAşağıdaki hikaye...Yiğit BulutReferans, 25.09.2008
9月24日 Ekonomi Türbancıları (ET)Küresel Ekonomi Tetikçilerinin İtiraflarıMustafa Pamukoğlu Cumhuriyet, 24.09.2008 John Perkins, “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” kitabının girişinde şunları söylüyor: “Ekonomik tetikçiler (ET’ler), yerküre üzerindeki ülkeleri trilyonlarca dolar dolandıran yüksek ücretli profesyonellerdir. Dünya Bankası, ABD Uluslararası kalkınma Ajansı (USAID) ve diğer yardım kuruluşlarından büyük şirketlerin kasalarına ve gezegenimizin doğal kaynaklarını kontrol eden birkaç varlıklı ailenin ceplerine para aktarırlar. Kullandıkları araçlar arasında sahte finansal raporlar, hileli seçimler, rüşvet, zorbalık, seks ve cinayet bulunmaktadır. Oynadıkları oyun imparatorluklar kadar eski olmasına rağmen, günümüzdeki küreselleşme sürecinde yeni ve korkutucu bir boyuta ulaşmıştır. Nereden mi biliyorum; ben de bir ET idim.” Yazarın tanımı ile küresel ekonomide şirketokrasi egemen. Bugün ABD’de olan dev şirketler krizi bu gerçeği doğruluyor. ABD’de medya büyük uluslararası şirketlerin elindedir. NBC’nin sahibi General Electric, ABC’nin Disney, CBS’inki Viacom olup, CNN ise AOL Time Warner şirketler topluluğunun parçasıdır. Medya çalışanları bu sistemin yürümesi için yerlerini ve hadlerini bilirler. Gelen krizi net olarak ortaya koymayan medya yüzünden ABD’deki son çalkantılar şok etkisi yaratmış durumda. Bu nedenle küresel dünyada medyaya sahiplik sisteminin değişmesinin artık şart olduğu çoğu çevre tarafından belirtiliyor. Son günlerde çokça yaşadığımız Türkiye’deki kötü örnekleri de dikkate aldığımızda bunun bizim için de ne denli önemli olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İletişim dünyasına şirketler sahipse zalimce uygulanan ekonomik sistem medya kanalı ile yönlendiriliyor. Sonra büyük iflaslar, ekonomik depremler şok etkisi yaratıyor. Üretmeyen sadece küresel fonların cazip uğrak yeri olan ülke ekonomimizi daha bir yıl önce tüm medya muhteşem olarak sunmamış mıydı? Ülkenin roket hızı ile şaha kalktığını ballandıra ballandıra anlatmıyorlar mıydı? Petrole bağlı bir ekonomi, cari açığı tehlikeli sınırda ve finansmanı sıcak para ile yapılıyor, dış ve iç borçlar gayrisafi milli hasılaya neredeyse eşitlenmiş, kredi kartları ile ülke vatandaşı tüketim çılgınlığına girmiş, çocukların da ellerinde ek kredi kartları olmaya başlamış, kredi kartları ile müthiş bir sanal ve balon kaydi para yaratılmış ekonomiyi savunanlar ve sıcak para ile övünen bir ekonomiyi kırılgan olarak görenlere cahil diyenler yine bizim medyamız değil miydi? Ekonomiyle ilgili haber ve görüşleri izlerken kendimizi başka bir ülkede yaşıyor sanmıyor muyduk? Evet böyleydi; bunları bize sunan büyük grupların medyası idi. Ekonomik tetikçi şu önerilerde bulunuyor: “Daha iyi bir dünya yaratmak için sahip olduğumuz şaşırtıcı fırsatları hemen sıralayabilirim: Herkese yetecek kadar yiyecek ve su; hastalıkları geçirip bugün milyonlarca insanı gereksiz yere etkileyen salgınları önleyecek ilaçlar; yaşamın gereklerini yerkürenin en ücra köşelerine bile götürecek ulaştırma sistemleri; okur-yazarlık oranını arttırıp, dünyadaki her insanın, diğer bir insan ile iletişime girebilmesine olanak verecek internet servislerinin sağlanması; farklılıkların giderilmesini sağlayarak savaşları gereksiz kılacak araçlar herkes için daha ekolojik ve verimli evler geliştirmek için kullanılabilecek, hem uzayın sonsuzluğunu hem de en minik atomaltı enerjiyi araştıran teknolojiler; yukarıdakilerin tümünü başarmak için yeterli kaynaklar ve daha birçok şey.” Ve şu soruları kendimize sormamızı istiyor: - Neyi itiraf etmem gerekiyor? Kendimi ve başkalarını nasıl kandırdım? Nerede geciktim? Dengesiz olduğunu bildiğim sistemin içine çekilmeme neden izin verdim? - Kendi çocuklarımın ve tüm çocukların, Kurucu Atalarımızın rüyasını, yaşam, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı düşünü gerçekleştirmelerini sağlamak için ne yapacağım? - Gereksiz açlığa son vermek; çocuklarımıza, obur veya dengesizce yaşayan insanlara, medyanın kendilerini nasıl kontrol ettiğini ve bizi mutluluk hayalleri ile avuttuğunu nasıl anlatacağım ve onları ikna edeceğim? Bu kitabı okuyunca şunu düşündüm; bizde de ekonomik tetikçiler var mı, varsa ne zaman itirafta bulunacaklar, acaba şunları itiraf edebilecekler mi? - Arkadaş ben medyayım, hükümetle işim var. Ticaretim için bazı zaman yağ yaparım, bazı zaman yerden yere vururum. - Bizler de arsa spekülasyonu yaptık. İmar artışından yararlandık. Oluşan rantı birileriyle paylaştık. - Ekonomiyi iyi göstermek zorundayız. Bunun için ciddi teşvik primi alıyoruz. - Allah’la kandırdık, para topladık. Bu paraların büyük kısmını yoksul insanlara dağıttık. Ama bir kısmını da hizmet ücreti olarak biz aldık. Bu bizim hakkımız. - Biz farklıyız; sosyal dayanışma içinde eğitim ve ticaret bizim önceliğimiz. Din ikinci planda. Bu iki hedefi gerçekleştirmek için ciddi ekonomik organizasyon kurduk. Havuza giren paralar gönüllü verilen paralar ve herhangi bir vergi kaybına ve yolsuzluğa yol açmıyor. Onun için bizden korkmayın! - Büyük projeler, ihaleler, satın almalarda bize yardımcı olan insanlara elbette gelir dağılımı adaletini sağlamaya katkıda bulunmak için hediyeler verdik. Bundan doğal ne olabilir. Vermeseydik daha fazla zenginleşmemiz sizi rahatsız etmez miydi? - Farkına vardık; tüketen ekonomiden üreten ekonomiye geçmemiz bizi kurtaracak. - Medya sahiplik sisteminin değişmesi şart; medya çok şeyi yönlendirebiliyor. Bu nedenle tarafsızlığı sağlayacak sahiplik en uygunu. Dünyada ekonomik tetikçiler itiraf ettikçe gerçekleri öğreneceğiz. Bekleyelim görelim… pamukm@superonline.com 9月22日 BATAŞ10 milyar dolarlık BOTAŞ batığı
Fatih Çekirge Hürriyet, 22.09.2008
- 2009 elektriklerin kesileceği yıl mı? - Böyle giderse evet... EPDK’nın eski başkanı Yusuf Günay’ın cevabı bu. Köprüden Önceki Son Çıkış
9月19日 Gidiş Gidiş DeğilKart ve tüketici kredisi faizleri artabilir
Güngör Uras Milliyet, 19.09.2008 Dışarıda esen rüzgârların etkisinde bankalarımızın para maliyetleri artabilir. Para maliyeti artan bankalarımız kredi faizlerini yükseltmek zorunda kalabilir. Bundan da en fazla kredi kartı borçluları ile tüketici kredisi borçluları zarar görebilir. Zamlar üzmeye devam edecek ASBD (Amerika Sosyalist Birleşik Devletleri)Amerika (Sovyet Sosyalist) Birleşik Devletleri
Hurşit Güneş Milliyet, 19.09.2008 Yurtdışında işler karman çorman. Tam bir mali kriz özelliği gösteriyor. Sabah uyanır uyanmaz ilk aldığımız haber Rusya’da borsanın ne zaman açılacağının belli olmadığıydı. Sonra baktık ABD’de borsalar çökmüş. Güven bunalımı Küreselleşme kendi evini sarsıyor 9月18日 Broke Investor of Last ResortA New Role for the Fed: Investor of Last Resort
Win McNamee/Getty Images
The Federal Reserve, with help from the Treasury Department, led by Henry Paulson, above, is taking more risk from markets. The New York Time, Sep 17, 2008
WASHINGTON — The mighty Federal Reserve is being stretched to its limits, both in the range of problems it is being asked to fix and in its financial firepower. Susan Walsh/Associated Press
The Federal Reserve, led by Ben Bernanke, is being stretched. The central bank has also transformed itself almost overnight into the Fed Inc. by essentially taking over American International Group after already taking on hundreds of billions of dollars in mortgage securities to help ailing financial institutions. Instead of just setting monetary policy in its Ivory Tower-like setting, the Fed now must wear several hats — that of insurance conglomerate, investment banker and even hedge fund manager. “This is unique, and the Fed has never done something like this before,” said Allan Meltzer, a professor of economics at Carnegie-Mellon University and author of a sweeping history of the Federal Reserve. “If you go all the way back to 1921, when farms were failing and Congress was leaning on the Fed to bail them out, the Fed always said ‘It’s not our business.’ It never regarded itself as an all-purpose agency.” The Fed has often been described as the nation’s lender of last resort — the one institution that would lend money when everything else had failed. But by acquiring almost 80 percent of A.I.G. in exchange for lending it $85 billion, and holding $29 billion in securities once owned by Bear Stearns, the Fed is now becoming the investor of last resort as well. That could put the central bank in an increasingly complicated and contradictory position. It will be responsible for stabilizing the financial system, but also for minimizing losses to taxpayers. Those responsibilities are likely to conflict even more than the traditional tension between the Fed’s dual mandate to keep inflation low and promote full employment. The Fed’s balance sheet, moreover, is being stretched in ways that seemed unimaginable one year ago. As recently as last summer, the central bank’s entire vault of reserves — about $800 billion at the time — was in Treasury securities. By last week, the Fed’s holdings of unencumbered Treasuries had dwindled to just over $300 billion. Much of the rest of its assets were in the form of loans to banks and investment banks, which had pledged riskier securities as collateral. In a sign of how short the Fed’s available reserves had become, the Treasury Department sold tens of billions of dollars of special “supplementary” Treasury bills on Wednesday to provide the Fed with extra cash. The Treasury sold $40 billion of the new securities on Wednesday morning and will sell $60 billion more on Thursday. More money-raising is sure to follow. “The Fed is very stretched, and that’s why they’ve asked the Treasury to go ahead with these proposals,” said Lou Crandall, chief economist at Wrightson ICAP and a longtime analyst of the Fed’s market operations. “You don’t want the market wondering whether the Fed has enough reserves to handle the next supplicant.” Indeed, the role of the Fed chairman, Ben S. Bernanke, almost seemed to unnerve a leading House Democrat. “He can make any loan he wants under any terms to any entity or individual in America that he thinks is economically justified,” said Representative Barney Frank, Democrat of Massachusetts and chairman of the House Financial Services Committee. “I asked the chairman if he had $85 billion to bestow in this way. He said ‘I have $800 billion.’ ” “No one in a democracy unelected should have $800 billion to dispense as he sees fit,” Mr. Frank said. Fed officials contend that they have ample resources to handle all their new obligations. Unlike a company or a household, the Fed can raise as much cash as it wants by printing money and buying up Treasuries and other securities at will. But in the last few months, the central bank has transformed itself from a regulator of the money supply to a white knight for troubled financial institutions. The first step across the Rubicon occurred last March, when the Federal Reserve and Treasury Department prevented the bankruptcy of Bear Stearns by engineering its shotgun marriage to JPMorgan Chase. To make the deal work, the Fed agreed to hold and manage a huge pool of hard-to-sell securities from Bear Stearns as the collateral for a $29 billion loan to JPMorgan. The Fed has disclosed little about the securities it is holding, but the pool is believed to include billions of dollars worth of securities backed by troubled subprime mortgages. At the time, Fed officials hired the money-management firm BlackRock Inc. to oversee the Bear Stearns pool, which appears as “Maiden Lane L.L.C.” on the Fed’s balance sheet. But while Fed officials said their goal was to “maximize returns” on those assets, officials appear to have made no changes in the portfolio yet. But the Maiden Lane portfolio will be small potatoes compared to the businesses owned by A.I.G. The failed insurance conglomerate held countless billions of dollars in credit-default swaps, which are insurance contracts that protect bond holders from losses if a company defaults on its loans. It also holds vast amounts of real estate, which could have a depressing impact on property prices if the company’s new overseers decided to unload quickly. Fed officials said on Tuesday that they did not plan to manage the A.I.G. holdings themselves. Instead, the Fed has a claim on just under 80 percent of the equity in A.I.G. as collateral to cover loans on which A.I.G. will have to pay a steep interest rate of about 12 percent. Fed officials appear to be hoping that the high rate will encourage the company to pay off its loans as quickly as possible. But if the company’s new executive cannot fix its problems quickly, Fed officials might need to get more directly involved. That could make them tantamount to real estate investors and hedge fund managers at the same time. Beyond its foray into corporate management with A.I.G., the Federal Reserve is becoming an increasingly important force in the market for risky debt securities. Analysts say they believe that Lehman Brothers, the Wall Street firm that filed for bankruptcy on Monday, is borrowing tens of billions of dollars through the Fed’s six-month-old emergency loan program for big investment banks. For months now, investment banks have shunned the Fed’s lending program because they feared being perceived as weak. But Mr. Crandall, of Wrightson ICAP, predicted that Lehman and other investment banks might have already tapped it for $50 billion since last weekend. If they did, Fed officials will be holding collateral that is even riskier than what they already have. 9月17日 Leh Lehler
Sırada Kimse Var Mı?Finans sistemi ve piyasalarda dalgalanma devam ediyor
Güngör Uras Milliyet, 17.09.2008 Amerika’nın en güçlü ve asırlık bankaları çökmeye başlayınca finans sistemindeki dalgalanmanın bize de zarar getirmesinden korkmaya başladık. 9月16日 Nalları Diktiler, Sıra BizdeOlası bir küresel krizin eşiğindeki Türkiye
Hurşit Güneş Milliyet, 16.09.2008 Türkiye’de yanlış zamanda yanlış bir kavga başlatıldı. Bir siyasal iktidarın her ne nedenle olursa olsun medyayla bir kavga içine girmesi çok olumsuz. Bundan kim kazançlı bilemeyiz. Ama dünyada bu kadar patırtı varken finans piyasalarındaki dengelerin sarsılacağına hiç kuşku yok. Bize Bişey Oldu Abi (İngiliz Kürt Danışmanı Buldurttular)“Lehman“ battı, Bakan Şimşek’in bankası “M.L.” satılıyor, AIG zorda
Güngör Uras Milliyet, 16.09.2008 Halkımız, Merrill Lynch’in (M.L.) adını hükümette ekonomiden sorumlu bakan olarak görev alan Bay Şimşek sayesinde öğrendi. Bay Şimşek, daha önceleri M.L.’nin Londra ofisinde danışmandı. M.L.’nin başarılı olması için raporlar yazıyordu. 9月15日 Çıkmaz Sokaktaki Çıkmaz DuvarLehman to File for Bankruptcy After Suitors Drop Out By Yalman Onaran and Jef Feeley The Bloomberg, Sep 15, 2008 Lehman Brothers Holdings Inc., once the fourth-largest U.S. investment bank, will file for bankruptcy after potential buyers abandoned talks and the U.S. government declined to fund a takeover of the crippled firm. Lehman, last year's biggest underwriters of mortgage-backed securities, plans to file a Chapter 11 petition in the U.S. Bankruptcy Court for the Southern District of New York, the firm in a statement today. The filing will be by the holding company and won't include any of its subsidiaries, Lehman said. Barclays Plc, which had emerged as a leading candidate to acquire Lehman, pulled out first yesterday, contending it couldn't obtain guarantees from the government or other Wall Street firms to protect against potential losses on Lehman's assets. Bank of America Corp. withdrew about three hours later, before announcing that it would acquire Merrill Lynch & Co. Banks and brokers sought yesterday to consolidate trades linked to Lehman to minimize the impact of a bankruptcy filing. ``In the short term, there will regrettably be losers including creditors, investors and the capital markets,'' said Martin J. Bienenstock, a New York bankruptcy lawyer representing several Lehman creditors. Founded in 1850 by three Jewish immigrants from Germany, Lehman has managed to avert previous potential disasters and was among the handful of U.S. financial firms that had endured for more than a century. Chief Executive Officer Richard Fuld, who joined Lehman in 1969 and is the longest-serving CEO on Wall Street, attempted to shore up the firm's finances in the second quarter by raising $14 billion of capital, selling $147 billion of assets, increasing cash holdings and reducing reliance on short-term funding to create a buffer against a bank run. Historic Loss Lehman last week reported the biggest loss in its history and said it planned to sell a majority stake in its asset- management unit, spin off real-estate holdings and cut the dividend in an effort to shore up capital and regain investor confidence. The efforts failed to stem speculation that the firm's mortgage holdings would lead to more losses. Lehman fell 77 percent last week in New York trading. The U.S. Treasury and the Federal Reserve negotiated with Wall Street executives for the past three days in New York try to strike an agreement that would prevent the investment bank from failing before markets open today. Treasury Secretary Henry Paulson indicated that he didn't want to use U.S. taxpayer funds to ease a sale of the company. Fuld, 62, is exploring the sale of its broker-dealer operation and continues to hold talks on the sale of its asset- management unit, including fund manager Neuberger Berman, the company said today in the statement. SIPC Role The U.S. Securities and Exchange Commission said customer accounts at Lehman are protected and agency staff will remain at the brokerage firm in the coming weeks. Securities rules require segregation of Lehman's securities and cash, and accounts are covered by insurance provided by the Securities Investor Protection Corp., the Washington-based agency said last night. SEC employees working inside the broker's office will continue that assignment, the agency said. ``We are committed to using our regulatory and supervisory authorities to reduce the potential for dislocations from recent events, and to maintain the smooth functioning of the financial markets,'' said SEC Chairman Christopher Cox in a statement yesterday. Brokerage units that fail usually are handled by the SIPC, which appoints a trustee to liquidate the business and protect its customers. Lehman's customer accounts may also be farmed out to other firms that could protect cash and securities, on the model of the failed junk-bond firm Drexel Burnham Lambert, which filed for bankruptcy in 1990. `Big Mess' Lehman's trades in commodities, derivatives and other financial instruments could be unwound by the bank's counterparties, said Andrew Rahl, co-head of bankruptcy in New York at law firm Reed Smith LLP and a specialist in financial companies. A liquidation of the brokerage unit might be ``a big mess'' if Lehman used customer accounts to raise cash, and sale and repurchase agreements had to be unwound, Rahl said. The trigger for SIPC to take over the Lehman brokerage would be a freezing of customer accounts, or a Chapter 11 filing that implied the unit was insolvent and its customers might not be able to access their property, the official said. `Chaos' at First ``First there will be chaos and then an adjustment process as losses distribute themselves through the market,'' said Gilbert Schwartz, a former Federal Reserve attorney and now a partner at Schwartz & Ballen LLP in Washington. ``There won't be any lasting turmoil. Treasury and the Fed have determined that markets have adjusted to the situation since Bear Stearns. If every time a big institution went bust the markets expected the government to step in, no one would ever adapt.'' Ladenburg Thalmann & Co. analyst Richard Bove wasn't as sanguine. ``We will be entering uncharted territory. The company has $600 billion in assets and $550 billion in debt outstanding. Forcing liquidation will set off problems in other companies and markets everywhere.'' Rival banks and brokers today held a session for netting derivatives transactions with Lehman to reduce uncertainty in the derivatives market. That move means canceling trades that offset each other, the International Swaps and Derivatives Association said in a statement. The ISDA includes 218 banks, brokerages, insurance companies and other financial institutions from the U.S. and abroad. Damage Test Fed officials sought a solution that didn't involve a government bailout of Lehman. Barclays, the U.K.'s third-biggest bank, said in a statement that it walked away after failing to obtain guarantees to protect against potential losses at the U.S. securities firm. Any sale of Lehman's investment management units would be subject to court approval and creditor scrutiny if Lehman goes into Chapter 11, said Charles Tatelbaum, a Florida-based bankruptcy lawyer and a former vice president of the American Bankruptcy Institute. ``Bankruptcy severs all counterparty contracts, and therein lies the systemic risk,'' said David Kotok, chief investment officer of Vineland, New Jersey-based Cumberland Advisors Inc., which manages $1 billion. ``This would be the first time we've tested how much damage will be done by a bankruptcy.'' To contact the reporters on this story: Yalman Onaran in New York at yonaran@bloomberg.net; Jef Feeley in Wilmington, Delaware at jfeeley@bloomberg.net 9月14日 Kurtar Bizi UlanBüyük bir kargaşanın yaşandığı küresel piyasalarda yön bulmak çok zorlaştı Milliyet, 14.09.2008 Piyasalarda görevimiz tehlike Bu pazar kim kurtarılacak? |
|
|