| m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 | 帮助 |
|
9月30日 Egzos Kokuları Geliyor19 otomotiv şirketine soruşturmaMilliyet, 30.09.2009
Rekabet Kurulu, otomotiv sektöründe faaliyet gösteren on dokuz teşebbüs hakkında soruşturma açılmasına karar verdi Kurumun internet sitesinden yapılan duyuruda, Kurulun, 9 Eylül 2009 tarihli toplantısında otomotiv sektöründe faaliyet gösteren 19 teşebbüs hakkında soruşturma açılmasına karar verdiği belirtildi. “Baylas Otomotiv A.Ş. Mazda Motor Logistics Europe NV, Mercedes Benz Türk A.Ş.Nissan Otomotiv A.Ş. Peugeot Otomotiv Pazarlama A.Ş. Şahsuvaroğlu Dış Ticaret Ltd. Şti. Temsa Global Sanayi ve Ticaret A.Ş. Tofaş Türk Otomobil Fabrikası A.Ş. Toyotasa Toyota-Sabancı Pazarlama ve Satış A.Ş.” Basic InstinctGüçlü dolar ihtiyacı ve acı gerçekler
Mehmet Uğur CİVELEK Dünya, 30.09.2009
Avrupa Merkez Bankası Başkanı Trichet, hafta başında yaptığı değerlendirmede Amerikan Doları'nın güçlü olmasının hayati önemde olduğunu belirtmiş. Bu saptamaya katılmamak mümkün değil. Ancak biraz eksik olmuş; gereksinim böyle olmasına karşılık, doların çok büyük bir hızla bu ihtiyacı karşılamaktan uzaklaşıyor olmasına ve bu ıraksamaya bağlı olarak büyüyen sistemik riske değinmemiş! Evet, bugün itibarı ile Amerikan Doları değer kaybettikçe küresel düzeydeki dengesizlik ve sorunlar büyüyor, ekonomik daralmanın dalga dalga derinleşmesi ihtimali artıyor. Bir yandan rekabet koşullarının iyice olumsuzlaşması, diğer yandan maliyet kökenli enflasyon baskısının giderek şiddetlenmesi gibi eğilimler bu süreçte etkisini hissettiriyor. Olumsuzluk arttıkça kamulaştırma, korumacılık ve parasal genişleme gibi eğilimler tepki olarak devreye giriyor; sonuçta ekonomik daralma farklı boyutlara tırmanır iken istikrarsızlık artıyor ve güven bunalımının derinleşmesi kaçınılmaz hale geliyor. Daha özele inip konuya Avrupa Birliği açısından yaklaşır isek durum daha da netleşebilir. Bir an için Euro'nun Amerikan Doları'na karşı yüzde 30 oranında ek bir değerlenme yaşadığını ve dolar bazındaki hammadde ve zorunlu ihtiyaç malzemelerinin fiyatlarınında ortalama yüzde 100 oranında arttığını varsayalım. Sanayi ürünleri konusunda uzmanlaşmış AB ülkelerinin durumu ne olur? Ortada herhangi bir birlik kalabilir mi? Daha geniş açıdan bakar isek, 1945'te kurulan dünya düzeninde ABD ekonomisinin ve parası doların özel bir yeri var: Bugün iyice yıpranmış olan bu eski düzenin güç dengelerinde herhangi bir büyük değişime tahammülü yok ve doların güç kaybetmesi durumunda doğacak boşluğu başka bir paranın doldurması pek olası değil. Tersten bakar isek güç dengelerinin değişmeye başlaması veya doların düzenli olarak değer kaybetmesi ya da birbirine bağımlı olarak her ikisinin birlikte yaşanması sistemik riski artırır. Bu değişim toplamda bir daralma anlamına gelse de bazıları çok kaybeder bazıları az; ve az kaybedenlerin yeni düzende daha fazla söz sahibi olmak istemeleri de çok doğaldır. Gelişmiş Batı ülkeleri çok kaybedenler grubundadır; hegemon olma ve kendi geleceklerini belirleme konumunu kaybetmeye başlamışlardır. Doların değer kaybı buzdağının sadece görünen kısmıdır. Doların güçlü olabilmesi ABD ekonomisinin durumuna bağlıdır. Eğer ABD ekonomisinin tasarruf açığı büyüyor ise veya bu açığı kapatmaya çalışır ise mali sistemi ayakta duramaz hale geleceği biliniyor ise bir şeyleri düzeltmek için artık çok geçtir. ABD ekonomisinin borç yükü hızla artıyor, merkez bankası ile günü kurtarmak adına tarihin en büyük parasal genişlemesine imza atıyor. Paranın, merkez bankalarının çıkardığı bir çeşit borç senedi olduğunu düşünür isek değerini saptamak için karşılığındaki varlıklara bakmamız gerekir. Eski gücünde olmayan ABD Hazinesi'nin tahvilleri, kimsenin yanına yaklaşmak istemediği toksik kağıtlar... Ayrıca merkez bankasının müşterileri durumundaki bankaların durumunun da eskiye oranla pek iç açıcı olmadığını hesaba katmak gerekiyor. Bu durumda soralım doların gücünü koruması mümkün müdür? Bu maddi dünyada düşenin dostu olur mu?.. Amerikan Doları artık ikinci lige düştü; artık güvenli bir liman değil ve belki bir daha eski konumuna asla dönemeyecek. Temel içgüdüsü para kazanmak olan finans profesyonelleri tarafından "carry trade" de daha yoğun kullanılacak! Ve onlar bindikleri dalı kestiklerini farkettiğinde iş işten geçmiş olacak... Ahlaki çöküntünün ortaya çıkmasını önlemekte kararlı olunamamış ve buna bağlı olarak temel iç güdüler, yozlaşmış ise bizi bekleyen geleceğin aydınlık olmadığı kesindir... 9月27日 Kaos ÇarşaflarıKaos Notları
Selim Somçağ
26.09.2009
Nisan ayında “Tünelin ucunda ışık göründü” makamında başlatılan Amerika merkezli propaganda kampanyası son haftalarda iyice çığırından çıkarak “Kriz bitti” aşamasına ulaştı. Bu kampanyanın başlıca iki tane malzemesi var: Birincisi başta ABD’ninkiler olmak üzere finansal piyasaların önemli ölçüde toparlanması, ikincisi de gelişmiş ülkelerin çoğunda bahar aylarından itibaren millî gelirde 2008 sonunda başlamış olan sert daralmanın hız kesmesi. Ne yazık ki bu iki olgu da krizin sona erdiğinin bir işareti değil. Finansal piyasalardaki toparlanma başta Amerikan merkez bankası Fed olmak üzere gelişmiş dünya merkez bankalarının finans piyasalarına olağanüstü boyutta para pompalamalarının, millî gelirdeki sert düşüşlerin hız kesmesi de yine başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelerin bütçe harcamalarını olağanüstü boyutta arttırmalarının sonucu. Ne var ki hükümetlerin ekonomiye yaptıkları bu devasa müdahaleler başta ABD olmak üzere birçok ülkede merkez bankası bilançolarında, bütçe açıklarında ve kamu borç stoklarında patlama boyutunda artışlara yol açmış ve açmaktadır. Dolayısıyla, bu doping uygulamalarını hiçbir hükümetin orta vadede mevcut boyutlarıyla sürdürmesi mümkün değildir. Doping geri çekildiği anda finans piyasalarındaki toparlanmanın da, ekonomik faaliyetteki cılız canlanmanın da kalıcı olmadığı görülecektir. Bu bir. İkinci olarak; zaten bu tür bir krizin sona erip ermediğini yalnızca borsalara ve millî gelir hareketine bakarak tayin etmek mümkün değildir. Krizin gerçek seyrini anlamak için ilk bakılacak değişkenler istihdam ve banka kredileridir. Krizin merkezi Amerikan ekonomisine bakacak olursak işsizliğin 20 aydır kesintisiz olarak arttığını görüyoruz. ABD’nin resmî rakamlarına göre son iki yılda dar kapsamlı işsizlik oranı % 4.7’den % 9.7’ye, gerçeğe daha yakın olan geniş kapsamlı işsizlik oranı ise % 8’den % 16.8’e yükselmiştir. İşsizliğin resmî rakamlarla % 17’ye ulaştığı bir gelişmiş ekonomide krizin bittiğinden söz edilemez. Kredilere de bir göz atalım: Amerikan ekonomisinin candamarı olan tüketici kredilerinin hacmi yılbaşından Temmuz sonuna kadar % 5.2 oranında daralmıştır. Kriz öncesindeki balon döneminde bu hacim her yıl % 5 kadar artmaktaydı. Amerikan ekonomisinin 2000’li yıllarda can simidi olan mortgage kredilerinin hacmi de 2006’da % 12, 2007’de % 8 artmıştı. Bu hacmin 2008’in son çeyreğinden itibaren (Amerikan tarihinde ilk defa olmak üzere) gerilediğini görüyoruz. Ayrıca Haziran 2009 itibarıyla bu hacmin % 14’ü batık durumda. Bu konuyu daha fazla uzatmaya gerek yok. Dünya krizi bitmemiştir; krizin sonuna yaklaşmış da değiliz. Bazı sahalarda görülen rahatlama ABD, AB ve Çin’deki sürdürülemez parasal genişlemenin sonucu olup geçicidir. Bu sebeple üretim ve yatırım kararlarını “Kriz bitti” propagandasına kapılarak alanlar çok ağır bir bedelle karşılaşabilirler, uyarıyorum. Bildiğiniz gibi Amerika merkezli ekonomik krizin dünya politikasında önemli dönüşüm ve çalkantılara yol açabileceğini, bunların Türkiye açısından çok da hayırlı olmayabileceğini uzun süredir söylüyorum. Buradaki temel beklentim ekonomisinin kalıcı bir çöküş sürecine girmesi sebebiyle gerileyen bir emperyalist güç olan ABD’nin bu hegemonyasını korumak için birtakım önleyici vuruşlarla bir ölüm çırpınışı içine girmesi, başlıca kaygım da hem ABD’ye en çok bağımlı ülkelerden biri, hem de ABD’nin hedef tahtasındaki ülkelerden biri olan Türkiye’nin bu türbülanstan ağır yara almasıydı. Maalesef son yazımdan bu yana her iki yönde de önemli gelişmeler oldu; bunları kısaca görelim. Önce Amerika’dan başlayalım. Amerikan federal hükümetinin bütçesi 2007 yılında USD 161 mia açık vermişti. O yılki millî gelirin % 1.1’ine denk gelen bu açık ABD’nin temel ekonomik dengeleri açısından bir tehlike oluşturmuyordu. Krizin başlamasıyla beraber 2008’de açık USD 455 mia.a ya da millî gelirin % 3.2’sine yükseldi. Bu kadarı da ABD gibi bir ekonomi için sorun olmaz. Peki bu yıl? Bu yıl Amerikan malî yılının 11. ayı olan Ağustos sonunda federal bütçe açığı USD 1.4 tr oldu; açığın yıl sonunda USD 1.8 tr.a ulaşması bekleniyor ki, bu da beklenen millî gelirin % 13’ü ediyor. Bunun her ülkenin ekonomik dengelerini bozabilecek kadar yüksek bir açık olduğu ortada. Üstelik ABD ekonomisi tüketimdeki daralmaya rağmen hâlâ yıllık bazda USD 500 mia kadar bir cari açık vermeye de devam ediyor. Demek ki artık ABD ekonomik dengelerinin anîden altüst olmasını istemiyorsa kriz ortamında bile büyük boyutta cari fazla vermeye devam eden ihracatçı ülkelerin Amerikan devlet tahvillerini sürekli satın almasına muhtaçtır, muhtaçtan da öte mahkûmdur. Bu durumdaki başlıca ülkeler ise Çin, Japonya ve Rusya’dır. Japonya ABD himayesinde bir ülkedir, ABD’nin burada şimdilik fazla sıkıntısı olmaz. (Ancak Japonya’da bile geçen ayki seçimlerde azılı Amerikancı Liberal Demokrat Partinin 50 yıllık iktidarının bittiğine, seçimi kazanan Japonya Demokrat Partisinin liderinin seçim kampanyasında ABD ile daha dengeli ve daha mesafeli bir ilişki yürütme sözü verdiğini hatırlatayım. Bu ABD’nin gerileyen gücünün ilk belirtilerinden biridir.) Ancak Çin ve Rusya asla çantada keklik değil. Özellikle Çin için ABD bir ihracat pazarı olarak hayatî önemde. Dolayısıyla Çin’in ihracattan eline geçen parayla Amerikan tahvili alarak ABD’nin bütçe ve cari açığını finanse etmesi Çin’in büyümesi için de zorunlu. Ancak doların değerinin Çin ve Rusya’nın her ay kaç milyar dolarlık Amerikan tahvili satın alacağına göre belirlenmeye başladığı bir dünyada bu oyunun kuralları değişir. Artık bu oyunda ABD, Çin ve Rusya karşısında askerî-siyasî cephede kabadayılık hayallerine elveda der, boynunu büküp oturur. Bu öngörüm çok mu hayalci geldi? Gelmesin, çünkü bu çözülme başladı bile. Daha düne kadar Çek Cumhuriyetine ve Polonya’ya “İran’a karşı” nükleer kalkan kuracağını ilân eden, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya girmesi için uğraşan ABD’nin birdenbire bunlardan vazgeçiverdiğini görüyoruz. ABD’nin Rusya ile doğrudan kapışacak gücünün kalmadığını idrak etmesi tabiî ki dünya barışı için olumlu bir gelişme, ama bu Türkiye’yi rahatlatıyor mu derseniz, cevabım maalesef hayır. ABD’nin petrol bölgesi Ortadoğu’dan çekilerek petrol piyasasındaki gücünden vazgeçmesi Amerikan ekonomisinin içine girmiş olduğunu çöküş sürecini birden derinleştirir; askerî olarak da ABD hegemonyasına büyük darbe vurur. Dolayısıyla ABD, şu anda Rusya cephesindeki geri çekilmeye karşılık Ortadoğu’daki nüfuzunu derinleştirmek peşinde. Bu çerçevede bölgenin belkemiği olan iki ülkeyi hedeflediği görülüyor: İran ve Türkiye. İran konusu malûm. ABD 30 yıldır Ortadoğu’daki kâbusu olan İran’daki İslâmi rejimi bir şekilde ortadan kaldırıp bu baş ağrısından kurtulma ve İran petrollerini yeniden denetimi altına alma peşinde. Ne var ki İran’a karşı iyice saldırganlaştığı Bush döneminde bile İran’a doğrudan saldıracak gücü toparlaması çok zordu, şimdi ise imkânsız. Öte yandan gerileyen emperyalist güçlerin hayalhanesi çok genişler. Daha önce de defalarca yazdığım gibi, Türkiye’nin ABD hesabına İran’la kapışması ABD yönetiminin en büyük hayalidir. Her cephede gittikçe daha çok sıkışan Obama yönetiminin son günlerde bu büyük hayali gerçek sanmaya başladığı görülüyor. ABD yönetiminin Doğu Avrupa’ya füze kalkanı kurmaktan vazgeçtiğini açıklamasıyla eşzamanlı olarak Türkiye’ye “İran’a karşı kendisini savunması için” füze savunma sistemi satacağını ilân etmesi bunun açık göstergesi. Elbette Türkiye’ye silah satmak da, diplomatik teamüllere aykırı olarak iki ülkeyi birbirine karşı kışkırtan açıklamalar yapmak da bir Türkiye-İran savaşı çıkartmak için yeterli değil. Buna en büyük engel Türk halkının zengin tarihinden süzülüp gelen, bana göre dünyada başka hiçbir halkta benzerine rastlanmayan sağduyusu. Türkiye Cumhuriyetindeki 60 küsur yıllık ABD nüfuzuna ve son yıllarda bu nüfuzun görülmemiş boyutlara ulaşmış olmasına rağmen, devletin muhtelif kademelerinde de hâlâ böyle bir çılgınlığa direnecek çok sayıda kişi var. Dolayısıyla ABD bir yandan İran’ı Türkiye ve Afganistan üzerinden kuşatma girişimlerini hızlandırırken, bir yandan da Türkiye’yi dönüştürme girişiminde vites büyütüyor. Bilinçli vatanseverlerin, bu arada benim “Osmanlı ve Batı” adlı kitabımı okumuş olanların bildiği gibi ABD’nin Türkiye’ye giydirmek istediği elbise “Yeni Osmanlı” projesidir. Bu proje millî, üniter ve laik Türkiye Cumhuriyetinin yerine Türkiye’de etnik ve dinsel bir federasyon kurulmasını ve hilafetin canlandırılmasını içermektedir. Bu şekilde başkenti İstanbul olan federal hilafet devleti Türkiye’nin Ortadoğu’daki diğer Müslüman ülkeler için de bir çekim merkezi olmasıyla eski Osmanlı mülkü bir konfederasyon olarak canlandırılacak, böylece ABD İstanbul’da oturan ipleri kendi elinde bir Osmanoğlu marifetiyle bütün Ortadoğu’yu kolaylıkla idare ediverecektir! (Projenin diğer bir bacağı da ABD’nin Doğu Avrupa’daki, hatta belki günün birinde Rusya’daki Ortodoks hristiyanları da ekümenik ilân edilecek Fener Rum Patriği vasıtasıyla bu konfederasyona bağlayarak idare edivermesiydi, ama şimdi ABD Rusya karşısında geri çekildiğine göre projenin bu bacağı rafa kalkmış olabilir.) Bu projeyi ilk defa duyanlara bütün bunlar deli saçması gibi gelebilir. İnanmayan ABD’nin Sovyetler Birliğinin çöküşünden bu yana bu iş için ne kadar uğraştığını “Osmanlı ve Batı” adlı kitabımda görebilir. Türkiye’de bu iş için seferber olanların yalnızca İslâmcı-Osmanlıcı zümrelerden ibaret olduğunu da sanmayın. Bu iş için çırpınanlar arasında nice saygın bilim adamlarını ve nice büyük işadamlarını göreceksiniz. İşte son iki aydır Türkiye’de hükümetin ortalığa saçtığı muhtelif “açılımlar” tamamen bu “Yeni Osmanlı” projesinin yapı taşlarından ibaret. Halkın büyük çoğunluğunun öfkeli tepkisinden dolayı Başbakan Erdoğan’ın iki aydır bir türlü içini doldurmaya cesaret edemediği Kürt açılımı da, bunun arkasından geleceği satır aralarında söylenen başka etnik gruplara ve Alevîlere yönelik “açılımlar” da Türkiye’yi etnik ve dinsel bir federasyona götürmenin adımlarından başka bir şey değil. Hilafet cephesine gelecek olursak, bugün birçok özel TV kanalında ve dahi devletin televizyonu TRT’de Osmanoğlu sülâlesinin en yaşlı üyesi Ertuğrul Osman Beyin (“Hanedan” soytarılığına katılmış olmamak için özellikle Efendi yerine Bey diyorum) cenaze törenini seyrettiyseniz ve medyanın töreni nasıl yansıttığına dikkat ettiyseniz orada neler olduğunu da biliyorsunuz demektir. Benim gerçek son Osmanlı olarak gördüğüm cesur ve vatansever son padişah II. Mahmut’tan sonraki bütün fertleri kendi tahtlarını korumak için ülke çıkarlarını İngiltere, Fransa veya Almanya’nın ayaklarının altına atmış, son hükümdarı da milletine alçakça ihanet etmiş olan bir hanedanın soyundan gelmekten başka bir özelliği olmayan, Türklüğe ve Türkiye’ye herhangi bir hizmeti bulunmayan Ertuğrul Osman Bey bugün âdeta devlet töreniyle defnedildi. Daha da vahim olanı ise başta TRT olmak üzere cenaze törenini nakleden medyanın bu olayı tek elden hazırlanıp dağıtıldığı belli olan garip bir söylemle yansıtmasıydı. Seyredebildiğim bütün kanallarda ağız birliğiyle Osman Ertuğrul Beyin “hanedan reisliğinin” altı çizildi, onun ve hanedanın diğer mensuplarının uzun yıllar Türkiye’ye sokulmayarak vatan hasreti içinde kıvrandırılmalarının ne kadar büyük bir trajedi, ne kadar büyük bir insafsızlık ve vicdansızlık olduğu döne döne anlatıldı. Bu arada “hanedan riyasetinin” bundan böyle Osman Beyazıt nam şahsa intikal ettiği de her fırsatta vurgulandı. Bir açıdan baktığınızda bu olay acıklı bir komediden ibaret. Tahtını, ikbalini, her şeyini borçlu olduğu halkını, ülkesini düşman istilâsından koruyamadığı, en sonunda da tahtını korumak uğruna işgal güçleriyle işbirliği yaptığı için ta 86 yıl önce tarihin çöplüğüne atılmış ve halkının gönlünden ebediyen silinmiş bir hanedanın itibarını 97 yaşındaki bir torunun vefatını vesile ederek iade etmeye çalışmak gerçekten acınacak derecede umutsuz bir çabalama. Bu çabalamanın beyhudeliğinin en çarpıcı simgesi Fatih Camii avlusunda cenazeyi uğurlamaya gelenler arasında akraba taallûkat dışındaki en kalabalık zümreyi az ötede yuvalanmış olan İsmailağa cemaatinin şalvarlı, cübbeli, sarıklı mensuplarının meydana getirmesiydi. Ön planda Osmanoğlu sülâlesinin son derece şık ve modern giyimli, bir kısmı sonradan Türkçe öğrenmiş Frenklerin aksanıyla konuşan üyeleri kameralara demeç verirken, arka planda okumayı askerde Ali okulunda sökmüş birtakım sakalı belinde sarıklıların cübbelerini kabarta kabarta cami avlusunda sağa sola seğirtmeleri görülecek manzaraydı. Ne o? ABD Türkiye’de hilafeti canlandırıyor! ABD’nin Türkiye politikasını oluşturan sivri zekâlıların şunu anlaması lâzım: Türkiye’de yeniden hilafeti ve Osmanoğlu saltanatını ihya etme şansınız Türk halkının çoğunluğunu İsmailağa cemaatinin (ki mensuplarının çoğu toplumun en yoksul ve en eğitimsiz zümresinden gelen bir cemaattir bu) mensubu yapabilme şansınız kadardır! (Şunu da belirteyim ki bütün bunların bir Amerikan operasyonu olduğundan en küçük kuşkunuz varsa “Osmanlı ve Batı” adlı kitabımdan ABD’nin o ülkede kendi halinde yaşayan bu yaşlı adamcağızı bu role itmek için 2004’te nasıl Türk vatandaşlığına geçirtip Türkiye’ye gönderdiğini okuyabilirsiniz.) Tabiî bu olaydaki komedi unsurları ortadaki vehameti görmemize engel olmamalı. Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında faaliyet gösteren televizyon kanallarının Osmanoğullarının sürgüne gönderilmesini bir insanlık suçu gibi göstermeye çalışmaları, ortada tacın ve tahtın izi ve hanedanın h’si bile kalmamışken ikide bir “hanedan reisliğinden” söz açmaları İstiklâl Harbine, Türk Cumhuriyetine ve Türk Devrimine hain bir saldırıdır. Hele devletin kurumu TRT’nin bu operasyonda yer alması akıl almayacak kertede vahim bir skandaldır. Kriz ortamlarında takvim hızlanır, olağan zamanlarda seneler sürecek gelişmeler aylara, hatta haftalara sığar. Şu anda böyle bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla, bugün kısa bir dünya turu yapalım derken bu site için kaleme aldığım en uzun yazıyı yazmış oldum. Yazıyı daha fazla uzatmamak için birkaç kısa mesajla bitiriyorum: Türkiye’deki Amerikan nüfuzu şu anda tarihî zirvesindedir. Bu bizim başlıca dezavantajımızdır. Öte yandan kriz ilerledikçe ABD’nin askerî ve siyasî gücü gerileyecek, hem de şu anda kendisinin bile hayal edemediği bir hızla gerileyecektir. Bu da bizim başlıca avantajımızdır. Her halükârda Türkiye’nin nereye savrulacağı halen belirsizdir, bu süreç içinde ortaya çıkacaktır. Kısacası, yakın gelecekte Türkiye’nin birliğinin ve Cumhuriyetin yara alması tehlikesi mevcuttur. Öte yandan; Türkiye’de hükümetler halkı kandırıp uyutarak Türkiye’yi Gümrük Birliğine sokabilirler, IMF ile Türk ekonomisini çıkmaza sokacak programlar üzerinde anlaşabilirler, dış politikada tavizler verebilirler... Ama halka rağmen Türkiye’yi federasyon yapamazlar veya halka rağmen Türkiye’ye hilafeti geri getiremezler. Bu bakımdan Türk halkının Kürt açılımı veya Ermenistan sınır kapısının açılmasına gösterdiği kararlı tepkinin Türkiye Cumhuriyetinin bekasını ilgilendiren kritik yol ayrımlarında bundan sonra da devam etmesi hayatî önemdedir. Teğet GötürenlerKart borcunu ödemeyen sayısı 1.7 milyonu aştıHürriyet, 27.09.2009
Kredi kartı borcu kartı borcunu ödemeyenlerin sayısı temmuz ayında, yaklaşık yüzde 19.5 artarak 106 bin 225’e çıktı. Aynı ay, ferdi kredi borcunu ödemeyenlerin sayısı ise yüzde 22,5 yükselerek, 50 bin 424’den 61 bin 770’e çıktı. Kredi kartı borcunu ödemeyenler ile gecikmeli ödeyenleri gösteren negatif nitelikli ferdi kredi ve kredi kartları sisteminde yer alan kişi sayısı, temmuz ayında, bir önceki aya göre yüzde 20,6 oranında arttı. Verilere göre, 2009 yılının yedi ayında ferdi kredi ve kredi kartları borçlarını ödememiş kişilerin sayısı 894 bin 187 olarak belirlenirken, bunun 552 bin 959’u kredi kartı borcunu ödememiş kişilerden, 341 bin 228’i de ferdi kredi borcunu ödememiş kişilerden oluştu. Bir kişinin tüm yıllar içinde bir kez sayılması durumuna göre, 2004 yılından bu yana ferdi kredi ve kredi kartları borçlarını ödememiş kişilerin sayısı 1 milyon 744 bin 845 oldu. Çaktırmadan Kilo VermekÇaktırmadan kilo vermek
Prof. Dr. Osman Müftüoğlu Hürriyet, 27.09.2009 Kilo vermeyi başaranların ortak bir sorunu var: Çoğu verdikleri kiloları yeniden ve çoğu kez fazlasıyla geri alıyor. Bu rakam bazı araştırmalarda yüzde doksanı bulabiliyor. Sorunun temelindeyse mahrumiyet durumu yatıyor! Gerçekten de diyetlerin çoğu mahrumiyet esasına göre çalışıyor. Oysa mahrumiyete beden de, ruh da uzun süre dayanamıyor. Beden, metabolizmasını yavaşlatarak, ruh ise depresif davranışlar oluşturarak yanıt veriyor. Peki, çözüm var mı? Var! Çözüm çaktırmadan kilo vermek. Çünkü 250-300 kalorilik günlük enerji kısıtlamalarına bedeniniz hoşgörüyle bakıyor, ruhunuz görmezden geliyor. Ne metabolizmanız yavaşlıyor ne de yoksunluk duygularınız depreşiyor. 250-300 kalorilik bir kısıtlamayı birkaç dilim ekmekten, birkaç kaşık makarna ya da pilavdan vazgeçerek başarmak bile mümkün ve bu küçük kalori kısıtlamaları bile size yılda 5-6 kiloluk bir kaybı garanti ediyor. Hem de kalıcı bir şekilde. Anlatmak istediğimiz şey şu: Kilo sorununuz herhangi bir sağlık probleminden, hastalıktan kaynaklanmıyorsa ve sorunun temel nedeni genetik mirasınızsa hızlı kilo kayıplarından uzak durun. Sorunun çözümünü zaman içinde ve çaktırmadan alacağınız küçük önlemlerde arayın. Eğer bu önlemleri kalıcı kılmak istiyorsanız aktif bir hayat sürmeyi de, mesela fırsat buldukça yürümeyi, ihmal etmeyin. Tat duyusu dilde mi gözde mi Bana sorarsanız burunda! Şaka bir yana tat duyusunu oluşturan, belirleyen temel faktör yalnızca dil-beyin bağlantısı değil. Tat algısı güzel bir şey yemekle ilgili bir durum ve bu algının oluşmasında dil kadar göz, burun hatta kulaklarınız bile etkili. Yani aslında beyniniz sadece bir kimya laboratuvarı değil, aynı zamanda bir duygu laboratuvarı gibi çalışır, tattığınız şeyin kokusu, görüntüsü hatta o esnada duyduğunuz sesler bile bu laboratuvarı etkiler. Uzmanlar yemek yediğiniz tabağın, kurduğunuz sofranın, dinlediğiniz müziğin, içinizden geçen duyguların, aklınızdan geçen düşüncelerin, servisin ve servis esnasında kullanılan malzemelerin ve daha pek çok şeyin tat duyusunu etkilediğini söylüyor. Neden aynı hızla kilo kaybetmiyoruz Vücudumuz yağ kaybetmekten hoşlanmıyor da ondan. Genetik kodlarımız fazla yağı rezerv, enerji kaynağı olarak algılıyor ve herhangi bir açlık-kıtlık halinde hayatta kalmanın garantisi olarak kabul ediyor. İşte bu nedenle siz yağ vermeye devam ettikçe vücut yağ kaybını önleyen sistemleri birer birer devreye sokuyor. Aslına bakılırsa diyet planlarının ilk haftalarında verilen kiloların çoğu su ve kas dokusu kaybıdır. Yağ kaybı başladığında kilo verme de yavaşlıyor. Çünkü siz kilo verdikçe durumunu tehlikede gören metabolizma hızını düşürüyor. Bu düşme bazen yüzde 20’leri bulabiliyor. Çünkü vücudunuz kıtlık ile rejim yapmak arasındaki farkı anlayamıyor. Kıtlık, genlerinizin milyonlarca yıllık problemi, diyet yapmaksa son elli yılın modası. Bu nedenle diyet yapmak genetik olarak yağlanmak üzerine kodlanmış vücudunuz için kazanılması daha baştan güç bir savaş. Hangi hızla yürümek daha faydalı Eğer amacınız kilo kaybı sağlamaksa tempolu yürümeniz daha faydalı. Uzmanlar orta yaşlı, sağlıklı birinin dakikada yüz adımın üzerinde adım atarak yapacağı 30-45 dakikalık sıkı ve tempolu yürüyüşlerin kilo kaybını hızlandırdığı, kilo kazanımını engellediğini söylüyor. Genel olarak kilo verme amacında olanların dakikada 120-140 adım civarında bir tempoyu tutturmaları öneriliyor. Kardiyovasküler performansı artırmak söz konusu olduğunda yaşa bağlı olarak dakikada 80-120 adım arası yeterli. Nah Geçer‘Bu kriz de geldi, geçti’ masalıOsman Ulagay
Milliyet, 27.09.2009
Küresel krizin önemini kavramayanlar bu krizle Batı’nın tek başına hükmettiği dönemin kapandığını ve G - 8’lerin dünyasından G - 20’lerin dünyasına geçildiğini anlamamış görünüyor.
Bayramın üçüncü günü, iki ayrı gazetede karşıma çıkan iki köşe yazısı beni önce düşündürdü, sonra da bu yazıyı yazmaya zorladı. İki kadim dostum tarafından yazılmış olan bu yazıları, küresel krizin aşıldığını gösteren belirtilerin çoğaldığı ortamda etrafa yayılan “Canım bu kriz de fazla abartıldı, ne oldu yani, dünya batmadı, hayat devam ediyor işte” anlayışını güzel yansıtan iki örnek olarak ele alıp bu anlayışı sorgulamanın neden gerekli olduğunu tartışacağım. Kriz neleri değiştirdi?
Aslında bugün gelinen nokta, küresel krizin şu ana kadar yaşanan bölümünde bile ne kadar çok şeyi değiştirmiş olduğunu gösteriyor. Satır başlarıyla hatırlayacak olursak: - Küresel krize küresel çözüm üretmek için artık bir “zenginler kulübü” olan G - 8’in değil çok daha geniş katılımlı G - 20’nin sözü geçecek. Başkan Obama, Batı’nın tek başına dünyayı yönlendirdiği dönemin bittiğini söylüyor. - Dünya ekonomisinde büyüme motoru rolünü artık ABD değil Çin oynuyor. - Dünya ekonomisinde yeni bir tüketim - tasarruf dengesinin kurulmasından söz ediliyor. - ‘Yükselen Pazar’ ülkeleri bir bütün olarak krizden daha az etkilenmiş görünüyor. - Batı’nın üstünlüğünü simgeleyen dev finans kurumları iflasın eşiğinden döndü, hâlâ da sorunları var. - Batı’nın önde gelen ekonomilerinde finans sisteminin çöküşü ancak benzeri görülmemiş boyuttaki devlet müdahaleleriyle önlenebildi. - ABD’nin bütçe açıkları tırmanırken doların geleceği ciddi biçimde tartışılıyor ve yeni bir rezerv para arayışı sürüyor. - Kriz en az 50 milyon yeni işsiz yarattı, 90 milyon kişiyi mutlak yoksulluk sınırının altına itti. Bu tablo ortadayken “Bu kriz sıradan bir krizdi, geldi geçti, hayat eskisi gibi devam ediyor” demek ne kadar doğru acaba? Krizin yarattığı ruh halleri 9月23日 Aksinin Aksi OlacakGörüntüyü kurtarmak daha da zorlaşacak!..
Mehmet Uğur CİVELEK
Dünya, 23.09.2009 Geçtiğimiz hafta genelinde yaşananları biraz olsun hatırlar isek, nasıl bir son çeyrek dönemin bizi beklediğini daha iyi anlayabiliriz. Siyasi irade Orta Vadeli Plan'ı açıkladı, kredi derecelendirme kuruluşları Türkiye'nin kredi notuna ilişkin görüntüyü "durağan"a yükseltti ve Merkez Bankası Para Kurulu kısa vadeli faizleri yüzde 0,5 gerileterek yüzde 7,25'e düşürdü. Küresel krizin ikinci yılında altın yeniden zirveyi zorlayarak ilgi odağı olmaya başladı. Bu genel görüntüye baktığımızda belirsizlik ve kırılganlığın yüksek düzeyini koruduğunu görüyor, finans dışındaki alan ve sorunların ikinci plana mahkum edildiğini net bir şekilde algılayabiliyoruz.
Düşüncemizi daha net ifade etmek için konuyu basitleştirelim: Normalleşmeyi sağlamak mali sistemi korumak ve sorunların büyümesini önlemek gerek; kalıcı çözüm ise borçluları kurtarmak ve bunun için de küresel talebin dengeli bir şekilde eski düzeyini yakalamasını sağlamak, başka bir deyişle bireysel satın alma gücündeki kaybı telafi etmek gerekiyor. Tersten bakacak olur isek talebin düşük düzeyde kaldığı, borçluların durumundaki olumsuzluğun arttığı veya ciddiyetini koruduğu bir ortamda mali sektör ve kamu dengesindeki sorunların ağırlaşmasını önleyemezsiniz. Menkul kıymet şeklindeki varlık değerlerindeki kaybı kısmen geri almak mali sektörü rahatlatabilir, bir süre için sorunlu kredilerdeki artış ikinci planda kalabilir; fakat bireysel düzeyde kullanılabilir gelir artmıyor tam aksine geleceğe yönelik talebin daha da zayıflayabileceği ihtimali gündeme geliyor ise borçluların durumunun daha kötüye gitmesi yanı sıra mali sektör ve kamu dengelerindeki olumsuzlukların artması kaçınılmazdır. Mevsimlik olarak, talebin daralacağı paranın devir hızının düşeceği, işsizlik ve sorunlu kredilerin hızla tırmanacağı kamu açıklarının büyüyeceği bir döneme giriyoruz. Tam bu dönemde Orta Vadeli Plan açıklanarak yeni beklentilerle olumsuzluğu kıram girişimi gündeme geliyor; IMF, "Türkiye'nin bize ihtiyacı yok" diyerek bu sürece destek veriyor; kredi derecelendirme kurumları da finansal kesimin endişesini azaltmak ve sakinleştirmek adına oyuna katılıyor. Her şey kısa vadede günü kurtarmaya devam etmek için!.. Bu aşamada sormak gerekiyor; her şey ifade edildiği gibi normalleşmeye başladı ise Merkez Bankası neden kısa vadeli faizleri geriletmeye devam ediyor?.. Biz orta uzun vadeli görüşlerimizi koruyor ve yapısal sorunları ciddiye almayan yaklaşımlara itibar etmiyoruz, gelir dağılımı bozuluyor ve rekabet koşulları olumsuzlaşıyor; sonuçta faaliyet gelirleri eriyor, işsizlik ve sorumlu krediler artıyor, talep daralıyor, mali sektör ve kamunun sorunları da kaçınılmaz olarak ağırlaşıyor. Gelir dağılımı ve rekabet koşulları bozulur iken mali sektör ve kamunun iyiye gitmesi orta vadede mümkün değildir. Böyle bir durum görüntü veya yönlendirme ne olur ise olsun sürdürülebilir değildir ve sistemik riski artıracaktır. Bu süreç olmayacak işe amin diyen tüm kurumların itibarını da sarsacak, yok edecektir. Çok zor bir döneme giriyoruz, dikkatli ve tedbirli olmakta yarar var. Sorunlar küresel ve çözüm yönünde, bir uzlaşı ufukta görünmüyor. Finansal akımlar yapay olarak yönlendiriliyor ve normalde tepki verebilecekleri gelişmelerle olan ilişkiler hafızalardan siliniyor. ABD'nin, Doğu Avrupa'ya ilişkin füze kalkanı projesinden vazgeçmesi veya öyle görünmesi, oto lastiği konusundaki korumacı tavrını sektörel güçlendirme şeklinde pazarlaması gibi durumlar belirsizliğin hiç olmadığı kadar yükseldiğini söylüyor... Bir düşünün herkes içine kapanmaya benzer şekilde sorunlu sektörlerini güçlendirerek istihdamı korumaya çalışır ise küresel sistem kaç gün ayakta kalabilir?.. Gerçekçi olun, yönlendirme ve dopingleri görün, uyumayın ve tedbirli olmaktan vazgeçmeyin... Etkili ve yetkili çevreler bu tavsiyeleri çok tehlikeli buluyor ve aksini yapmanızı istiyor!.. 9月16日 Gitti YararAB’yi ‘Opel işi Rus otomotivini kalkındırırsa’ kuşkusu sardıHürriyet, 15.09.2009
Avrupa Birliği (AB) ülkelerinin, Opel’in yeni sahibini yapılacak olan yardım paketine ilişkin soruşturma istemlerinde haklı olabileceği vurgulandı. Alman hükümetinin, Opel’in Kanadalı yedek yarça üreticisi Magna’ya satıldığı taktirde vereceği 4.5 milyar Euro değerindeki kredinin kullanımında usülsüzlük olabileceği kuşkularının yersiz olmadığı ifade edildi. Magna’nın Rus ortağı Sberbank’ın, 4.5 milyar Euro’luk kredinin 600 milyon Euro’dan fazla kısmının Rus otomotiv endüstrisini modernize etmek için kullanılabileceği ifade edildi. Magna’nın planı arasında yer alan bu durumun, Alman mühendislerin Rusya’ya transferini de gündeme getirebileceği belirlendi. Antwerp daha verimli Belçika Devlet Başkanı Guy Verhofstadt’ın destek paketinin kullanım alanlarının netleştirilmesini istemesi üzerine, konunun Avrupa parlementosunun gündemine taşınacağı belirtildi. Opel yöneticilerinden Carl-Peter Forster, Welt am Sonntag dergisine yaptığı açıklamada, küçülme planlarının ihtiyacın bir parçası olduğuna vurgu yaptı. “Fabrika kapatarak ya da işçi sayısını azaltarak da yılda 1.5-1.7 milyon araç üretebileceğimizin farkına vardık” diyen Forster, Alman fabrikasılarının güvende kalacağını belirtti. Der Spiegel gazetesinde yayınlanan Avrupa Komisyonu’nu bir raporuna göre ise Belçika’daki Antwerp fabrikasının Almanya’daki Bochum fabrikasına göre çok daha verimli çalıştığı ortaya çıktı. Değişiklik hakkı var Opel fabrikalarının bulunduğu Belçika ve bazı AB ülkelerinin, General Motors’un (GM), Opel satışında işçi haklarına ilişkin şüpheleri olduğunu ve satışın AB Komisyonu’nca incelenmesini istemelerinin ardından, AB Komisyonu Sözcüsü Johannes Laitenberger, rekabet kurulunun usülsüzlük belirlediği taktirde yapılacak olan yardımı veto etme veya anlaşma üzerinde değişiklik yapma hakkının bulunduğunu hatırlatmıştı. Yaşanan bu gelişmelerin ardından kredinin tehlikeye girip girmediğine ilişkin net bir açıklama yapılmadı. Magna ayrıca Avrupa’daki fabrikalardan 10 bin işçiyi çıkarmayı planlıyor. Kölesel BaloncuAmerika’nın Dev Balon Makinesi (Rakibi Lehman Brothers’ı batırtan da o!)Güngör Uras
Milliyet, 15.09.2009
15 Eylül 2008 Amerika’nın ünlü yatırım bankalarından Lehman Brothers’ın batırıldığı ve kriz havuzuna 613 milyar dolar riskin daha eklendiği gündür. Kriz nedeniyle birçok finans kuruluşu kurtarılırken, Alman Yahudisi 3 kardeşin 1850’lerde kurduğu bu yatırım bankasına destek verilmedi. Göz göre göre batırıldı. Lehman Brothers’a destek verilmemesi kararını tetikleyenin, Amerika’nın Dev Balon Makinesi’nin olduğuna inananlar çoğunluktadır...
Dev Balon Makinesi diye adlandırılan kuruluş Goldman Sachs’tır. Kriz öncesi yatırım bankası statüsüyle iş yapıyordu. Şimdi banka statüsüne kavuştu. Gücü ve dokunulmazlığı arttı. Balon şişirmeyi sürdürüyor. Sadece paraya değil, emtiaya da (altına, petrole, kahveye, demire, bakıra, kömüre de) takla attırılır. Örneğin petrol, topraktan çıktıktan sonra, otomobilin deposuna girinceye kadar en az 27 defa el değiştiriyor. Her el değiştirişte fiyatı yeniden belirleniyor. Goldman öncü Bu ön açıklamalardan sonra gelelim Amerikan’ın Dev Balon Makinesi’nin hikâyesine. Ve de Goldman Sachs’ın Lehman Brothers’ın batışındaki rolüne. Bu hikâyeyi Rolling Stone dergisinde (Temmuz 2009) yayımlanan Matt Taibbi’nin araştırmasından özetliyorum. Goldman‘ı 1869 yılında gene bir Alman Yahudisi olan Marcus Goldman kurdu. 1882’de gene Alman Yahudisi olan damadı Samuel Sachs ortak olunca şirketin adı Goldman Sachs oldu. Alman Yahudisi Lehman kardeşler emtia ticareti yaparken, Goldman Sachs para ticaretine başladı. Goldman Sachs paraya takla attırmada öncü yatırım bankasıdır. 1929 Buhranı’na, hisse senedini kullanarak kurduğu saadet zinciriyle katkıda bulundu. 100 dolarlık hisse senedini satın alan, bağlı ve farklı şirketlerden 1.000 dolar getiri alıyordu. Açık anlatımıyla, “100 dolar ver, 1000 dolar al” vaadiyle para topluyordu. Her yerde adamı var Goldman Sachs o dönem kanun değişikliklerinden yararlanarak buhranı yıkılmadan atlattı. Son krize neden olan her türlü balonu yaratmada Goldman Sachs önde koşmuştu. Yaptığı işte ve karşılaştığı riskte Lehman Brothers’dan farkı yoktu ama çok önemli bir avantaja sahipti. Her yerde adamı vardı. ABD yönetiminde, hazinesinde, merkez bankasında, borsada, finans kuruluşlarında etkinliği olanların çoğu eski Goldman çalışanıydı. Kimin kurtarılacağına kimin batırılacağına karar verecek Hazine Bakanı Paulson, Goldman‘lı idi. Başka finans kuruluşları gibi desteklenmesi halinde ayakta kalabilecek olan Lehman Brothers batırıldı. Goldman Sachs yatırım bankası statüsünden banka holdingi statüsüne geçirilerek korumaya alındı. Yardım kapısı açıldı. AIG’ye kurtarılması için verilen fonlar Goldman’a aktarıldı. Bugün Lehman Brothers’ın batışının birinci yıldönümü: Amerika’nın Dev Balon Makinesi dimdik ayakta. Rakibinden kurtulmuş, balonları şişirmeye devam ediyor. (Balonlar şiştikçe para balonu şişirenlerin cebine giriyor. Balon söndükçe faturayı saf ve bakir halk ödüyor. Amerikan halkı, Türk halkı, dünya halkı... Fark etmiyor.) 9月13日 En İyilerdenDünyanın en iyi 100 oteli arasında 20 TürkMilliyet, 13.09.2009 TUI'nin 500 bin müşterisi arasında yaptığı ankette 20 Türk oteli en iyi 100 otel arasına girdi Dünyanın en iyi 100 oteli arasında yer alan 20 Türk oteline, Antalya’da düzenlenen törenle "TUI Holly" ödülleri verildi. TUI Kalite ve Çevre Koruma Departmanı Yöneticisi Dr. Harald Zeiss ise "Dünyanın Çevreyi En İyi Koruyan Oteli" ödülüne Iber Otel Sarıgerme Park Otel’in layık görüldüğünü açıkladı. Zeiss, ödülü Otel Genel Müdürü Anne Hecking ile yardımcısı Michael Franke’ye verdi. Dünyanın en iyi 100 oteli arasında yer alan 20 Türk oteli ise şöyle: "Amara Beach Resort, Barut Hotel Acanthus, Barut Hotel Hemera Resort & Spa, Barut Hotel Lara Resort Spa & Suites, Barut Hotel und Appartements Arum, Club Ali Bey Manavgat, Club Ali Bey Belek, Club Magic Life Kemer Imperial, Gloria Serenity Resort, Hillside Beach Club, Hotel Amara Wing Resort, Hotel Delphin Deluxe Resort, Hotel Delphin Lara Palace, Hotel Melas Resort, Iberotel Sarıgerme Park, Kempinski Hotel The Dome, Kirman Hotel Arycanda De Luxe, Kumkoy Beach Resort und Spa, Robinson Club Nobilis, Robinson Club Pamfilya." 9月12日 "Hükümetler düşerse, hep birlikte düşecekler"Belçika ekonomik olarak çöktü
Radikal, 07.09.2009
Bakan Vangengel: Anonim şirket olsak iflas etmiştik
BRÜKSEL - Belçika federal hükümetinin Bütçe Bakanı Guy Vanhengel’in, "Devlet iflas durumunda" şeklindeki açıklaması piyasalarda panik nedeni oldu. AnanızoliumMaya 155 milyon Euro yatıracak, Corio beğenirse ortak olacakDemet Cengiz Bilgin
Hürriyet, 12.09.2009
En son 7 yıl önce alışveriş merkezi (AVM) projesi yapan Maya Holding, üçüncü projesini Bursa’da 155 milyon Euro yatırımla gerçekleştiriyor. Anatolium Bursa’yı 30 Mart 2010’da açacaklarını belirten Maya Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nuri Özsüer, “Projenin yatırımını biz yapıyoruz. Corio, tamamlandığında hissedarlık düşünüyor” dedi. KONUT projeleriyle adından söz ettiren ancak en son 7 yıl önce alışveriş merkezi (AVM) projesi gerçekleştiren Maya Holding, üçüncü projesini Bursa’da İstanbul yolu üzerinde yapıyor. Anatolium Bursa, 84 bin metrekare satış alanıyla kentte bugüne kadar yapılan en büyük AVM olacak. 165 mağazanın yer alacağı AVM’nin 4 ana kiracısı ise IKEA, CarrefourSa, Fransız yapı market Leroy Merlin ve elektronik mağaza Best Buy. IKEA’yı Türkiye’ye getiren Maya Holding, Fransız Leroy Merlin ile de Türkiye’de ortaklık yapıyor. Anatolium Bursa projesini 30 Mart 2010’da açacaklarını belirten Maya Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nuri Özsüer, “Projenin yatırımını biz yapıyoruz. Bittiğinde Corio hissedarlık düşünüyor. Tamamlandığında karar verecek” dedi. 15 milyar Euro cirolu Leroy: Buraya 5 mağaza için gelmedik FRANSIZ yapı market zinciri, 15 milyar Euro cirolu Leroy Merlin de Türkiye’ye ilk kez Anatolium Bursa ile girecek. Maya Holding ortaklığıyla Türkiye’ye gelen Leroy Merlin Türkiye Genel Müdürü Pascal Lefebvre, “Herhalde Türkiye’ye 5 mağaza açmak için gelmedik. 30-50 mağaza sayısı iyi bir büyüklüktür” dedi. Pascal Lefebvre, şunları söyledi: “Bursa mağazası büyük ölçekli olacak. 220-230 kişiyi istihdam edeceğiz. Orijinal olacağız. Yerel tedarikçiler bulması için bir ekip kurduk. 400-500 yerel tedarikçiyle görüşüyor. Türk firmalarına yüzde 75-80 oranında yer vermeyi planlıyoruz. Türkiye’ye uzun vadeli bakıyoruz.” 3 yıl sonra 7 IKEA olacak IKEA’yı da Türkiye’ye getiren, 4 yıda 4 mağazaya sayısına ulaşan Maya Holding, gelecek 3 yılda 3 IKEA daha açarak 7 mağaza sayısına ulaşmayı hedefliyor. Öte yandan, CarrefourSa Genel Müdürü Guillaume Vicaire, CarrefourSa’nın, Türkiye’de 175 mağazaya ulaştığını, gelişme hedefi olan öncelikli bölgeler üzerinde çalıştıklarını ve Bursa’nın yatırımlar açısından doğru adım olduğunu dile getirdi. Sinemada 2 TL’lik indirim seyirciyi yüzde 60 artırıyor TÜRKİYE’ye Akmerkez’i satın alarak giren Hollandalı Corio’nun Türkiye Genel Müdürü Koray Özgül, okul sezonu alışverişleri, Ramazan ve bayramın bir araya gelmesiyle son haftalarda alışveriş merkezlerinin (AVM) ziyaretçi sayısı ve cirolarında artış olduğunu belirterek, “Perakendede ciddi toparlanma sinyalleri var” dedi. Anadolu’daki yatırımlarda mağaza karmasının ve markaların fiyat politikasının önemine işaret eden Özgül, “Sinema bileti fiyatını 2 TL indiriyorsunuz yüzde 60 artış oluyor. İstanbul’da 2 TL önemli değil ama Anadolu’da inanılmaz bir fark yaratıyor. Anadolu’da başarılı olanlar daha çok uygun fiyatla markalar. Örneğin C&A çok başarılı” diye konuştu. Abisi (IBG)A Year After a Cataclysm, Little Change on Wall St. The New York Times, Sep 11, 2009 Economists call the phenomenon moral hazard. Bankers have a different term: I.B.G. The phrase implies that by the time a deal goes sour, “I’ll be gone,” after having received a sizable bonus. 9月11日 Oppp BeOpel Kanada-Rus ortaklığına satıldıHürriyet, 11.09.2009
General Motors'un Opel'i Kanadalı otomotiv parça üreticisi Magna ve Rus Bankası Sberbank konsorsiyumuna satacağı ile ilgili söylentiler gerçek çıktı. GM'den yapılan açıklamada, Opel'deki çoğunluk hissenin Kanada-Rus ortaklığına satışına onay verildiği bildirildi.
GM'in açıklamasına göre Kanada/Rus ortaklığına satılacak olan hisse oranı yüzde 55 olarak belirlendi. GM, yüzde 35 hisseyi ise kendisinde tutacak. GM açıklamasında, "Anlaşma uyarınca Magna/Sberbank yüzde 55 hisseyi alacak, GM'de ise yüzde 35 hisse kalacak. Yüzde 10'luk kısmın sahibi ise çalışanlar olacak" ifadesi kullanıldı. GM, satış için gerekli imzaların birkaç hafta içerisinde atılabileceğini, anlaşmanın sonuçlandırılmasının ise birkaç ayı bulabileceğini duyurdu. SATIŞ KARARI BEKLENİYORDU Opel'in satışı uzun süredir kamuoyunu meşgul eden konuların başında geliyordu. General Motors'un finansal durumunun kötüleşmesi ile birlikte Opel'i elden çıkarması bekleniyordu. Bu kapsamda Magna/Sberbank ile görüşmeler yapıldığı da biliniyordu. Öte yandan Magna firması Opel'i aldığı takdirde 10 bin kişinin işine son vereceğini açıklamıştı. Ancak son açıklamada bu işten çıkarmalarla ilgili bir bilgi yer almadı. General Motors Avrupa'da yarısı Almanya'da olmak üzere toplam 50 bin kişiyi istihdam ediyor. 80 YILLIK EVLİLİK BİTTİ Opel ile GM arasındaki ilişki bundan tam 80 yıl öncesine dayanıyor. 1862 yılında Adam Opel tarafından kurulan Opel, 1898 yılında otomobil üretimine başladı. Sekiz yıl sonra da o zaman için çok büyük bir rakam olan bininci aracını üretmeyi başardı. Ancak Opel o dönemde daha çok bisiklet üretimi ile tanınıyordu. 1929 yılında GM tarafından satın alındıktan sonra tüm ağırlığını otomotive verdi. ABD metotlarını kullanarak kısa süre içerisinde hızla büyüyerek Avrupa'nın en bilinen markalarından biri haline geldi. 1970'lerde Almanya pazarının yüzde 20'sini elinde tutan Opel, özellikle Kadett modeli ile büyük sükse yapmıştı. EngereselleşmeKüre’selleşme...
Yılmaz Özdil Hürriyet, 11.09.2009
Belediye başkanı açıkladı: “Spreyler ozonu deliyor, ondan.” * Hugo Boss istifa etsin kardeşim! * Calvin Klein gözaltına alınsın. Ralph Lauren tutuklansın. * Rüşveti alıp, kaçak binalara ruhsatı veren Christian Dior değil mi sahi? Dere yataklarını ıslah etmeyen Dolce Gabbana değil de, kim? Gözümüzün içine baka baka, “Parolamız 3Ç... Çöpü, çukuru, çamuru yok etmeyen belediye, işini yapmayan belediyedir” demedi mi, Emporio Armani? “Çevrecinin daniskası” değil mi, Elizabeth Arden? “Sele sebep olan binaları istimlak edeceğiz ama, elimizi kolumuzu bağlıyorlar, mağduruz” deyip, öbür taraftan, işine gelmeyen haberleri yapıyorlar diye çatır çatır yıkmadı mı güzelim okulu, Jean Paul Gaultier? Hayatında kürek bile görmemiş eşine dostuna, ihaleleri dağıtmıyor mu babasının malı gibi, Issey Miyake? * Bu ülkenin namuslu insanları içeri tıkılırken, vicdanını kaleme alan gazetecilerin tasfiye listeleri havada uçuşurken, “Ben işadamıyım, bana ne, ben cebime bakarım arkadaş” demiyor mu, Donna Karan? Yves Saint Laurent değil mi, avanta kömürü makarnayı kapıp, hür iradesini satan? * Güya mübarek ramazan. Kimdir bir yandan oruç tutan... Bir yandan soyan? * Sizler, naklen seyrederken yağmacıları, boğularak ölenlerin altın dişlerini sökmediklerine dua ederken... Kimdir Allah aşkına, “Yok öyle yağma mağma” diye fırçalayan? * E haliyle... “Bunlar ozonu deldi” diyor. Haklı adam. * Küre’selleşmedir...
İtiraz edilmeyen, aksine, alkışlanan bir zihniyettir aslında memleketi basan. 9月10日 Engerek ZihniyetiDeprem Olursa
Derya Sazak
Milliyet, 10.09.2009
Trakya’dan sonra İstanbul da ‘sel felaketi’ne uğradı; sabahın erken saatlerinde İkitelli’de 3-4 metreye yükselen sular altında kalan, sürüklenen araçların, demir yığınına dönen TIR’ların manzarası ürkütücüydü. Helikopterler inip kalkıyordu. 30 kişi hayatını kaybetti.
Onlarca insan kayıp. İstanbul gibi bir ‘megaköy’de yaşayıp da bu tür felaketlerden sağ çıkmanın ‘afet yönetimi’yle falan hiç ilgisi olmadığını dün bir kez daha gördük. Prof. Mikdat Kadıoğlu senelerdir uyarır ama sonuçta biraz ‘şanslı’ olanlar kurtuldu! Diğerleri içinde yaşadıkları kentin çarpıklıklarının ve kötü yönetiminin kurbanı oldular. İstanbul deprem bekliyor! 17 Ağustos depreminin üzerinden on yıl geçti. Trakya ve Marmara havzası, İstanbul’u tehdit eden fay hatları nedeniyle taşıdığı yer altı riskleri kadar küresel ısınma ve iklim değişikliğinin tehditlerini de üzerinde barındırıyor. Artan sıcaklıkla birlikte fırtına, sel, kasırga gibi doğa olayları önümüzdeki yıllarda daha da sertleşecek. Çevre felaketlerine yol açacak. Kentin buna göre yapılanması gerekirken, İstanbul depremden bu yana geçen on yılda katlanarak büyüdü, betonlaştı. Dağ, tepe bina oldu. Dere yataklarını konutlar, fabrikalar, alışveriş merkezleri doldurdu. Yetmedi; kuzeydeki son yeşil alan da, ‘üçüncü köprü’yle talan edilecek. Dünkü selde gördük: Atatürk Havalimanı’na giden yollar, Avrupa otoyolunu Edirne’ye bağlayan köprüler, kavşaklar azgın suların altında kaldı. Buralar aynı zamanda kentin ‘vitrin’i. Başka bir ülkeden geldiğinizde, ilk izlenimi havaalanı çıkışı verir. Havaalanı çevresinde genellikle yüksek yapılaşmaya izin verilmez. İkitelli’yi yutan Ayamama Deresi doğanın bu çarpıklığa isyanı gibi; her on yılda bir taşmaktadır. Havaalanı yolunu sel alır mı?! Hurda yığını haline gelen TIR’ları içinde barındıran arazinin olası bir selde ne hale geleceği düşünülmemiş midir? Felaketin bir başka boyutu da Silivri’den sonra Tekirdağ’a kadar uzanan yazlıklardır. Selimpaşa görüntüleri yansıdı ekranlara. Sahilleri duvar gibi ören yazlık siteler, sel sularının altında kaldı. İnsanlar can verdiler. Doğa, Marmara depreminde ağır bir uyarıda bulunmuştu. İzmit, Değirmendere ve Yalova’daki sitelerde binlerce kişi öldü. Bu konutların çoğu ne yazık ki fay hattı üzerine ve dere yataklarına yapılmıştı. Rahmetli Aykut Barka ile depremden sonra bölgeye gittiğimizde, elma bahçeleri içinde temelsiz, kum ve çakılın üzerinde yükselen 4-5 katlı binaların kadayıf gibi nasıl da yamyassı olduklarını görmüştük. İTÜ’den Prof. Mikdat Kadıoğlu da, televizyonda dere yatakları üzerindeki yapılaşmanın seldeki etkisini anlatıyordu. Yetkililer istedikleri kadar ‘doğal afet’ desinler, bu yıkımda rantçı zihniyetlerin payı büyük. İnsan eliyle hazırlanan felakete ‘doğa’ da yardımcı oluyor. İstanbul kendi sonunu hazırlıyor! |
|
|