m. mucahid 的个人资料Mucahid Akinci'nin Ev Sa...照片日志列表 工具 帮助

MOON

AYIM

akinci m. mucahid

职业
地点
兴趣
Intelligent, hard-working, strategist, professional
Bayrak  
第 1 张,共 1 张

Mucahid Akinci'nin Ev Sayfasi

11月30日

YouFaşizm

Youtube yasağı AİHM'ye taşındı

Gazeteport, 30.11.2009 
 
İnternet Teknolojileri Derneği, Youtube internet sitesinin erişiminin engellenmesi nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne dava açtı.

İSTANBUL - Türkiye'de erişimi engellenen web sitesi sayısı hızla artarken, yasağa karşı iç hukuk yollarının tükenmesi yüzünden konu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşındı. 

İnternet Teknolojileri Derneği (INETD) Başkanı Mustafa Akgül, erişim yasaklarının sembolü durumundaki Youtube internet sitesine erişimin 5 Mayıs 2008'de engellendiğini hatırlattı ve konuyu AİHM'ye götürdüklerini açıkladı.

INETD olarak, zarar gören üyeler ve tüm ülke adına, Youtube yasağının hukuka ve kamu yararına aykırı olduğunu gerekçesiyle ilgili mahkemeye itiraz ettiklerini ifade eden Akgül, Mahkeme'nin, ''İtirazın kararın ilk haftasında yapılması gerektiği'' gerekçesiyle itirazı reddettiğini belirtti. Akgül, ''Bir üst mahkeme ise gerekçelerimizle yaptığımız itirazı hiçbir gerekçe ve görüş belirtmeden reddetti. Ülkemizde itiraz edebileceğimiz başka makam kalmadığı için geçen hafta AİHM'ne başvurmak zorunda kaldık'' dedi.

Youtube yasağının, Anayasa'ya, hukukun evrensel ilkelerine ve Avrupa İnsan Haklarına Sözleşmesi'nin çeşitli maddelerine aykırı olduğunu belirten Akgül, ''Türkiye'nin adeta internetle savaştığını'' öne sürdü. Akgül, şunları kaydetti:

''AİHM'e başvurumuzun ana noktası, yasaklamanın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 10. maddesi olan ifade özgürlüğünü ihlal etmesidir. Yasaklanmak istenilen videolara nesne temelli filtreleme uygulama mümkün iken bu uygulanmayarak, tüm yurttaşlarımızın bu uluslararası paylaşım ortamından yararlanmaları, bu ortamda kendilerini ifade etme özgürlüklerine orantısız bir şekilde kısıtlanmaktadır.

"YASAKLAMA KARARI HUKUK FACİASI"
"Yasaklama, sözleşmenin 6. maddesine aykırı olarak sakıncalı videolarla hiçbir bağlantısı olmayan kişilere kısıtlama getirilmekte, hiçbir yargılama yapılmadan bir tedbir kararı kesin bir karar gibi uygulanmakta, bundan zarar gören kişilerin hakkını arama hakkına sınırlama getirmektedir. Verilen tedbir kararı kısa bir süre için geçerli olması gerekirken, tedbir kararı yinelenmeden geçen yılın mayıs ayından beri uygulanmaktadır. Tedbir kararı öncesinde de ne bir savunma alma çabası olmuş, ne de bilirkişiye başvurulmuştur. Bir başka deyişle, bu yasaklama kararının bir hukuk faciası olduğu kanısındayız.''

Youtube yasağının eğitim hakkına da sınırlama getirdiğini ileri süren INETD Başkanı Akgül, Youtube'un üniversitelerin, uluslararası kuruluşların ders ve benzeri malzemeleri koydukları ana dağıtım kanalı olduğunu da söyledi. Akgül, internete getirilen bir kısıtlamanın iletişim özgürlüğüne getirilen bir kısıtlama olduğunu savunarak, ''Youtube gibi milyonlarca kişinin kullandığı, milyonlarca nesnenin bulunduğu internet sitelerini tümden kapatmak yerine, sakıncalı bulunan nesnelere erişimi engellemek mümkündür. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu, bunu yapacak idari, mali ve teknik beceriye sahiptir. Kamuoyunun yeterli baskı yapmaması nedeniyle gündeme alınmamaktadır'' diye konuştu. (NTV)

Merkezden Tahsilat

Isınmada zorunlu merkezi sistem 5 Aralık’ta başlıyor

 
Hürriyet, 30.11.2009
Binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği, 5 Aralık 2009 tarihinde yürürlüğe giriyor. Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarih itibariyle inşa edilecek 1000 metrekarenin üzerindeki binalarda merkezi ısıtma zorunlu olacak.

Enerji kimlik belgesi

Yönetmeliğin getireceği önemli değişikliklerden biri de “enerji kimlik belgesi” olacak. Binanın enerji ihtiyacı, enerji tüketim sınıflandırması, yalıtım özellikleri ile ısıtma-soğutma sistemlerinin verimiyle ilgili bilgileri içeren belge, “enerji kimlik belgesi vermeye yetkili kuruluş” tarafından hazırlanacak ve ilgili idarece onaylanacak. Enerji kimlik belgesi, yeni binalar için yapı kullanma izin belgesinin “ayrılmaz parçası” olacak.

10 yıllık süre

Mevcut binaların da 10 yıl içinde belgeyi temin etmesi gerekecek. Belge, toplam kullanım alanı mevcut yönetmelikte 1000 metrekare, üzerinde çalışma sürdürülen taslağa göre de 250 metkareden büyük binalar için düzenlenecek. Enerji kimlik belgesine bakarak bir kişi oturacağı evde kadar enerji tüketileceğini de anlayabilecek. Böylece ev satın alırken veya kiralarken yalıtımdaki eksikliklerin tespiti mümkün olacak. Edinilen bilgiye göre binalarda Enerji Performansı Yönetmeliği yürürlüğe girmeden önce süreç içinde oluşan teknik değişiklikleri yansıtmak, oluşabilecek sıkıntıları gidermek ve bazı maddelerin yürürlüğünü ertelemek üzere yeni bir düzenleme üzerinde de çalışılıyor.

250 metrekare

Taslakta, “enerji kimlik belgesi” düzenlemesi için mevcut yönetmelikte bin metrekare olarak öngörülen koşulun, 250 metrekareye çekilmesi de öngörülüyor. Ancak bu konu henüz bir netlik kazanmadı, çalışma halen devam ediyor. Taslakta ayrıca, 1 Ocak 2013 tarihinden sonra yapılacak binalarda, toplam enerji ihtiyacının yüzde 5’inin yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanmasına ilişkin bir düzenleme de yer alıyor.
11月29日

Reflü

Reflü neden patladı

Prof. Dr. Osman Müftüoğlu

Hürriyet, 29.11.2009
Reflü sorunu son yılların en çok konuşulan sağlık probleminden biri oldu. Konu o kadar çok gündemde ki “Reflü salgını mı var?” diye düşünenler bile oluyor! Gerçekten de reflü sorunu eskisinden daha sık görülüyor, hasta sayısı her yıl artıyor. Bir çalışmaya göre orta yaşlıların yüzde 30-40’ı bu sorunu yaşıyor.

Reflünün, yani mide muhtevasının yemek borusuna yeniden geri kaçmasının nedeni yemek borusu ile midenin birleştiği yerdeki kapak sisteminin arızalanması. Kapak bozulunca midedeki yiyecekler ve asit sıvı, yemek borusuna geri kaçıyor. Bu durum şişkinlik, göğüs kafesi orta noktasında yumruk hissi ya da basınç duygusu, yanma, ekşime, kaynama ile birlikte yiyeceklerin zaman zaman neredeyse ağza geri gelmesi, öksürük, ses kısıklığı gibi şikâyetlere sebep oluyor. Sorun yemek borusunda ülserlere, kanamalara, hatta kansere sebep olabiliyor.
Reflünün son yıllarda neden bu kadar yaygınlaştığı konusuna gelince: Dışarıda yenilen yemeklerin artması, fastfood beslenmenin, özellikle yağda kızartılmış yiyeceklerin daha sık yenmesi, şekerli, gazlı meşrubatlar ve şişmanlık sorunu bana göre en önemli etkenler. Stres de önemli bir faktör. Kanda stres hormonu kortizol arttıkça özofagusun kapak sistemi daha kolay bozuluyor. Tıka basa ve hızlı yemenin, akşam yemeklerinin ağırlaşmasının, alkol kullanımın fazlalaşmasının da katkısı var. Çok sık ilaç kullanmamızın da etkisi olabilir. Mesela alerji tedavisinde kullanılan antihistaminikler, depresyon tedavisinde kullanılan antidepresanlar (trisiklik antidepresanlar), bazı tansiyon ilaçları (kalsiyum kanal baskılayıcıları) ve spazm çözücüler (antikonerjikler) yemek borusunun alt ucundaki kapağın fonksiyonunu bozabiliyor. Uzun sözün kısası reflü sorununun yaygınlaştığı ve bunun arkasında beslenme yanlışları, kilo almalar ve stresin temel faktörler olduğu doğru. Çözüm ise bu yanlışlardan vazgeçmekten geçiyor. Sorunun tedavisi için de doktorların önerilerine harfiyen uymak şart!

el Kurban

Dubai şoku yeni krizi tetikler mi?

Osman Ulagay

Milliyet, 29.11.2009

Bayram sabahı okunacak bir yazıda, yeni bir “kriz” olasılığından söz etmenin alemi var mı Allah aşkına? Voltaire’in tam 250 yıl önce yazdığı Candide romanında yaratmış olduğu Dr. Pangloss karakteri gibi davranıp, en olumsuz koşullarda bile iyimser olunabileceğini kanıtlayamaz mıyım ben de?        
Bu sorulardan birincisine “yok”, ikincisine “evet” cevabını verebilmek için inanın hayli çaba harcadım bu yazıyı yazmadan önce. Bir bayram günü sabahında, İstanbul’un tenhalaşan sokaklarında avare dolaşmanın keyfini, Boğaz’ın havasını teneffüs edebilmenin, martılara kulak vermenin ayrıcalığını anlatarak pekâlâ bitirebilirdim bu yazıyı.
Hemen bayram öncesinde Dubai’den gelen haberleri duymamış olsaydım belki başarabilirdim bunu ama olmadı. Şeyh Muhammed el Maktum’un Dubai’de gerçekleştirmeye çalıştığı 1001 Gece Masalı’nın acıklı bir drama dönüşmekte olduğunu duyunca olayın içinde buldum kendimi. Bu olayın küresel krizi yeni bir aşamaya sıçratması olasılığının farkına varınca da ister istemez bu yazı çıktı ortaya.

Neden şok?
Dubai’de devletin sahip olduğu Dubai World holding şirketiyle ona bağlı olan gayrimenkul şirketi Nakheel’in hafta ortasında bir açıklama yaparak borç ödemelerinin 30 Mayıs 2010’a kadar askıya alındığını bildirmesi, dünya piyasalarında şok etkisi yaptı. Bu yılı ciddi kazançlarla kapatmaya hazırlanan başlıca borsalarda düşüşler yaşandı, ‘Yükselen Pazar’ borsaları da düşüşten nasibini aldı.
Olayın piyasalarda böylesine büyük bir şok yaratmasının nedeni, Dubai’nin borç ödemelerini aksatmadan bu işin içinden çıkacağına inanılmış olmasıydı. Borç ödemelerinin askıya alındığının Kurban Bayramı’nın hemen öncesinde açıklanması piyasaları gafil avladı. Olayın duyulduğu anda Şeyh Muhammed’in bayram tatiline çıkmış olması da kötü niyet belirtisi olarak algılandı ve duyulan kuşkuları tırmandırdı. 

Tehlike nerede?
Dubai şokunun küresel ekonomide ve finans sisteminde belirmeye başlamış olan krizden çıkma umudunu nasıl sarstığını en güzel analiz edenlerden biri, 950 milyar dolarlık bir yatırım portföyünü yöneten PIMCO’nun CEO’su Muhammed El Erian oldu. ABD’de NBC televizyonunun sorularını yanıtlayan El Erian’a göre bu yılın mart ayından itibaren borsalarda görülen yükselişin başlıca nedeni, faizlerin çok düştüğü ortamda getiri arayan paranın başka gidecek yer bulamamasıydı. Parayı hisse senetlerinin yarattığı cazibe “çekmemiş”, yaratılmış olan muazzam miktardaki likiditenin bir bölümü seçeneksiz kaldığı için hisse senetlerine doğru “itilmişti”. ABD örneğinde sisteme pompalanan para reel ekonomiye gideceğine borsalara yönelmiş ve borsalardaki tırmanış reel ekonomideki canlanmanın çok önüne geçmişti.

Risk algısı
El Erian’a göre, bu koşullarda hisse senetlerine yönelen ve borsaları tırmandıranlar aslında almış oldukları riskin farkındaydı ve küresel sistemdeki risk algılamasını artıracak gelişmelere karşı çok duyarlıydı. Dubai şoku işte bu nedenle ortalığı karıştırdı. En az 80 milyar dolar borcu bulunan Dubai’nin borç ödemelerini askıya aldığını ilan etmesi, “sistemdeki risk algılamasını yeniden sıçratabilecek olay” olarak algılandı. Bu olayın tetiklediği tepkiler borsalarda ciddi bir düzeltmeye yol açabilir ve reel ekonomiye henüz yeterince yansımamış olan toparlanma umudunu zedeleyebilirdi. 

Bizi etkiler mi?        
Öte yandan Dubai’nin borç ödemelerini askıya alma kararı genel olarak risk algılamasını etkilediği için gözlerin bir anda yeniden Yükselen Pazar’lara ve borç ödeme riski yüksek görülen Yunanistan ve Macaristan gibi AB üyesi ülkelere çevrilmesine yol açtı. Bu bağlamda zaman zaman bütçe açıkları büyüyen Türkiye’nin adının da telaffuz edildiği görülüyor.
Batı ile aşık atmaya ve dünyanın zenginlerini çekecek bir cennet yaratmaya çalışırken ülkesini iflasın eşiğine getiren Muhammed el Maktum’un yarattığı şok sonunda bizi de olumsuz etkilerse buna fazla şaşmamak gerekecek.

oulagay@milliyet.com.tr

GDCargill (Mısırsıkan)

Yargıtay: Başbakan Erdoğan'dan Cargill tazminatı istenebilir
 

Radikal, 26.11.2009

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Cargill'in Bursa'daki fabrikasının faaliyetinin durdurulmasına ilişkin mahkeme kararlarını uygulamadıkları gerekçesiyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile dönemin bazı yöneticileri hakkında açılan tazminat davasını reddeden yerel mahkeme kararını bozdu.

Bursa’nın Gemlik ilçesinde tarım arazisi üzerine kurulan Cargill A.Ş.’ye ait nişasta fabrikası hakkındaki yargı kararlarının uygulanmadığını öne süren Bursa Barosu’nun da aralarında bulunduğu 19 kişi ve kuruluş, Erdoğan, eski Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen, Bursa Valisi Oğuz Kağan Köksal, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin ve Gemlik Belediye Başkanı Mehmet Turgut hakkında tazminat davası açmıştı. Dava dilekçesinde, her davacı için 5 bin 500 YTL olmak üzere toplam 99 bin YTL’lik manevi tazminat talep edilmişti. Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, ‘davalıların, nişasta fabrikasının kapatılmamasında şahsen sorumlulukları bulunmadığı, bu nedenle tüm davalıların manevi tazminatla sorumlu tutulamayacakları’ gerekçesiyle davayı reddetmişti. Kararın temyiz edilmesi üzerine dosyayı görüşen Yargıtay 4. Hukuk Dairesi ise, yerel mahkemenin bu kararını bozmuştu.

 
Kapanması gerekirdi
Daide kararında, tamamen izinsiz ve ruhsatsız hale gelmiş fabrikanın faaliyetlerine son verilmesi gerektiğine ve sadece fabrikaya iptal kararlarına uyması yönünde şekli bir uyarı yapılmakla yetinildiğine dikkat çekmişti. Fabrikanın bizzat Başbakan tarafından imzalanmış yazı ile işletilmesine devam edildiği vurgulanan kararda şöyle denildi:
“İptal kararlarının kesinleşmesinden sonraki aşamada yazılı bildirime rağmen iptal kararlarının uygulanması yönünde bir işlem yapılmadığı gibi söz konusu yazıdaki görüş doğrultusunda fabrikanın faaliyetine imkan verecek yeni idari ve yasal düzenleme arayışı içine girdiği anlaşılmaktadır. Kararda, böylece davalılar Erdoğan, Ergezen ve Turgut, yetki ve görev itibariyle idari mahkemesi kararlarını uygulama imkanına sahip iken, bunun gereğini yerine getirmemişlerdir. Bu nedenle yargı kararlarının uygulanmamasından doğan zararlardan şahsen sorumludurlar.”
Daire ayrıca davacıların medeni hakları kapsamındaki değerlerine zarar verildiğinin kabul edilmesi gerektiğini vurgulayarak, kendilerine uygun miktarda manevi tazminat verilmesi gereğine işaret etti. Bursa 1. Asliye Hukuk Mahkemesi, tazminat davasının reddi yolundaki ilk kararında direnince, dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na geldi. Kurul da mahkemenin direnme kararını, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin gerekçeleri doğrultusunda oy çokluğu ile bozdu. Karar sonrasında yerel mahkeme davayı göndemine almak zorunda kalacak.

Kurban ile Aldatmak (Bana Satarlar mı?)

Kızılay’dan 275 TL’ye CD’li kurban kesimi

 
Hürriyet, 26.11.2009
TÜRKİYE Kızılay Derneği, Kurban Bayramı dolayısıyla bu yıl dördüncüsünü düzenlediği kampanyayla dini vecibelere uygun şekilde kurban ibadetini yerine getirmek isteyen vatandaşlar için 275 lira bedel karşılığında vekaletle kurban kesimi yapacak. Kızılay’a bağışta bulunan vatandaşların kurban kesimleri, Türkiye Noterler Birliği, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Et Balık Kurumu (EBK) iş birliğiyle yurtiçinde Erzurum, Ağrı, Van ve Bingöl’deki EBK kombinalarında, yurtdışında da Kosova’da Sancak, Gilan, Mamuşa, Bosna Hersek’te Prizren ve Sudan’da Darfur bölgesinde yapılacak.
Kurban kesimleri, Kızılay görevlisinin vereceği vekaletle, noter huzurunda ve diyanet görevlisinin denetiminde görüntü kaydı alınarak yapılacak, sonrasında elde edilen etlerin tamamı yurtiçi ve dışında konserve kuşbaşı et ve kıyma olarak ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak.  Kurban kesimleri, Kızılay ekiplerinin önderliğinde ve kamerayla görüntü kaydıyla yapılacak. Kurban kesimlerinden elde edilen etlerin tamamı, önce kesim yapıldığı kombinada şoklanacak, ardından da Et Balık Kurumunun Ankara Sincan’daki kombinasına gönderilecek ve burada konserve kuşbaşı et ve kıyma olarak muhafaza edilerek, ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacak.
11月24日

Sapkınlık Devri 2012

2012
Ergin Yıldızoğlu
erginyildizoglu.blogspot.com
23.11.2009
Maya takvimine göre 2012 yılında uygarlığı yok olma noktasına getirecek bir felaketi anlatan 2012 filmi, dünya çapında 105 film piyasasında vizyona girdiği hafta gişe rekorlarını kırarak birinci sıraya çıktı.

Film 157 dakika boyunca yanardağ, deprem, tsunami, uzaydan gelen tehlike, su, batan gemi gibi tüm bildik felaket senaryolarını başarıyla sergileyerek izleyiciye insanın doğa karşısındaki önemsizliğinin, çaresizliğinin ayırdına varmakla ilişkili estetik duygularını harekete geçirebiliyor.
 
Ancak 2012’yi; tarihinin sonuna gelmiş bir (kapitalist) uygarlığın, sermayenin yoğunlaşma, merkezileşme sürecinde iyice daralmış oligarşik egemen sınıfının, nasıl aşacağını bilemediği, ekonomik, ekolojik, enerji, gıda, hatta jeopolitik krizler karşısında, insanlığa bu krizlerinin biteviye tekrarlanan kötü sonsuzundan başka bir gelecek öneremediği noktada, ulaştığı nihilist momentteki ideolojisinin, arzularının bir semptomu olarak da okumak olanaklı.
 
Böyle bir okuma bize dünyayı, kendisiyle en yakın hizmetçileri dışındaki herkesten (emekçi sınıflardan) temizleyecek yeni başlangıçlar arzulayan bir egemen sınıfla karşı karşıya olduğumuzu düşündürüyor.
 
Janrın canlanması ve evrimi
Soğuk savaş döneminde giderek gerileyen felaket filmleri janrı, 1990’ların son çeyreğinde, küreselleşmenin krizinin belirginleşmeye başladığı dönemde, teknolojik gelişmelerin de etkisiyle, yeniden canlanmaya başladı.

Janrın, en büyük bütçeli filmlerine bakarsak, 1997’den bu yana, deprem, tsunami, yanardağ, salgın hastalık, küresel ısınmadan, terorizme, uzaydan gelen tehditlere kadar insanlığın geleceğini tehdit eden tehlikeleri konu alan yaklaşık 180 film saptayabiliriz. Neredeyse hepsi Hollywood ürünü olan bu filmler, hegemonik ülkenin egemen kültürünün kendisini ve dünyayı düşünme biçimleri, bu düşüncenin filmlerde yansıdığı haliyle geçirdiği evrim hakkında bize önemli ipuçları sunuyor.

Felaket filmleri canlanmaya başladığında, başlangıçta (örneğin, Armageddon, Outbreak) kahraman (her zaman Amerikalı) insanlığa yönelik tehlikeyi çok fazla bir hasara yol açmadan son dakikada önleyebiliyordu. Bazen kahraman kendini insanlık için feda etmek durumunda da kalabiliyordu. İkinci dalga filmlerde, kahraman, Amerikan devletinin önderliğinde dünyayı kurtarıyor ama büyük bir hasar yaşanmasını önleyemiyor (Deep impact, Independance Day). Üçüncü aşamada, kahramanın dünyayı kurtarması söz konusu değil. Bu yüzden yalnızca sevdiklerini kurtarmaya çabalıyor (The Day after, Happening, The Day the Earth Stood Still), ya da felaketi kabul ediyor (Knowing). 2012 filmi bunlardan, birçok noktada ayrılıyor. Artık kurtuluş dünyanın değil seçkinlerin kurtuluşuna indirgenmiştir. Kurtuluş kahramanların özverisine değil, G8+Çin’den oluşan (G9) grubun oligarşisinin devletlerin işbirliğine bağlıdır. Filmdeki, başarısız yazarın ve Çinli bir işçinin ailesi oligarşinin gemisine gizlice sığınarak kurtulurlar. Diğer kahramanımız, bilim adamı, felaketi halktan saklamakta oligarşiyle işbirliği yaptığı için gemide bir yer bulabilir. Diğer bir deyişle, 2012’de kahramanların insanlığı kurtarması gibi bir durum söz konusu değildir. Aksine, “kahramanların”, (bu bencil, korkak yaratıklara kahraman denebilirse) kurtuluşu egemen sınıfın ortak iradesine bağlıdır. Filmin belki de tek gerçek kahramanı, yaklaşan felaketi ısrarla halka anlatmaya çalışan (filmdeki tek gerçek oyunculuk örneğini sunan Woody Harrelson’un canlandırdığı) hippi radyo programcısıdır. O kurtulmaya çabalamayı değil, ölmeden önce, olayı en yakından izleyerek “güzelliğinin” tadına varmayı seçer.

2012 filminde bilim insanları, felaketin tarihini yaklaşık 2 yıl önceden saptıyorlar. Burada ilginç olan “Mayalar çok önceden biliyordu” efsanesi değil; bu tarihin, yaşanacak felaketin, G9 grubunun liderlerinin üst düzey teknokratları dışında kalan 6-7 milyar insandan büyük bir titizlikle saklanması, halkı uyarmaya çalışan bilim insanlarının soğukkanlılıkla öldürülmesidir. Bu bilginin halktan saklanmasının nedeniyse, panik, kaos korkusudur. Ama, halkı bir plan aracılığıyla kurtarmayı engelleyebilecek bir kaos değil. Bu, egemen sınıfların, servetlerini kaybetmelerine yol açacak bir borsa paniğinin, hazırlık yapmalarını engelleyecek bir siyasi tepkinin korkusudur. Egemen oligarşi kendini kurtarmak için dokuz devletin dışındaki devletlerin egemen sınıflarını, dünya halklarını, herhangi bir tedbir almayı deneme şansından yoksun bırakarak yok olmaya mahkûm etmiştir.

Bu sırada dokuz devletin liderleri, en üst düzey bürokratları, Çin’de (ABD’de veya Avrupa’da değil) Tibet’te bir yerde (akla faşist fantezi Şangri-La geliyor) tüm dünyayı sular kapladığında hayatta kalmalarına olanak sağlayacak gemilerin inşasıyla meşguldür. Bu girişim, dünyanın en zengin insanlarına adam başı bir milyar Avro’ya (Dolar, Yen değil) yer satılarak finanse edilmekte, müzeler boşaltılarak insanlığın mirası gemilere taşınmakta, gasp edilmektedir.

Oligarşinin, en yakın çevresinin gözü o kadar dönmüştür ki.. son anda, telaşla gemilerin kapaklarını kapatarak, yer sattığı insanları (sınıfın ikinci düzeydeki üyelerini) almadan gitmeye, kontratı bozmaya dahi hazırdır. Bu noktada kahraman “ahlaklı” bilim adamıyla, soğukkanlı üst düzey bürokrat arasında yaşanan tartışmaysa utanç vericidir. Kahraman, “Yeniden başlıyoruz, büyük bir haksızlıkla başlarsak, bunu çocuklarımıza anlatamayız”, diyerek itiraz eder. Utanç verici olan, kahramanın, 6.5 milyar insanı arkada bırakmış olmaktan değil, sayıları yüzlerle ifade edilecek bir multimilyarderler grubundan söz ediyor olmasıdır. Dahası, son anda kapakları açılarak bu insanlar içeri alınmaya başlandığında, yapımcının uyguladığı görsel tekniklerle, müzikle, adeta gözlerimizin dolmasını amaçlamadığını; filmin, bizden, hepimiz yok olurken yaşayacak olan bir avuç parazitin kurtulmasına bakarak bir katarsis yaşamamızı beklediğini görüyoruz.

Afrika’nın yeniden kolonizasyonu
Bu bağlamda filmin aslında iki sonu olduğu söylenebilir. Bu katarsis ile amaçlanan “birinci son” izleyiciye, 6.5 milyar insanın geride bırakıldığını unutturmayı amaçlıyor. Filmin, ikinci, belki de gerçek sonuysa bu katarsis’i izleyen sinsi senaryoyla ilgili.

Filmin sonunda, Amerika, Avrupa ve hatta Asya toprakları, bunların üzerinde yaşayan halkları yok olmuş; kapitalizmin yarattığı dünyanın, yoksulluk, sınıf mücadelesi, nüfus artışı, iklim değişikliği gibi sorunları kendiliğinden çözülmüştür. Afrika yükselmiş, tek yaşanabilecek kara parçası haline gelmiştir.

Bugün gerçek dünyada, Afrika kıtasının doğal zenginliklerini, mineral kaynaklarını, kıymetli taşlarını, verimli topraklarını ele geçirmek için rekabet eden G9 ülkelerinin egemen sınıfları, filmin sonunda, bir işbirliği, eşgüdüm içinde, yanlarında gerekli teknolojik kadro, araç gereçle donatılmış gemileriyle bu “bakir kıtaya” doğru yol almaktadırlar. Şimdi, Afrika’yı, yeni bir yerleşimci sömürgecilik (kolonizasyon) beklemektedir.

Kapitalist uygarlığın nihilist momentinin bir ürünü olarak “2012”, oligarşinin, insanlığın toptan yok oluşuyla ve sömürgecilikle birlikte gelece bir “yeni başlangıç” fantezisi kurguladığını söylüyor. Bu, filmin belki de gerçeğe en yakın, bu yüzden de en korkutucu yanı.
11月23日

Duvarlar Göçerken

East Europe Proving Too Good as Debt Erodes 50% Gain

By Tasneem Brogger and Agnes Lovasz

The Bloomberg, Nov 23, 2009

Eastern Europe, where currencies and equities combined to produce total dollar-denominated returns of about 50 percent this year, is showing signs of unraveling as the continent’s favorite investment because of runaway debts.

Hungary’s forint is the second-worst performer in the past month of 26 emerging-market currencies, cutting its gain against the dollar since March 10 to 33 percent. Slovakia, Poland, Bulgaria and the Czech Republic are among seven countries showing the steepest increase in credit risk of 21 sovereign credit-default swaps tracked by Bloomberg. The NTX New Europe Blue Chip Index has fallen 2.7 percent after closing at 1,208.60 on Nov. 16, the highest since Oct. 7, 2008.

“Some investors might really underestimate the setback potential” for bonds and currencies, said Tim Haaf, who helps oversee $60 billion in emerging-market assets for Newport Beach, California-based Pacific Investment Management Co., a unit of Munich-based insurer Allianz SE. “The world is coming out of the doldrums, but eastern Europe still has to burn off these higher debt levels, the external debt levels, and it will take longer to grow out of that.”

Swelling public deficits have forced European Union members, including Poland and Latvia, to shelve euro adoption targets. Romania and Hungary have had to implement budget cuts that exacerbated their recessions to meet requirements for loans of 20 billion euros ($30 billion) each to finance their current- account and budget deficits.

Berlin Wall

Countries east of the Berlin Wall abandoned communism 20 years ago and embraced free markets with the ambition of achieving Western living standards, leading to expansion at or above double digits. Those countries are now relying on bailouts totaling $100 billion, 69 percent of the global total, from sources led by the International Monetary Fund and World Bank, according to data compiled by Bloomberg.

The European Commission forecasts government debt in Hungary will exceed 75 percent of gross domestic product for the next three years, and in Poland debt will rise to as much as 61 percent of GDP in 2011. The commission sees Latvia’s budget deficit at 12.3 percent of GDP in 2010 and Poland’s swelling to 7.5 percent of GDP next year.

“Growth is unlikely to recover to pre-crisis levels,” said Arend Kapteyn, chief economist for Europe, the Middle East and Africa at Deutsche Bank AG in London. Emerging European nations benefited from 2002 through 2008 from foreign-capital inflows equal to about 8 percent of the average annual gross domestic product to finance a credit boom, he said. “We don’t think those flows are going to come back at the old level.”

Economic Prospects

The region’s equity indexes climbed this year even as central and eastern Europe will shrink 6.3 percent in 2009, with the contraction stretching into 2010 in four former communist states, including Hungary, the European Bank for Reconstruction and Development said Nov. 2. It estimates six of the region’s economies will grow 1 percent or less next year, while overall growth will average 2.5 percent.

Romania’s Bucharest Exchange Trading Index has risen 77 percent this year in U.S. dollar terms, including reinvested dividends. The index’s top gainers are oil refinery Rompetrol Rafinare SA, up 281 percent this year, and drugmaker Biofarm Bucuresti SA, up 169 percent. The country’s government collapsed last month after Premier Emil Boc lost a confidence vote amid disagreements over budget cuts, and lawmakers have yet to appoint a new coalition.

Hungary’s benchmark Budapest Stock Exchange Index gained 92 percent in dollar terms since January. The nation’s economy will contract 6.5 percent this year and a further 0.5 percent in 2010, the European Commission said on Nov. 3.

Ukraine

Ukraine’s PFTS Index climbed 107 percent since January, with engineering company Motor Sich JSC rising more than 300 percent, even as political wrangling stalled budget cuts needed to draw the next $3.4 billion tranche of a $16.4 billion IMF loan. The country won’t have enough money to pay for Russian gas ahead of winter unless it gets the bailout payment by Dec. 7. Ukrainian bonds fell the most in the world during the past month.

The NTX New Europe Blue Chip Index, the region’s benchmark, has almost doubled since it declined to a five-year low in March. The rally stalled in the past month with the index trading between 1,100 and 1,200. It rose above 1,200 four times in the period and then declined.

‘Started to Lag’

“They’ve outperformed for the past six months but have started to lag a little,” said Ralph Acampora, who left Knight Capital Group Inc. in 2007 where he ranked among Wall Street’s most experienced technical analysts and now helps manage money in New York at Geneva-based Altaira Wealth Management SA. “The hot money is getting a little less aggressive.”

Radoslaw Bodys, central and eastern Europe economist in London at BofA Merrill Lynch Global Research, said he doesn’t see “significant risks over time.” Eastern Europe will “definitely lag Asia and probably also lag Latin America, at least early on,” because Eastern Europe is more developed, “so by definition, potential growth is lower. Initially it’s going to be slower than western Europe’s recovery, but quite soon I think it’s going to do better,” he said.

Rachel Ziemba, senior emerging-markets research analyst at New York-based Roubini Global Economics, is less optimistic and says some assumptions about the drivers of growth may be overblown.

Eastern Europe is “lagging and will continue to lag behind the rest of the emerging markets,” she said. “There are a lot of expectations of an export-led recovery, but western Europe is only going to be able to absorb so much of their goods.”

Export Economies

Exports account for about three quarters of the economies of the Czech Republic, Hungary and Slovakia. That compares with about 50 percent in Germany, according to data compiled by the Organization for Economic Cooperation and Development.

Ziemba’s skepticism about the region’s resurgence by selling more overseas is shared by economist and Nobel laureate Paul Krugman. “How can we have an export-led recovery unless we find another planet to export to,” he said in a Sept. 21 speech in Helsinki.

Eastern Europe got a boost in exports after Germany and France handed out checks to people trading in used cars for new models -- the equivalent of the cash-for-clunkers program in the U.S. The stimulus temporarily increased demand and production for the Czech Republic’s Skoda cars and Audis made in Hungary. The rate of decline in industrial output eased to an annual 15 percent in Hungary during September from 25 percent in April. It dropped to 11.9 percent in the Czech Republic in September, compared with a 22 percent slump in April.

Auto Stimulus

The auto program “explains about 50 percent to 80 percent of the improvement,” according to Deutsche Bank’s Kapteyn.

“Profitability of exports will largely depend on exchange rates, which in our view could be too strong,” said Bartosz Pawlowski, senior currency and fixed-income strategist at BNP Paribas SA in London. The Czech koruna, Polish zloty and Hungarian forint have all gained ground against the dollar this year.

The cost of insuring against risk is rising with credit- default swaps tied to Ukrainian government debt rising 395 basis points to 1,548 on Nov. 20 from 1,153 two months ago. Poland CDSs advanced to 126 basis points on Nov. 20 from a six-month low of 110 on Oct. 15, data compiled by Bloomberg show. A basis point on swap contracts protecting 10 million euros of debt from default for five years is equivalent to 1,000 euros a year.

Flow of Investments

The region’s bonds may not be a safer bet for emerging- market investors as deficits threaten to hamper the flow of investment to companies, Pawlowski said. The European Commission estimated Nov. 3 that Hungary’s deficit is 4.1 percent of GDP this year, Poland’s shortfall is 6.4 percent and the Czech Republic’s is 6.6 percent, all above the EU’s threshold.

Governments across the region “will have to issue very sizable amounts of debt and that debt will probably be snapped up by banks, which in turn means there won’t be much left to lend to the economy,” Pawlowski said. “There are still substantial issues with the fiscal outlook, which isn’t the case in Asia or Latin America.”

The yield on Romania’s 8 percent note due October 2011 has risen 8 basis points, or 0.08 of a percentage point, since the beginning of November. The yield on Bulgaria’s 4.75 percent note due February 2011 gained 25 basis points in the same period, Bloomberg data show. Yields move inversely to bond prices.

Credit Risks

Adding to credit risks is a reliance on foreign-currency loans. Consumers and companies in Latvia, Lithuania, Estonia, Hungary, the Czech Republic and Poland borrowed in euros, which carried lower interest rates than debt in their own currencies, after the countries joined the EU in 2004. Romania and Bulgaria followed suit in 2007.

A 19 percent drop in the zloty against the euro during the second half of 2008, an 11 percent slide in Hungary’s forint in the same period and a 9.5 percent decline in Romania’s leu left borrowers struggling to service debt. Latvia, Lithuania, Estonia and Bulgaria all peg their currencies to the euro. Maintaining those pegs proved costly as the governments cut budgets to satisfy EU rules.

Foreign-currency borrowing by businesses and households, including mortgages, is about 48 percent of GDP in Hungary and 28 percent in Poland, according to a report by Bodys.

“This region will again be more vulnerable if there’s a setback in the markets for whatever reason,” Pimco’s Haaf said.

Political Instability

Political instability is another malaise. Since the onset of the credit crisis, the government has fallen in Latvia and Hungary’s Prime Minister Ferenc Gyurcsany was ousted, as was the Czech Republic’s Mirek Topolanek, who didn’t have to turn to outside sources for a bailout. Romania’s Boc lost a no- confidence vote on Oct. 13, and Romanians went to the polls yesterday to elect a president, the next step before lawmakers can agree on a new government. Presidential elections are due in 2010 in Ukraine and Poland.

“The problem at the moment is there are a lot of elections in the next year and there are very difficult macro stories,” said Tim Ash, chief emerging Europe economist at Edinburgh-based Royal Bank of Scotland Group Plc. “The region is underperforming. In terms of the export story, we’re not seeing very much of a recovery. I don’t really see a compelling bounce- back story.”

To contact the reporter on this story: Tasneem Brogger in London at tbrogger@bloomberg.netAgnes Lovasz in London at alovasz@bloomberg.net

11月22日

Yalnız

TANRI erkeği yarattı, yalnızlığını yeterli görmedi,
O’na bir de eş yarattı ki yalnızlığını daha fazla hissetsin.

Paul Valery

11月20日

Bank Pozitif ve Kalkınma Bankası

Türkiye’de ruhsal gücünü fark etti, küresel krizi ve felaketleri öngördü

Hürriyet, 20.11.2009
 
2.7 milyar dolarlık servetiyle İsrail’in en zengin kadını olan Şari Arison, Türkiye’de yaptığı bir tatil sırasında yatta güneşlenirken “dev bir dalga ve ölen binlerce insanın” görüntülerini gördü. İki ay sonra Güneydoğu Asya’daki 2004 tsunami felaketi yaşandı. Arison şimdi, olacakları önceden görme gücü olduğunu iddia ediyor.

İSRAİL’de yayınlandığında büyük şaşkınlık yaratan, bu hafta satışa çıktığı Kanada ve ABD’de ise satış rekorları kıran “Doğuş: Ruh ve Madde Bir Araya Geliyor” adlı kitabın yazarı Şari Arison, “açgözlülük ve manipülasyona” dayalı eski dünyanın artık kapandığını ve “ruh ile maddenin birlikteliğine” dayalı yeni bir dünyanın doğmakta olduğunu müjdeliyor. “Müjdeliyor” diyoruz çünkü kitabında “Hayatımın çoğunda görüntülü ve sözlü iletişim şeklinde mesajlar aldım. Yukarıdan gelen bu sözler bazen antik dillerdeydi” diyen Arison’un son öngörüsü bu.

“İş dünyası beni anlayacak”

Forbes dergisine göre serveti bu yıl 2.7 milyar dolara ulaşan İsrailli iş kadını bu nedenle artık misyonunu “dünyayı evrensel barış ve iç uyuma götürmek” olarak açıklıyor. Fransız haber ajansı AFP’ye röportaj veren 52 yaşındaki Arison, “2008 küresel mali krizi, 2005 Katrina Kasırgası ve 2004’teki Asya tsunamisini önceden gördüm. Sanırım şu ana kadar iş dünyası bunu anlamadıysa sonunda farkına varacaklar” diye konuştu. “Eski dünya çöküyor ve yenisi ise ruh ve maddenin bir araya geldiği bir şekilde doğuyor” diyen Arison öngörülerini, ülkesinin en büyük bankası olan ve kontrol hisselerini elinde tuttuğu Bank Hapoalim gibi işlerinin günlük yönetimine karıştırmadığını söylüyor.

İsrail’de espri konusu

Arison’ın kitabı bu yıl İbranice olarak ilk basıldığında, olacakları öngörme ve iç uyumla dünya barışını tesis etme gibi fikirleri İsrail’de kaşların kalkmasına yol açmıştı. İsrailli TV yorumcusu Motti Kirshenbaum, Şari Arison için yaptığı bir espride “Herkesin birtakım sesler duyma hakkı vardır. Ama sesler duyan paramın yattığı bankanın sahibi olursa bu problem olur” demişti. Arison ise, kitabının birkaç hafta içinde çok-satanlar listesine girdiğine dikkat çekerek, “Sokakta insanlar bana gelip hayatlarının değiştiğini söylüyorlar” diye konuştu. ABD doğumlu milyarder ayrıca önde gelen bir hayırsever ve kurduğu “İnsanlığın Özü” vakfıyla “değişik inanç sistemlerinden ruhsal öğretileri alarak insanlığı özüne döndürmeye” çalışıyor.

Zürafa yiyince ruh dünyası sarsıldı

ARISON Kenya’da bir çiftlikte zürafaları ziyaret ettikten sonra kendisine bir restoranda zürafa eti servis edildiğinden beri et yemiyor. Kitabında “Bu dünyada yol gösterici bir misyonum olduğuna inanıyorum. Ruhsal yolculuğum korkmuş ve öfkeli bir çocuk olarak başladı” diyor. Arison, Türkiye’de bir tatil sırasında yatının güvertesinde otururken dev bir dalga ve binlerce insanın öldüğünü görmüş. “Bu görüntüden sonra öngörülerimin gerçek olduğununa inandım. Çünkü iki ay sonra Güneydoğu Asya’yı tsunami felaketi vurdu. Aynı şey Katrina kasırgası ve diğer birçok felaket öncesi de oldu. Geçenlerde Yeni Dünya’yı görebildim. Sessiz, sakin ve özgür bir şekilde. Bu beni çok rahatlatan bir bilgi oldu çünkü neyi görürsem gerçekleşeceğini biliyorum” diyen Arison, herkesin aynı tekneye binmeyeceğini de şu ilginç sözlerle belirtiyor: “Onlara ne kadar açıklama yaparsanız yapın Ahmedi Nejad’ların, Bin Ladin’lerin dünyası asla değişmez”. Arison Ortadoğu’da barış için öngörüsü bulunmadığını ve güvenli olmaması nedeniyle bölgeye yatırım yapmadığını söylemeden edemedi.
11月19日

Salla IMF Salla

Otomobil niçin pahalı

Şükrü Kızılot
Hürriyet, 19.11.2009
HİÇ düşündünüz mü?
Türkiye’de otomobil niçin pahalı?

Beğendiğiniz otomobilin ya da cipin, yabancı ülkelerdeki fiyatını, Türkiye’deki satış fiyatı ile kıyasladığınızda, arada “uçurum” olduğunu fark ediyorsunuz.

Bu fiyat uçurumu nereden kaynaklanıyor?

Yabancı ülkede 100 bin Euro olan hayalinizdeki otomobil, Türkiye’de 200 bin Euro’ya satılıyor.

Niçin?

BİR KENDİNE BİR DEVLETE

Türkiye’de otomobilin niçin pahalı olduğunu tek bir sözcükle yanıtlayalım; vergiler!

Türkiye’de otomobil ve cip üzerinden alınan vergilere baktığınızda, dudaklarınız uçukluyor.

Basit bir örnek verelim.

Motor silindir hacmi 2.000 cm3’ün üzerinde bir otomobil ya da cipin ;

· FABRİKA ÇIKIŞ FİYATI: 100 bin Euro.

· VERGİLER: 117,1 bin euro

· Özel Tüketim Vergisi (100 x % 84 = 84)

· Katma Değer Vergisi (100 x % 18 = 18)    

· ÖTV’nin KDV’si (84 x % 18 = 15.1)

· TOPLAM: 217.1 bin Euro 

Görüldüğü gibi, fabrika çıkış fiyatı 100 bin Euro olan bir otomobil ya da cipin, yüzde 84 ÖTV’si, yüzde 18 KDV’si ve ÖTV’nin KDV’si (yani verginin de vergisi) toplamı, 117.1 bin Euro, toplam fiyat da 217.1 bin Euro ediyor.

Bir anlamda, otomobil veya cip alan kişi, bir kendine bir de devlete alıyor gibi!.

Hatta devlete ödediği, daha fazla.

DİĞER OTOMOBİLLER

Merak edenler için açıklayalım.

Motor silindir hacmi;

1.600 cm3’e kadar olan otomobil ve ciplerin vergileri yüzde 61.7,

1601-2000 arasında olan otomobil ve ciplerin vergileri yüzde 88.8’i buluyor.

YABANCI ÜLKELER

Şimdi diyeceksiniz ki;

“Yabancı ülkelerde, otomobil ve ciplerden yüzde kaç vergi alınıyor?”

Yabancı ülkelerde, ÖTV yok. Çoğunda, sadece KDV alınıyor. Bazı ülkelerde de KDV’nin yanında 1-2 puan ya da 3-5 puan değişik adlar altında vergi alınıyor. Yabancı ülkelerde, otomobil satışında alınan vergilere birkaç örnek vermek gerekirse; İngiltere’de yüzde 17,5, Almanya’da yüzde 19, Bulgaristan’da yüzde 20, Fransa ve İtalya’da yüzde 23, İspanya’da yüzde 26, Avusturya’da yüzde 30 vergi alınıyor. 

Görüldüğü gibi, otomobil vergilerinde Avrupa’nın hatta dünyanın açık ara rekortmeni Türkiye!..

Şimdi otomobilin Türkiye’de niçin pahalı olduğunu anladınız mı?

skizilot@yaklasim.com

11月18日

Hanehalkı Avuntusu

Hanehalkı borçluluğu göreceli olarak düşük mü?

Mehmet Uğur CİVELEK
Dünya, 18.11.2009 

Ülkemizde uygulanan politikaları destekleyenler veya konumu gereği desteklemek zorunda kalanlar, genel yaklaşımı meşrulaştırmak adına bir dizi varsayımın arkasına saklanmak zorunda kalıyorlar. Hanehalkı borçluluğunun göreli olarak düşük seviyede olduğu iddiası da bu varsayımlardan önemli bir tanesi olarak karşımıza çıkıyor. Zira hanehalkı borçluluğunu Türkiye'nin kendi iç dengelerine göre aşırılık sınırlarını zorladığını kabul eder iseniz, mevcut politikaların sorunları ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramayacağını da kabul etmek zorunda kalırsınız. Bu duruma düşmemek için konuyu bir varsayımla geçiştirir, sorgulayanları görmezden gelir ve bildiğinizi okuyarak sorunları ağırlaştırmaya devam edersiniz... Hatta Merkez Bankası Başkanı'nın dile getirdiği gibi hanehalkı borçluluğundaki göreli düşük seviyenin, küresel krizin yansımalarına karşı direnç gösterilmesine destek olduğunu iddia edebilirsiniz!..

Ülkemizde bankalara veya diğer mali kurumlara borçlu birey sayısı 2002 yılında yüzde 4,3 iken, bugün yüzde 30 düzeyinin üzerine çıkmıştır. Bu durum bireysel bazda gelir harcama ilişkisini bozarak tasarrufları negatife çevirmiş fakat sürdürülebilir olmasa da iç talebi uyarmıştır. İç talep artışı vergi gelirlerini yükselterek bütçe açığını oransal olarak geriletmiş, bireysel kredilerden yaratılan gelirler ise mali sistemin yeniden sermayelenmesini mümkün kılmıştır. Ülkemizdeki mali disiplinin arttığı görüntüsü, kamu harcamalarını kısmak veya özelleştirme adı altında varlık satışı yapmaktan çok hane halkının gelirinden çok harcama yapması ve borçlanması sayesinde elde edilmiş bir sonuçtur. Eğer hanehalkları borçluluğunda aşırılık sınırına gelindi ise kamu açıklarının büyümesi, bankaların sermayelerini eritmesi, ekonomik daralmanın dalga dalga büyümesi kaçınılmazdır. Zira sermaye hareketinin de yön değiştirmesi söz konusudur. Hal böyle olunca yüzde 30'u aşan hanehalkı borçluluğunun göreceli olarak düşük olduğunu iddia etmek gerekmektedir.

Eğer Türkiye Ekonomisi'nin rekabet gücü artıyor, yoksulluk sınırının altında yaşayan birey sayısı azalıyor ve gelir dağılımı düzeliyor, istihdam seri bir şekilde yükseliyor ve kayıtdışılık azalıyor, bütçe açığı ile birlikte cari açık da küçülüyor olsa idi yüzde 30'luk orana rağmen hanehalkı borçluluğunun göreceli olarak  düşük olduğunu kabul edebilirdik. Saydığımız eğilimlerin tam aksi yaşanır iken hanehalkı borçluluğunun anormal bir hızla söz konusu orana gelmiş olması aşırılıktır, yanlış politikaların sebep olduğu genel bir şuursuzluğun doğal bir sonucudur; asıl önemlisi aynı şekilde devam etmesi olası değildir.

Küresel düzeyde zorunlu ihtiyaç maddesi fiyatlarının 2000'li yıllar boyunca yükseliyor olması bile tek başına bu varsayımın sorgulanmasını gerektiren tercih değişikliklerini gerektiren bir durumdur, zira yoksulluk sınırının altında yoğunlaşmayı zorlayan ve sorunlu kredi hacmini artıran ve küresel talebi daraltan çok tehlikeli bir eğilimdir. Bireysel kredileri geri dönüş sorunlarındaki artış da bir uyarıdır, borç yapılandırarak konuyu geçiştirmek iyiniyet sayılamaz, ve bazı makamları işgal edenlerin görevlerinin gereğini yaptıkları anlamına gelmez.

Türkiye kronik olarak cari açık veren, başka bir deyişle net tasarruf açığı olan bir ülkedir. Bu durum çok uzun bir süredir değişmeyen politikaların bir sonucudur ve sorunların daha da ağırlaşmaması için acilen değişmesi gerekmektedir. Ancak ülkemizi temsil eden etkili ve yetkili kesimler malum yerlerden onay gelmediği sürece eski yaklaşımlara devam etmekte, gerçeği yansıtmayan varsayımları kalkan yaparak masal anlatmaktadır...

Türkiye, kendi bünyesindeki tüm eğilimler ile birlikte değerlendirildiğinde hanehalkı borçluluğunda aşırılık sınırını aşmış bir ülkedir; sermaye kesimi ve onlara hizmet edenler bu gerçeği en son ve iş işten geçtikten sonra kabul edebilecek kesimlerdir. Gerçek dışı bir varsayıma bağımlılık, belirsizlik ve kırılganlığın çok yüksek olduğu ve artmaya devam ettiği anlamındadır.

11月17日

TUFA Ulan TUFA

TUFA endeksi

Yılmaz Özdil
Hürriyet, 17.11.2009
İşsizlik büyümüş...
Gene.

Bütçe açığı desen, 34 kat büyümüş.

1 senede.

*

Haliyle merak ediyorsunuz, nasıl oluyor da büyüyor, kriz teğet geçtiğine göre?

Şöyle...

*

TEFE.

TÜFE.

*

Sizinki, TUFA.

Tufaya gelenler endeksi.

*

“Nasıl hesaplanıyor?” dersen...

- Memur musun?

- Memurum.

- Paran var mı?

- Yok.

- Alışveriş yapabiliyor musun?

- Yapamıyorum.

- Enflasyona etkin yok yani...

- Yok.

- E senle alakası olmayan enflasyonun farkını sana niye verelim birader?

*

Budur TUFA.

*

Bilimsel literatürde, “toptan ufalama endeksi” olarak da bilinir.

*

Matematiksel olarak açıklarsak mesela... Rekor kıran borsayı, sıçrama yapan milli gelire bölüp, patlama yapan ihracat ile çarpıyorsun, bulduğun rakama, memleketin bütün fabrikalarını bankalarını telefonlarını satarak elde ettiğin geliri ekleyip, TUFA’dan düşüyorsun... Ne etti canım kardeşim? Metrobüs zammı.

*

Veya, emekliler... Malum, her gün düzenli olarak tenis oynarlar... Enflasyon hesaplama sepetine, yazın soba borusunu, kışın mayoyu koyuyorsun, tenis topu fiyatlarındaki 12 aylık dalgalanmayı ekleyip, endeksliyorsun... Neye denk geliyor emekli maaşı? TUFA’ya.

*

Ekonomide reformdur TUFA endeksi, reform... Uyusun da “büyü”sün reformu.

yozdil@hurriyet.com.tr

Eve Dönüş Yasası

Kod gribine Varlık Barışı tedavisi

Şükrü Kızılot
Hürriyet, 17.11.2009
KOD gribi, Türkiye genelinde hızla yayılıyor.

Öyle bir yayılma ki domuz gribini bile gölgede bırakıyor.

Son birkaç haftadır, değişik illerde katıldığım panellerde, izleyicilere soruyorum;
- Kod gribi İstanbul’da çok yaygın. Buraya da geldi mi?

Bir anda salonda uğultular başlıyor. Daha sonra da arka arkaya sorular yağıyor...

İLGİNÇ SORULAR

“Hocam, dört yıl önce mal aldığım firma, defterlerini ibraz etmemiş. Ne yani, mal aldığım her firmanın defterlerini de mi alıp saklayacaktım?”

Bir başka soru;

“2005 yılında mal aldığım firma, adresinde bulunamıyormuş. Benden, o malın KDV’sini, ikinci kez hem de faiziyle istiyorlar. Olacak iş mi bu?”

Salonun arkalarından, mikrofonu kapan bir iş adamı adeta haykırıyor:
“Mal aldığım firma, koda girmiş. Şimdi bana, ‘o faturayı kayıtlarından çıkar ve KDV’sini düzeltme beyannamesi ile öde’ deniliyor. Ben malı aldım, parasını da banka aracılığıyla ödedim. Hangi firma kodda hangisi kodda değil, biz nereden bilelim?”

Böyle giderse, bir süre sonra, koda girmeyen veya “koda giren firmadan mal aldın, KDV’sini bir daha öde, yoksa incelemeye alınır ve koda girersin” denilmeyen firma kalmayacak gibi...

BARIŞ TEDAVİSİ

Koda giren firmalardan (sahte ya da kapsamı itibariyle yanıltıcı belge kullananlardan, defter ve belgelerini inceleme elemanına ibraz etmeyenlerden, adresinde bulunamayanlardan, belgeleri kaybolan ya da çalınanlardan, birden fazla döneme ait KDV beyannamelerini vermeyenlerden) mal alan veya hizmet yaptıranlara;
- O firmalardan aldıkları faturada yazılı KDV’yi düzeltme beyannamesi ile faiziyle birlikte ödemeleri isteniyor.
- Buna yanaşmayanların ise vergi incelemesine ve koda (kara listeye) alınacakları belirtiliyor.

Çok kişi inceleme ve kod olayından korktuğu için düzeltme beyannamesi veriyor. Koda girmesi halinde, müşterilerinin kendisinden mal almayacağı endişesiyle, istenileni yapıp beyanda bulunuyorlar.

Bu durumdakiler için bir başka çözüm de “Varlık Barışı” ile ilgili beyanda bulunup, yüzde 5’ini vergi olarak ödemek. Ancak bu yola başvuranların, beyan ettikleri tutarı sermayeye ekleme mecburiyetleri olduğu için özellikle yüksek tutarda sermaye artırımı sonucu oluşacak “nakit para” yönünden ciddi sorunları olabilir.

BETERİN BETERİ

Kodla ilgili bir fıkra var.

Seyahatten erken dönen işadamı, eşini yatakta bir adamla yakalamış.

O sinirle, tabancasını çekip adamı ve karısını öldürmüş. Ardından da kendini...

Ertesi gün caminin avlusunda üç tabut yan yana dizilmiş.

Adamın biri tabutlara bakarak “Beterin beteri var”, “Beterin beteri var. Daha kötüsü olabilirdi” diye söyleniyormuş.

Bunu duyan yanındaki sormuş;
- Be adam, niye öyle diyorsun. Bundan daha beteri ne olurdu ki?
- Karısı ile aşığını öldüren adam, bir gün daha önce eve dönseydi, o tabutlardan birinde ben olacaktım.

demiş.

Fıkrada olduğu gibi, koda giren birinden sahte ya da kapsamı itibariyle yanıltıcı belge alıp kullanan mükellef, 3 yıldan 5 yıla veya 18 aydan 3 yıla kadar hapse de girebilirdi.

Düzeltme beyannamesi vermekle, beterin beterinden yani hapisten kurtuluyor!.. 

skizilot@yaklasim.com

11月15日

Sahte Matbaa

Çek hacmi 400 milyar TL’ye gidiyor, mağdurların isyanı da artıyor

Rauf Ateş
Hürriyet, 15.11.2009
Türkiye’de senet ve özellikle de çek, yaratılan büyük hacim nedeniyle aynı zamanda para basımı sonucunu da doğurur.
 
Piyasada bir Merkez Bankası’nın dolaşıma sürdüğü para vardır, bir de çeklerin yarattığı para vardır.
Esnaftan şirketlere binlerce girişimci, bankalardan çok da zor olmayan koşullarda aldıkları çek defterlerini, adeta ‘banknot basma’ makinesi gibi kullanırlar.
Bunun sonucu olarak da piyasada anormal büyüklükler oluşuyor. Geçenlerde Adalet Bakanı Sadullah Ergin’den dinlemiştim. Şu gerçeğin altını çizmişti:
‘Piyasada yaklaşık 200 milyar TL’nin üzerinde likit, nakit para yerine kullanılan çek miktarı olduğu belirtildi. Bu miktarda çekin yerine ikame edeceğimiz bir alternatif koymadan, çeke mevcut olan mevcut güveni sarsacak bir tedbiri almamız, piyasadaki faiz oranını, ekonomik dengeleri etkileyebilecek bir hadisedir.’
 

Dolaşımdaki paranın 10 katı

Bakan Ergin haklı… Bankalar Arası Takas Odası’nın verileri de aynı tabloyu ortaya koyuyor. 2008 yılında 25.6 milyon adet çek işlemden geçmiş. Parasal değeri ise 265 milyar TL’yi bulmuş.
2009 yılının ilk 10 ayında adet olarak 15.7 milyon, hacimde ise 327 milyar TL düzeyi yakalanmış… Yıl sonunda 400 milyarı bulması sürpriz olmaz.
Bu büyüklüğü daha iyi algılamak için, Türkiye’de dolaşımdaki paranın 32 milyar TL düzeyinde olduğunu da dikkate almak gerekiyor. Üstelik çeki düzenleyenlerin yabana atılmayacak bir bölümü, olmayan, belki de hiç olmayacak parayı yaratıp, piyasaya sürüyor. Bu yolla Türkiye’deki ödeme zinciri bir şekilde yürüyor. Bu zincir, ekonomideki sıkıntılar ortaya çıkmadığı sürece, büyük ölçüde işliyor, kabul edilebilecek düzeydeki ‘sorunla’ nakit ihtiyacını karşılıyor.
/_np/6305/9256305.jpgAncak, son açıklanan rakamlar ve ‘Çek mağdurları’ arasında hapis cezası alanlar ile hüküm giyenler sayısındaki artış, tabloyu içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Hapis cezasını kaldırmak zor

Bir yanda ‘Hapis cezası olmaz’ ve ‘Suç bizim değil, af istiyoruz’ gibi isyanlar var, diğer yanda da karşılıksız çek sayısındaki müthiş artış var…
Son dönemde en çok çek mağdurlarından mesaj alıyorum. 65 bin esnafın hapis cezası riski ile karşı karşıya olduğu söyleniyor.
Meclis’te bir yasa taslağı var… Bu taslaktan beklenti büyük… Gördüğüm kadarıyla yasa yapıcının işi zor, çek mağdurlarının da… Hapis cezasının kaldırılması mümkün değil. O zaman çek defterleri, banknot makinesine dönecek, piyasadaki güven sarsılacak. Bütün tarafların bir araya gelip, iyi bir yöntem bulmaları gerekiyor. Bakan’ın da belirttiği gibi 327 milyar TL’lik bir likit yerine geçen enstrümanı ve sonuçlarını bir çırpıda yok etmek mümkün değil.

rates@capital.com.tr 

In Goldman We Trust

Rick Ambrose
Nov 2009
 
OUR CHAIRMAN
WHO ART AT GOLDMAN
HALLOWED BE THY NAME

THE RALLYS COME, GODS WORK BE DONE
WE HAVE NO FEAR OF CORRECTION
GIVE US THIS DAY OUR DAILY GAIN
AND BANKRUPT OUR NEAREST COMPETITORS
LEAVING NO ONE LEFT TO STAND AGAINST US
AND BRING US NOT UNDER INDICTMENT

FOR THINE IS THE TREASURY
AND THE HOUSE AND THE SENATE
FOREVER AND EVER
GOLDMAN
 
 
11月14日

Öküz Oğlu Öküzler

F.D.A. Says It May Ban Alcoholic Drinks With Caffeine
 
The New York Times, Nov 13, 2009

WASHINGTON — Top federal food regulators threatened on Friday to ban caffeinated alcoholic drinks unless their makers quickly proved that the beverages were safe.

In a statement, the Food and Drug Administration said it had told nearly 30 manufacturers of the drinks that unless they could provide clear evidence of safety, it would “take appropriate action to ensure that the products are removed from the marketplace.” Officials did not say how long such a determination might take.

The drinks, which combine malt liquor or other spirits with caffeine and fruit juices at alcohol concentrations up to about 10 percent, have become increasingly popular among college students. In a news conference, Dr. Joshua M. Sharfstein, the agency’s principal deputy commissioner, said their consumption was associated with increased risk of serious injury, drunken driving, sexual assault and other dangerous behavior.

The agency’s action was prompted by a letter from 19 state attorneys general, who expressed concern about the products’ safety.

Caffeine may lead people to underestimate how drunk they are, giving drinkers a false sense of confidence that they can perform tasks they are too impaired to undertake.

After pressure from the attorneys general, Anheuser-Busch last year eliminated caffeine and other additives from its flavored malt beverages, Tilt and Bud Extra. And MillerCoors agreed to stop selling its product Sparks.

The brands under scrutiny, which include Joose from United Brands, are being marketed to young people with social marketing tools. United Brands, for instance, has a Twitter site to market Joose.

A call to United Brands was not immediately returned.

Federal law requires makers of products that combine common ingredients to prove that the combinations are safe.

“F.D.A. is not aware of any basis that manufacturers have to conclude that the use of caffeine added to alcoholic beverages is generally recognized as safe,” Dr. Sharfstein said.

The Center for Science in the Public Interest, an advocacy group whose lawsuit against MillerCoors over its marketing of Sparks preceded the company’s decision to stop selling the product, praised the agency’s action.

“For many years,” the group said in a statement, “federal regulators have stood mutely by as these potentially dangerous products, which resemble nonalcoholic energy drinks in many ways, gained in popularity among young people.

“In fact, emerging research suggests that the young consumers of these products are more likely to be the perpetrator or victim of sexual aggression, to ride with an intoxicated driver or to become otherwise injured.”

Attorney General Richard Blumenthal of Connecticut, who co-wrote the letter to the F.D.A., said he was pleased. “Our battle against alcoholic energy drinks has stopped some products,” Mr. Blumenthal said, “but others are insidiously exploiting the void.”

11月13日

Sözdecell

Turkcell’de Karamehmet’e karşı cephe

 
Metin Münir
Milliyet, 13.11.2009
Turkcell’in yabancı ortakları, İskandinav TeliaSonera ve Rus Alfa/Group Altimo, Mehmet Emin Karamehmet’i saf dışı bırakıp Türkcell’in hâkimiyetini ele geçirmek üzere dün güçbirliği yaptı.
Telia Sonera ve Altimo; Turkcell ve Rus Telekom şirketi Megafon’daki hisselerini birleştirip ortak bir şirket kuracaklar. Sadece halka açık hisselerini dikkate aldığımızda, bu birleşme, iki müstakbel ortağa her iki şirkette de kesin hâkimiyet veriyor. Megafon’da birleşmeye engel yok çünkü orada tartışmalı bir durum yok.
Turkcell’de durum tersi. Orada kontrol, çoğunluk hisseye sahip olmalarına rağmen, TeliaSonera ve Altimo’da değil. Çünkü Turkcell’in kontrolü Turkcell’de değil, halka açık olmayan bir başka şirkettedir. 

Savaş 5 yıldır sürüyor
Adı Turkcell Holding olan bu şirketin yüzde 51 hissesi Çukurova’da, yani Çukurova patronu Karamehmet’tedir. Karamehmet bu hisseleri kullanarak Türkiye’nin en kârlı şirketlerinden biri olan Turkcell’i kurulduğundan beri yönetiyor, yatırım, kâr dağıtımı gibi önemli konularda kararı veriyor.
Oysa üç büyük hissedar arasında artık en küçük olanı Çukurova’dır. Çünkü Karamehmet devlete olan banka borçları dolayısıyla Turkcell hisselerinin büyük bir bölümünü taksit taksit elden çıkarmak zorunda kaldı.
Her ne kadar dün yapılan açıklama iki yabancı Telekom şirketinin hisselerini bir şirkette toplama operasyonu gibi gözükse de özünde Karamehmet’e karşı bir operasyondur.  Çünkü TeliaSonera ve Altimo birleşmesinin gerçekleşebilmesi için bu şirketlerin beş yıldan beri Çukurova’ya karşı yürüttükleri davaları kazanmaları gerek. Çünkü ancak o zaman Karamehmet’in Türkcell Holding’deki çoğunluğu kaybolacak, yönetim TeliaSonera / Altimo ortaklığına geçecek. “Bunun bir yıl içinde olmasını umuyoruz” dedi bir TeliaSonera yöneticisi dün. “Bu mümkündür ve başarılacaktır.” 

‘Önlemeye hakkımız var’
Çukurova aynı Turkcell Holding hisselerini önce TeliaSonera’ya, sonra Altimo’ya satmakla suçlanıyor. Bir analistin sözleriyle, “Bu birleşme başarıya ulaşırsa Turkcell bir koalisyon idaresinden tek şirket idaresine geçeceği için uzun vadede olumlu görülecek. Kısa vadede herhangi bir değişiklik olmayacağı için piyasa buna pek olumlu cevap vermeyecektir.”
Turkcell’i yakından tanıyan bir kaynak ise “Bu pilav daha çok su kaldırır” dedi. “Karamehmet’in kavgadan vazgeçeceğine ihtimal vermiyorum. Turkcell Holding’deki hâkimiyetini de elden bırakacağını tahmin etmiyorum.”
Nitekim Karamehmet’in yakınlarından biri, “Onların birleşmeye hakkı var, bizim de bunu önlemeye” dedi. Bazı kaynaklar da son Türk cep telefonu şirketinin de Türklerin elinden çıkmasına hükümetin sıcak bakmayacağı kanaatinde.